Çarşamba, Nisan 05, 2006

The White Stripes


Müziğin Üç Öğesi – Davul, Gitar ve Vokal

White Stripes’ın başarısı hiç beklemedikleri bir anda aniden ortaya çıkıverdi. Üçüncü albümleri White Blood Cells piyasaya çıkmadan önce kapalı gişe konserler ya da dünya turnesi onlar için herhalde şaka gibiydi, ama sonrasında değişti. Bir süre dünya çapındaki medya ve hayran kitlesi ilgisi onları kabuklarına çekilmeye zorladı ve hemen hemen hiç röportaj vermediler.

Jack White, “Bir anda bütün bu medya ordusu üstümüze boşaldı, gerçekten şoke olduk ve korktuk. Bu işlerin altından nasıl kalkacağımızı, nasıl konuşacağımızı bilemiyorduk, biz de hiç röportaj vermemeye karar verdik. Ama farkettik ki röportaj versek de vermesek de dergilerde gazetelerde hep vardık. Sonra hakkımızda hikayeler türetmelerine izin vermektense en azından anlatacaklarımızı kendi ağzımızdan anlatalım diye röportajları kabul etmeye başladık. Ama yine ne zaman konuşup ne zaman konuşmayacağımıza biz karar veriyoruz, herşeyimizi ortaya dökmek niyetinde değiliz.” diye açıklıyor.

Yeni albümleri Elephant hakkında etrafta mümkün olduğunca az bilgi dolaşmasını ve korsanlığın önüne geçmek istemelerinin sebebi de bu. Promosyon kopyaları sadece plak olarak dağıtıldı ve plak şirketlerinden her zaman alınan bilgiler bu sefer verilmedi. Tabi bunlar da önceden planlanmış hamlelerdi.

Günümüzün teknolojik imkanları herşeyi yapabilmenize imkan veriyor, medyanın yaklaşımı da insanları sizi takip etmeye zorluyor. Bir sanatçının hayatının her anına şahit olmak ve “Bak bu albümü piyasaya çıkmadan iki ay önce dinledim!” diyebilmek istiyorlar. Bunun hoşuma gitmeyen tarafı ortalıkta bir hilenin dönüyor oluşu. Hayranlar da tuhaf bir şekilde sanatçıyı üçkağıda getirmek ve yaratıcılığını kontrol altına almak istiyorlar. Bir ressamın atölyesini basıp bitmemiş resmini görmekte ısrar etmek gibi. Bu doğru değil. Biz bunu size göstermeye hazır olana kadar beklemelesiniz, bu bizim bebeğimiz.

White Stripes gittikleri yolu riske atacağa benzemiyor, tarzlarından gayet eminler. Konseptleri yalınlık, bunu da gayet iyi yürütüyorlar, bunu değiştirmeye ihtiyaçları olmadığını da gösteriyorlar.

Sanırım bizi karmaşıklık değil yalınlık götürüyor.” diyor Jack, “Karışık ve ekstravagant olmaktansa şu üç öğeye sıkı sıkı tutunuyoruz: Davul, Gitar ve Vokal, ne fazlası ne eksiği. Sınırlarımızın farkındayız, bunları oluşturuyor ve kesinlikle içinde kalıyoruz. Cool görünmek ya da işitilmek için herhangi bir çaba sarfetmedik. Herşeyin bir sebebi olmalı.

Farklı yönlere sapmak istemiyoruz. Kayıt aşamasındayken, kapalı bir kutunun içine kilitlenmiş gibiyiz, bizi rahatsız edecek her türlü şeye kendimizi kapatıyoruz. Önceden stüdyoda ne kadar zaman geçireceğimizi ve yaklaşık olarak ne kadar para harcayacağımızı hesaplıyoruz. Herşey ayarlandıktan sonra şarkılara saldırmaya başlıyoruz, her bir şarkıya kendi kimliğini ve kuvvetini kazandırmaya çalışıyoruz. Her seferinde tek bir şarkı için çalışıyormuşuz diye birbirimizi kandırıyoruz. Sanırım bu bizim için işe yarıyor, bizim için işe yaraması için de yapacağımız en iyi şey bu!

Elephant gibi böylesine büyük bir başarıyı yakalayan bir albümün 6000 Pound’dan daha fazlasına malolmadığını bilmek gerçekten inanılmaz. (buna otel masrafları da dahil) Londra’daki Toe Rag Stüdyolarında kayıtları tamamlamak sadece iki haftaları almış. Genellikle ağzını pek açmayan Meg şöyle ekliyor: “Oradaki hiçbir eşya 1965’ten sonrasında yapılmış şeyler değildi. Sadece şu bilgisayarlar ve CD yazıcıları vardı, onları da masaların ardına gizledik, böylece farklı bir yerde, farklı bir zamandaymışız havasını yakalamaya çalıştık.

Jack buna katılıyor ve modern teknoloji ve dijital kayıt sistemlerini neden sevmediğini açıklıyor: “Dijital kayıt bilgisayarları, Pro Tools, bütün bu şeyler birçok müzisyenin yaratıcılığını yok ediyor. Yaratıcılık teknolojinin altında eziliyor.

İnsanların şarkılarına karışmaması için ve kendi özgürlüklerini ve kontrollerini korumak için başkalarıyla çalışmıyorlar. Albümlerinin prodüktörlüğünü kendileri yapıyorlar, ama bir şarkının üzerine çok düşmenin o şarkıyı öldüreceğini de akıllarından çıkarmıyorlar. Meg “Şarkıların üzerinden geçilebilir, ama o zaman duyguyu ve karakterini yitirir.” diyor. Jack kendileri için şöyle bir çözüm geliştirdiklerini anlatıyor: “Eğer kendi sınırlarını yoğunlaştırmazsan, birşey üzerinde çok fazla düşünmeye başlarsın ve detayların arasında kaybolur gidersin. Şarkıların kendilerini kaybettikleri an budur. Mesela biz kendi müziğimizde mizaha çok yer vermeyiz, neredeyse hiç. Mizah genel anlamda önemlidir, yaptığın herşeyin içinde bir miktar olmalıdır, ama sadece belli bir miktar ve belli bir seviyede. Eğer mizah kendine çok önde bir yer bulursa, o zaman komediye dönüşür ve müziğin zamansızlığını yok eder, ve müzisyenin ifadesi kaybolur.

Ortalıkta haklarında bir sürü söylenti dolaşıyordu, evli, kardeş hatta boşanmış olup olmadıkları… Jack’e göre bütün bunlar medyanın işiydi ve onları hiç enterese etmemiş.

Biz hiçbir zaman büyük adım atmak için ortaya çıkmadık, başarı bizim itici gücümüz değildi. Yoksa neden üç albümümüzü de dünyanın en küçük plak şirketiyle kaydedelim ki? Bütün bu söylentiler bir anda insanların dikkatlerini üzerimizde toplamalarıyla ortaya çıktı. Fazla röportaj vermiyorduk, insanların hakkımızda fazla bilgileri yoktu, bu yüzden söylenti yaymaya başladılar.

Kendileri için en ilginç deneyimlerden birisi, Forty Licks turnesi için Amerika’da dolaşan Rolling Stones’un iki konserinde açılış grubu olarak çıkmaları olmuş. Jack gülümseyerek izleyicinin kendilerini pek beğenmediğini söylüyor. “Bizleri hiç beğenmediler ve hatta görmek bile istemiyorlardı, ama bizim umurumuzda değildi. Rolling Stones’un alt grubuyduk ve çalmamızı onlar istemişti. Bizim için önemli olan buydu.

Artık sesim gerçekten kötüye gitmeye başlamıştı, ses perdemdeki en yüksek notalara eskisi gibi kolay çıkamıyordum” diyor Jack sigarayı yeni bırakmış olmanın rahatlığıyla. Ama ne kendileri, ne de bağımsız plak şirketleri Sympathy For The Record Industry’den çıkan erken dönem plaklarını dinleyerek Jack’in yeteneğini keşfeden efsane John Peel onların bu başarısını tahmin edememişti.

Ağabeyleri Nirvana ve Radiohead gibi kendi zamanlarının anahtar gruplarından birisi White Stripes, rock müziğine estetik bir değişim rüzgarı katmış durumdalar. Genç yaşlarında Sonics ya da Detroit Cobras gibileri televizyona reklam müzikleri yapar olmuşlar, U2 bile bir garaj grubuna dönüşmüştü. Son 10 yıldır bilgisayar destekli müziğin o çıkmaz sokağına saplanıp kalmış, post prodüksiyon ve efekt yazılımlarının içinde boğulmuş Rock nihayet kendi karakterini yeniden keşfetmiş ve gününü yakalamış bulunuyor.

R.E.M. yeni albümünü tanıttıktan sonra 2006’da nerelerde çıkacakları belli olmuştu bile, ama White Stripes’ın huyu bundan çok farklı. Elephant çıktıktan sonra çok çok az röportaj verdiler, sadece Amerika ve İngiltere’yi dolaştılar.

Bu az verilen konserlerden bir tanesi, Under Blackpool Lights ismiyle konser DVD’si olarak çıktı. İngiltere turnesi kapsamında Empress Ballroom’da iki gece üstüste verdikleri konserleri günümüzün dijital çağında kesinlikle sıradışı bir şekilde altı tane Super-8 kamera ile filme alındı. Operatörler her üç dakikada bir film kasetlerini yeniliyorlardı, yönetmenin reji masasına hiç canlı kayıt iletilmedi. Konser filmi grubun canlı performansının bütün enerjisini yansıtıyor, o turnede zaten performansları doruktaydı.

Şu Super-8 filmle başlayalım mı?

Jack – Bu çok zor bir işti. Nasıl halledeceklerini merak ediyordum. 6 farklı kamera vardı, film kasetleri ise üçer dakikalıktı, devamlı surette değiştirmeleri gerekti. Kimin neyi çektiği belli değildi. Herkeste telsiz vardı ama yönetmenin kimin ne çektiğini monitöründen izleme gibi bir durumu yoktu sadece tahmin ediyordu. Sanırım sadece etrafa talimat verip duruyordu. "Jack’in yüzünü alın, Meg’in yüzünü alın, Meg’in ellerini çekin…" gibi.

Bir de şu kırmızı ışıkları vardı. Sahneden baktığımda hangisinin kayıtta olduğunu kırmızı ışıklarından anlayabiliyordum. (Gülüyor) Çok komikti. Yönetmen sonradan bütün çekimleri bilgisayar ortamında dizdi. Bazen arada kopukluklar oluyordu, kaset değiştirmek için geçen süre kadar, o boşluklarda diğer kameraların çektiklerine bakıyorlardı. Çok ilginç.

Çok güvenilir bir iş değil ama…

Jack – Hayır, değil. Ama içinizi ısıtan bir ruhu var bunun. Bütün işlemler boyunca onlarla beraberdim, montaj, miksaj ve film. Bir adam vardı ve bence dünyanın en ilginç işini yapıyordu. (Meg’e doğru) Bunu sana anlatmadım sanırım… Bir tane renklendirici var. Yaptığı tek şey, bu tarihöncesinden kalma masasına oturuyor, önünde üç tane kırmızı küre var, ve onlarla devamlı oynuyor. Ekrandakileri izliyor, gerekirse renkleri değiştiriyor, ya da istediği kısımları koyultuyor. Bu toplar ışıklandırmalı, bazen sarıya dönüyorlar. Ekranda ya da masada numara, cetvel, skala, hiçbir şey yok. Bir masa ve üç kırmızı top! Sadece renkler, kontrast ve parlaklık. Bunu bütün gün yapmak isterdim! Bu işi yapan birisinin olduğunu bilmiyordum. Masaya o kadar odaklanmışım ki adamın ismini bile unuttum!

Bütün bu zahmete neden girdiniz?

Jack – Filmin içinde sessiz bir sahnenin olmasını bile isterdim. Eski filmler bence konsantrasyonunuzu toplamanızı ve filme yoğunlaşmanızı sağlıyor. Çok samimiler. Modern dijital videolar ise gereksiz parlak. Hiç samimi değil. Bu filmin çekimleri de sıcak ve samimi bir havayı taşıyordu.

Led Zeppelin DVD’sinden etkilendiniz mi?

Jack – Evet, onu izlemiştim. Oradaki konser görüntüleri de Super-8. Communication Breakdown değil de, The Immigrant Song. O DVD’yi hazırlayan adam yaptı zaten bizimkini.

Bütün bu zahmete katlanmanızın sebebi modern film çekimlerinin fazla kişisel ve detaylı olması mı? Neredeyse gitar pedalındaki model ve seri numarası bile okunabilir.

Jack – Evet, peki bunun amacı ne? Bugünlerde herkesin kafasındaki düşünce şu: Sabah uyandıklarında akıllarında ne soru varsa onun cevabını bulabileceklerini sanıyorlar. Çünkü internet var. Soru ne olursa olsun, onu cevaplayacak birileri var. Adil değil. 22 yaşındaydım ve bir fuara gitmiştim. Oradaki adamın teki Howlin’ Wolf’un konser videosunu satıyordu. Bunu daha önce izlememiştim. Çok şaşırmıştım, bunu daha önce bilmiyordum. Filmde gitar çalıyordu, ama ben Howlin’ Wolf’u piyano çalıyor sanırdım, 22 yaşıma kadar! Ama küçükken internet olsaydı onu iki saniyede bulurdum, hatta download bile edebilirdim değil mi?

DVD’de şunu farkettim, kolunda marker ile yazılmış bir kelime var. Bazen “noxious” bazen de “obnoxious”, sanırım iki gece film çekimi yapıldığı için…

Jack – Meg’in işi bu. Yönetmenle oyun oynuyordu! (Gülüyor) Yönetmen bizim her iki gece de tamamen aynı şeyleri giymemizi istiyordu!

Daha önce konser görüntülerinizi izlediğiniz oldu mu?

Jack – Tabi, ama çok iyi kayıtlar değildi. Mesela Japonya’da verdiğiniz her konserden sonra size konserin videosunu beleşe veriyorlar.

Ocak’taki turne boyunca muhteşemdiniz. Nasıl oldu bu sizce?

Jack – Teşekkürler, gerçekten harika konserlerdi. Alexandra Palace’taki çok iyiydi. Kesinlikle en iyi turnemizdi. Hiçbir konser kötü gitti diyemem. Şaşırtıcı biçimde, Blackpool konserlerinin ilk gecesi tam ısınamamıştık ortama. Konserin ilk kısımlarında yürümeyen birşeyler vardı. Hiç aralıksız dokuz şarkı çaldık. Konserden sonra neyin yürümediğini düşündüm durdum, ama o haliyle de ikinci geceden daha iyi bir konserdi! (Gülüşmeler) Filmdeki ilk dokuz şarkı da ilk geceden direk alıntıdır.

Peki o turnedeki enerjiniz sizce nereden kaynaklanıyor?

Jack – Bilemiyorum, Blanche’in bizimle olmasının çok faydası oldu.

Meg – Turne boyunca hastaydım ben.

Jack – Öyle mi?

Meg – Tükenmiş gibiydim, bütün turne boyunca griptim.

Jack – Ya?

Meg – Pestilim çıktı, kan sıçrıyordu her tarafıma.

Jack – Ayakların o yüzden kan toplamıştı.

Meg – Ama yine de en iyi turnemiz oldu.

Son zamanlarda birçok grubun yaptığı gibi takılmıyorsunuz…

Jack – Evet, haklısın. Ocak ayından beri ara verip dinlenmeye çalıştık. Çok uzun süre turnede kaldık, sanki aralıksız üç yıldır turnedeymişiz gibiydi. Biz de biraz ara vermeye çalıştık, ama bu pek kolay olmadı, iş gelip bizi bulmaya devam etti. Bu sene çok fazla konser vermedik. Sadece işte yılın başında İngiltere’deydik. İngiltere’de her grup çalabileceğinin en iyisini çalar!

Ama geriye çekilmek bilinçli bir seçimdi değil mi? Festivallerde de görünmediniz.

Meg – Festivallerin o güzel ruhunu yakalamak her zaman kolay olmuyor.

Jack – Festivallerde çıktığında kendini çok ağır hissedersin, sanki kilon iki katına çıkmış gibidir. Bir anda Queen’mişsin hissine kapılırsın, bunu sonuna kadar sürdürmeliymişsin gibi (elleriyle We Will Rock You’nun ritmini tutuyor) Geri çekilmek bizim isteğimizdi, tükenmiştik.

Geçen sene Amerika’daki turnelerimizde, gittiğimiz şehirlerin büyük bir çoğunluğunda istediğimiz büyüklükte konser salonları yoktu, bu yüzden istediğimiz kapasiteye ayarlamak için ikiye bölünmüş hokey arenalarında çıkmak durumunda kaldık. 4 ya da 5bin koltuklu mekanlarda çalmak istiyorduk, ama mesela Florida’da Blackpool’daki gibi mekanlar yoktu. Bize bir hokey salonunu ayarlardı, ortaya bir de perde çekerlerdi ki U2 gibi birşeye benzemesin diye. Ama bunlar çok kötü konserler oldu. Herkes oturuyordu, sanki o ellerinde salladıkları salak plastik şeylerden almak zorundaymışlar gibiydi.

Bu konserler sona erince “Tamam!” dedik. “Bir daha bunu yapmak istemiyoruz.” Aslında devam edebilirdik, çok talep vardı. Elephant için Kanada’ya gitmedik mesela, Güney Amerika’ya inmedik, Japonya bir turne, o da sadece yedi konser. Daha çok Avrupa ve Amerika’ydı. Devam edebilirdik, ama durduk.

Meg – Ateşin yanındaki pire gibiydik. Son bir sıçrayış ve biterdik. Çok yorulmuştuk. Son bir konser, sonra dinlenme.

Jack, bir webchat’te bu yılın hayatındaki en iyi yıl olduğunu söyledin. Kendi üzerindeki kontrolün müydü buna yardımcı olan?

Jack – Üzerinde pek bir kontrol yokmuş gibi görünüyordu. Sanırım bazı şeyler birden oluverdi. Bu yılın bizim için kimin arkadaşımız olduğunu kimin olmadığını anlamamız açısından önemi büyük. Sonradan yeni arkadaşlar edindik. Büyüme çağı gibi, hergün beraber okula gittiğin çocuğun gerçek arkadaşın olmadığını, senin iki katın büyük kapı komşundan bir sürü şey öğrenebileceğini farketmen gibi. Ben ve Loretta Lynn’in balkonda oturup beraber bira içmemiz ve Jim Diamond’un çıkıp De Stijl’in – bu albümü evimizde ben kendim kaydettim! – prodüktörünün kendisi olduğunu iddia edip bizi mahkemeye vermesi arasındaki fark gibi. Bazı insanların buna bizden farklı baktıklarını gördük. Para ve şöhret, başka birşey değil!

Ama bu yıl 50 kişiye de çalmış olsak, ya da Toledo’daki gibi bir barda 16 kişiye çalmış olsak da kötüye gitmezdi. Başıma gelen kötü bir olay – aklıma gelen tek şey arkadaşlarımızın bizi arkamızdan vurması. Bir sürü hem de. Oldukça kötüydü. Kişisel, çok büyütülecek birşey değil. Bu tamamen istismar, bir takım şeyleri kendi işlerine yaracağından daha kötüymüş gibi gösteriyorlar, kendi çıkarları için! Eninde sonunda teptaklak olacak olan onlar, biz değil. Biz herkesi severiz, kimseyi incitmeyi düşünmüyoruz. Eğer kimseyi incitmeyeceksen sonunca incinen de sen olmazsın. Gerçek budur. Meg de gerçektir. O kimseyi incitmemiştir. Jim Diamond gibi birisi neden Meg’i mahkemeye versin? Peki sonunda ne olacak? Tepetaklak olacak. Hiç iyi olmayacak. Ne ekersen onu biçersin işte. Eğer içine sevgi ve saygı katarsan, insanlardan da karşılık olarak bunu alırsın. Yine de benim için harika bir yıldı, bir sürü, bir sürü şey oldu.

Bir de diğer olay var, birşeyler söyleyecek misin onunla ilgili?

Jack – Benim araba kazam mı?

Meg – Hayır, Jason. (Stollsteimer, Von Bondies’in solisti.)

Jack – İşte konuştuğum şey bu. Sonunda eline ne geçecek? Yeni albümünü tanıtmak için elinden geleni yaptı. Bundan ibaretti. Grubunu tanıtmak, bizim iyi niyetimizi kullanmak, istediği ilgiyi bizim üzerimizden yakalamak. Arkadaşımız olarak bunu iyi bir yönden kullandı. Ama bizi arkamızdan vurarak bunu kötüye kullandı. Peki insanları kullanan birisinin eninde sonunda başına ne gelir? Albümü bir iki bin satar, ertesi yıl da unutulur, gider. Hayatının sonuna kadar bu istismarı ile hatırlanacak. (Gülüyor) Bunun üzerine çıkamazsın çünkü tamamen olumsuz birşey. Benim tarafımda olumsuz bir nokta yok. Tek yapabildiğim onurumu korumak, sanırım. Başka yapabileceğim birşey yok.

Olayların bu sonuca varacağını hiç istemezdiniz, değil mi?

Jack – Hayır. Böyle bir sahtekara konuşma ortamı sağlanması utanç verici. Medyadaki, ya da günlük hayatta karşına çıkan birçok insanın gerçeğin peşinde olmadığını gösteriyor. Bundan daha kötüsünün peşindeler. Para, evet. Medya bence gerçek olanın kazanamadığı bir yer, çünkü eğlenceli değil. Gerçeklik eğlenceli değil. Her neyse, bu onların fikri. (Gülüyor)

Sormayacaktım ama, tam olarak neler yaşandı?

Jack – Öğrendiğim şey, bunun hakkında ne kadar konuşursam bu onun işine o kadar yarıyor. Sorun işte burada. Bu yüzden hiçbir şey konuşmadım, çünkü bu ona istediği şeyi sağlıyordu, grubu için ilgi. Eski menejerleri bir röportajda neler demiş, bir arkadaşım gösterdi bana, durumu istismar etmek istiyormuş, kendi politik durumu lehine çevirmek istiyormuş. Grubun menejeri söylüyor bunu! Bir arkadaşı ertesi gün bana dedi ki, Jason’a bir göz doktoru bakmış, ona gözünde hiçbir şeyin olmadığını söylemiş. Jason da gözünde kalıcı hasar olduğunu söyleyecek başka bir doktor bulmuş.

Meg – Üstelik gözündeki hasar eskiden kalma.

Jack – (Gülerek) Gözünde bir yıldır duran lensini çıkartmış, ve bunun için beni suçluyor! Her neyse ya, hilebaz! O gruptaki diğer insanlara acıyorum. Aptal yerine konuyorlar. Yıllarca bu adam tarafından sözle ve aklen kullanılmış, şikayet eden ve devamlı sızlanan bir grupla turnede olmanın ne demek olduğunu bilemezsin. Bu adam bir provakatör, çok kötü birisi. Çünkü Detroit’te bu insanlarla bir dönem çalışmış olan herkes zarar gördü. Birçoğu da arkadaşımız – Whirlwind Heat’ten Dave Swanson, bu adamın fotoğraflarını çekmiş albüm için, Jason buna filmlerin banyosu için ve arabayla onca yolu teptiği için para ödemeyi reddetmiş…

Meg – CD’yi de vermemiş!

Jack – Albümün bir kopyasını bile vermemiş! Bunun gibi şeyler, bir milyon tane hikaye anlatabilirim. Bütün bu anlatmaya çalıştığım, ne ekersen onu biçersin. O olumsuzluk ve hile katıyor, sonunda elde edeceği de onlardan farklı değil.

‘Seven Nation Army’i yazıp kaydettikten sonra bomba parçanız olacağını biliyor muydunuz?

Jack – Hayır, böyle düşünmüyoduk.

Meg – Üstelik son dakikaya kadar ilk single’ın hangisi olacağını tartışıyorduk.

Jack – Kimse onu single olarak çıkartmak istemiyordu. Herkes There’s No Home For You Here’ı düşünüyordu. Ben de Seven Nation Army olmasında ısrar ediyordum.

Bir insan yazdığı bir şarkının ne zaman tam olarak ne olduğunu anlar?

Jack – İnsanların birşeyler dinlemek istiyor olmaları büyük birşey. Bir şeyleri bekliyor olmaları. Sanırım bu onlara iyi geliyor. Bildikleri tek şarkı o da olsa bu pek önemli değil. 10 yaşımdayken gittiğim ilk konser Bob Dylan’dı. Blowin’ In The Wind’i çalmasını çok istiyordum, ama çalmamıştı. Kızmamıştım. Bunu yapmamış olmasının kötü olmadığını 10 yaşımdayken anlayabiliyordum. İnsanlar gelip de doğaçlamalarını izlemek istiyorlarsa, ne güzel! İnsanların ilgisini canlı tutmak için iyi birşey. Festivallerden birinde, şarkının girişine başladık ve insanlar akorları bir ağızdan söylüyorlardı. Ben Blackwell (Dirtbombs davulcusu, Jack’in kuzeni) “İnsanların riffi söylediklerine ilk kez şahit oluyorum!” dedi. İnsanlarla bir bağlantı kurabilmekten memnunum. Yapmaya çalıştığımız da bu – insanlarla bağlantı kurabilmek. Eğer bunu yapabiliyorsak, başarılıyızdır diye düşünüyorum.

‘Elephant’ın kayıtları ile piyasaya çıkması arasında neredeyse bir yıllık bir süre var. Bu bekleyişte albüm hakkındaki fikirleriniz değişti mi?

Jack – Gerçekten uzun bir zamandı, ama bildiğim tek şey albüm üzerinde hiçbir değişiklik yapmayacağımdı. Bir yıl sonra bile geriye dönüp miks yapma düşüncesi yoktu kafamda. Bitirdiğimiz zaman ne kadar iyiyse bir yılın sonunda da o kadar iyiydi bizim için. Bunu daha önce denememiştik, albümleri bitirir bitirmez çıkartmıştık.

Her albümde olagelen şeyler var – Elephant için söylediklerime ters gelebilir, diğer üç albümde oraya koymayı istemediğim şeyler vardı. White Blood Cells’ten I Can’t Wait, keşke o şarkıyı kullanmasaydım. Kaydını çok hızlı tamamladık, kayıtlar bittiğinde ise bize hiçbir şey ifade etmiyordu. Bazıları, piyano ile ilk aşamalarını oluştururken bile bir anlam ifade eder, sonra onu canlı ve kendi enstrümanlarınla çalarak ona hayat verirsin. Bazen de işe yaramaz. Ama bazen de ortaya harika bir iş çıkar. Dead Leaves And The Dirty Ground gibi mesela, gitarla çalınınca mükemmel bir şarkı.

Meg – Provalarımızı hatırlıyorum, bizi heyecanlandıran bir şarkıydı, kayda aldığımızda kulağa harika geleceğini düşünüyorduk, ama kayıtları dinledikten sonra o kadar da iyi olmadığını gördük.

Jack – Son zamanlarda herkes çıkıp DeStijl’in en favori albümleri olduğunu söylemeye başladı. Şimdi o albümü dinlemek bana çok zor geliyor, çünkü o şarkılarla o kadar çok turne yaptık ki, bir kısmı hemen hemen hergün çalınıyordu, uzun bir süre boyunca bu şarkıların tempolarını da arttırdık. Şimdi albümü dinlediğimde bana çok yavaş geliyor, dinlerken sanki patlamayı yapacakmış gibi bir beklenti içine giriyorum. Ama işte albümü bitirip tamam dedikten sonra kararına bağlı kalmalısın. Zor kısım bu. İnsanlar bunu yapmak istemiyorlar, tekrar tekrar kaydediyorlar, tekrar tekrar miksliyorlar, remastering’le uğraşıyorlar. Kimisi albümü altı – yedi kere remaster, üç – dört kere remiks edip milyonlarca saati boşa harcıyorlar, en sonunda da gidip bir demoyu dinledikten sonra “Bu demo bile albümün en son halinden daha iyiymiş!” diyorlar.

Söylemek istediğiniz, önemli olanın bu son teknoloji oyuncakların olduğu bir ortamda belli sınırların içinde yaratıcı bir ortamın yakalanabileceği, sonunda çıkan neyse ona sıkı sıkıya bağlı kalınması gerektiği ve dünyayı yerinden oynatan bir albümün iki haftada yapılabileceği mi?

Jack – Evet, hep bunu söylemişizdir. Bence içinde bulunduğumuz zamanda bu çok önemli. Elephant’ın 10 günde kaydedildiğini söylemekten hep gurur duydum, çünkü eşi benzeri yok. Asıl amacımız bunun hakkında kendini beğenmişlik taslamak değil, bunun mümkün birşey olduğunu ispat edebilmek. Kimse yapamayacağınızı söylemedi. Bütün bu büyük albümlere bakın. Her dönemin en iyi yüz albümü listesi vardır, bütün bunlar iki günde kaydedilmiş albümlerdir. Çok azı bir yıl gibi bir süreyü bulmuştur, bundan eminim.

Modern olmak için en modern aletleri kullanmak zorunda olduğunu söylemek yanlış mı?

Jack – Çok acıklı. Amerika’da özellikle bu hava hakim. Herkes istediğini elde edebileceğini düşünüyor. Deniyorlar ve istediklerini elde edebiliyorlar. Şımarık ve açgözlüler. “8 kanallı bir stüdyoda ben ne yapayım? Daha fazlasını istiyorum!” diyorlar. Ama grubun üç kişilik. 24 kanalı ne yapacaksın? Belki George Gershwin’in ancak 24 kanala ihtiyacı olurdu, anlatabiliyor muyum? Bunun faydasını kendi için görürdü, ama sen bas çalıyorsun, şikayetin niye peki? Sana sadece bir kanal yeter! (Gülüyor)

Hep daha büyüğünü, daha iyisini istiyorlar, en yeni aletleri istiyorlar, ama bu gerekli değil ki. Özellikle Amerika’daki insanlar, insanların kendilerine kuralların olduğunu söylemelerinden hoşlanmıyor.

White Stripes’ın bu renkli konseptinin bu kadar uzun bir süre tutunabilmesi sizi şaşırtıyor mu? İnsanlar buna takılsın takılmasın, “hey biz renklerle oynayan çocuklarız!” diyen sanatsal bir konsept bu…

Jack – İşin komik bir tarafı var. Son birkaç haftada neler gördüğümü anlatsam – Black Eyed Peas tamamen kırmızı, beyaz ve siyah kostümler giymiş, başka bir gün kanal değiştirirken rastladım, MTV ödüllerinde Lil Jon The Rapper komple kırmızı, beyaz ve siyah giyinmiş, Green Day’in yeni albümü tamamen kırmızı, beyaz ve siyahtan oluşuyor, Lenny Kravitz’in albümü de öyle, bir müzik dükkanına gidin, baştan aşağı öyle! Bu aralar iki araba reklamı var, Honda reklamında bir araba var, kırmızı, beyaz ve siyahtan legolarla yapılmış, diğerinde de spin atan bir araba var, The Hardest Button To Button klibinden tamamen araklanmış! İnsanlar “Tamam bu renkler size ait değil ama, bir bakın ya şu arabaya, kırmızı, beyaz ve siyah legolardan yapılmış!” Geçen gün Michel Gondry’le konuşuyordum, o reklamı kendisinin çekmesi için teklif götürdüklerini söylemez mi? Hahaha, görüyor musun? Söylemiştim, bir yerlerden bu fikirleri almışlar!

İnsanların buna ilgi göstermesi şaşırtıcı mı?

Jack – Her zaman. Grup hakkındaki herşey için. İnsanlarla bağ kurmak zor, hele konuşarak. İnsanlar kendi esprilerini üretmiyor, diğer insanlardan duyduklarını anlatıyorlar. Espriler kendilerini kanıtlamış, ben sana bunu anlatıyorsam diğer insanların ona güldüklerini bildiğim için ispatlanmış olduğunu biliyorum. Bugün ben de bir tane düşündüm. (Gülmekten katılıyor) Yürüyüşe çıktım, her tarafı kırmızı, beyaz ve siyah olan ne gördüm?

Hmm, bir gazete mi?

Jack – Hayır, benim beynim. Bana komik geldi, ha ha ha!

White Stripes’ın dışındaki hayatı da düşünmüş olmalısınız. Bu sınırlarınızın dışındaki bir hayata sempati duyuyor musunuz? Ya da sınırlarınızı genişletmek?

Jack – Hayır, yerimizde duruyoruz. Sınırlarımızı biliyoruz, ya da kırk yılın başı dışına çıktığımız da oluyor, ama esas olan sınırların varlığı, eğer ortalıkta bir sınır yoksa hiçbir şeyin de anlamı olmaz. O zaman “Nerede şöyle cool bir fotoğraf çektirebiliriz? Hah, şurası iyi. Evet çok cool olduk.” diyen tiplere döneriz, hiçbir şeyin anlamı olmaz.

Herşeyin bizim için bir anlamı var. Cool görüneceğiz diye bir yerlerde fotoğraf çektirmedik hiç. Cool görünen ama bir derinliği olmayan bir fotoğrafı seçmedik. Sınırların içinde oluşumuz onlarla oynayabilmemize imkan veriyor. Oldukça basit bir şeye yeni bir anlam ve derinlik katabilmemizi sağlıyor. Bir erkek ve bir kadın, müziklerinde de üç öğe, devamlı aynı şekilde. Hiç yok olmuyor.

Mesela, Leadbelly 12 telli gitarıyla şarkı yazmaya devam edebilir, sürekli devam edebilir. Bence hiç eskimez. Leadbelly albümleri almaktan bıkmıyorum. Aynı şarkıların olması sorun değil, çünkü her zaman daha önce duymamış olduğum birkaç tanesine rastlıyorum. O kadar çok var ki sanki hepsini dinleyemeyecekmişim gibi, hiçbirini de ezberleyemeyeceğim. Dur durak yok.

Evrim geçirdiğinizi düşünüyor musun?

Jack – Bence öyle birşey yok. Bana göre hala aynıyız.

Ama DeStijl’deki şarkıları iki katı hızlı çalıyormuşsunuz. Müzikal yetenekleriniz gelişti belki de?

Jack – İlk albümü yaptığımızda 16 kanallı bir stüdyoda çalışmıştık. Elephant’ı 8 kanallı bir stüdyoda yaptık, bir tür iniş söz konusu. Peki bu ne? Gerileme! Ben ilerleme olduğunu hiç sanmıyorum. Her zaman sınırların içinde hapsolmuş durumdayız. Eğer gruba birisini katmazsak veya farklı boyutlara geçmezsek farklı bir yerlere varamayacağımızı biliyorum. Ama bence farklı bir boyut olamaz. Gruba kimse de katılamaz. Bu herşeyi mahvetmek olur.

Bir değişiklik olarak Meg ‘Elephant’ta şarkı söylemeye başladı. Bir sonraki albümde bunu daha çok kullanacak mısınız?

Meg – Belki, göreceğiz.

Jack – İstersen hepsini söyleyebilirsin, ha ha ha!

Meg – Sağol be!

‘Cold Cold Night’ı sahnede nasıl söylüyorsun?

Meg – Bunu pek kafama takmıyorum. Kendi sesime artık daha çok alıştım, yine de kendi sesimin kayıtlarını dinlemek bana tuhaf geliyor. Hele o Blackpool konserleri, ıyk! Hastaydım diyorum ya. Kayıtları izledim, aslında iyiydi ama bazı anlarında da kötüydü. Şarkı söylemeye çok alışkın değilim, kendimi dinlemek zor.

Jack – İnsanlar Meg’in şarkılarına bayılıyorlar.

Meg – Neden böyle coşkulu olduklarını anlayamıyorum.

Jack – İnsanlar o şarkıya alıştı. Herkes o şarkıdan bahsediyor. İnsanlarla bağ kurabildi. En az 50 filmde kullanmak için teklif geldi, ama hepsini geri çevirdik, ha ha ha!

Yeni albüm için fikirler oluşmaya başladı mı?

Jack – Evdeyken bayağı bir şarkı yazdım. Aklıma gelenleri anında kaydedebilmek için de minik bir ses kayıt cihazı edindim. Melodiler aklıma geliyordu, sonra unutuyordum. Akıllılık ettim de aldım bunu. Kendine devamlı hatırlatma yapıyorsun. Yeni albüm için bir şarkı vardı, iki yıl önce ıslıkla çaldığım bir melodisi vardı, bir hafta boyunca ıslıkla çaldım, aklımda kalması için devamlı ıslıkla çalıyordum. Ama bir an geldi tamamen unuttum. Bir gün bir arkadaşın evindeyken, bir anda aklıma geldi, ıslıkla çalmaya başladım, iki yıl sonra hatırladığıma inanamadım!

Sigarayı bıraktın mı?

Jack – Sesim gerçekten çok kötüye gitmeye başlamıştı. Üst notalara çıkamıyordum. Eski kayıtlarımızı dinliyordum, o zamanki çıkışlarımı yapamadığımı görüyordum. Ne yapacağımı bilemedim. Bırakmak da istemiyordum. Loretta Lynn ile çalışırken, söylediğim şarkılarında en yüksek aralıktaki notalara çıkabilmem gerekirken çıkamadığımı farkettim. Hiç bitmeyen bir bronşit gibiydi. Bazen bir hafta kesilirdi. Turnede olurduk ve harika söylerdim, ama yine ortaya çıkar ve 6 ay kaybolmazdı. Buna daha fazla katlanamadım. Vokalimi böyle kullanmam benim için çok önemli, sebebi bu.

Meg – Festivallere gitmemizden hemen önceydi, Jolene’i çaldık, onu bu şarkıyı bu kadar rahat söylerken hiç duymamıştım! Çok iyi birşey.

Jack – Eskiden olduğum gibi olmak güzel. Loretta’nın karşısında o notalara çıkamadığımda çok utanmıştım. İyi bir şarkıcı olmadığımı düşünmesi utanç verici.

‘Cold Mountain’ın albümündeki şarkılar folk ağırlıklı, özellikle de ‘Never Far Away’ isimli şarkın. Loretta’nınkiler daha country tarzındaydı. Bu tarz sence sırasını savdı mı bu albümle, yoksa gelecekte kayacağınız yön bu mu?

Jack – Bu şarkıyı albüme koymak istemediler. İlk başta filme de koymak istemediler. Ben de “Keyfiniz bilir.” dedim. Bu şarkıyı kitaptaki karakterler üzerine yazmıştım. Kullanmazlarsa çöpe atardım. Kullandılar, ama sevmiyorlardı. Filmle veya soundtrack’le ilgilenen hiç kimse şarkıyı beğenmedi. Albüm çok iyiydi ama, bütün o müzisyenlerle beraber çalışmak. T-Bone (prodüktör) bu insanlara seslerini duyurabilecekleri bir ortam sağladı, bence harika bir iş oldu!

Loretta ‘Van Lear Rose’u 12 günde yapmaktan keyif aldı mı? Bugünlerde bir country albümü için oldukça hızlı bir süreç.

Jack – İlk başta pek farkına varamadı. Bir ev tuttuk, kayıtları evde yapmak istiyorduk. İlk günün sonunda bana gelip “Jack, kayıtları burada yapacağımızı biliyor muydun?” diye sordu. Evet, burayı seçen de bendim. “Tamam, buraya geleceğimizi bildiğinden emin olmak istedim.” Birkaç gün sonra da “Jack, albümün çıkması için çok sabırsızlanıyorum. Harika olacak!” Onu müzik hakkında bu kadar heyecanlı görmek çok güzeldi. Bütün gün kafa patlatıp duruyordu, devamlı yeni fikirlerle çıkıyordu.

Karakterinden neler öğrendin?

Jack – Çok parlak. Sadece konuşmasından ne kadar iyi bir insan olduğunu anlayabilirsin, şarkılarında bazı şeyler hakkında ne kadar derin düşünebildiğini anlayamazdın. Onların genel fikirler olduğunu düşünürdün. Yüzeysel olarak öyle, ama çok derin düşünceler ve fikirler barındırıyor.

Seninle birkaç albüm daha yapmak istediğini söylüyor.

Jack – Daha fazla yapmak istiyor, ama ben yapabileceğimden emin değilim. Sağlık sorunları var, yaşlandığını görüyorsun. Ama ayakta duruyor, çok güçlü. Hastaneye yatıyor, ama iki gün sonra çıktığında zımba gibi, oradan oraya zıplıyor. Kıçı yerinde durmuyor. Turneye çıkmak istiyor. 40 yıl önce bu işe başladığından beri hiç durmamış ki.

Bob Dylan’la aynı sahneyi paylaşmak nasıl oldu?

Jack – Bunun hakkında konuşamam. Sanırım bunun hakkında konuşmamalıyım.

Bence konuşmalısın!

Meg – Geçenlerde otobiyografisini okuyordum. İyi bir kitap olduğunu düşünüyordum. Çok hoşuma gitti. Çok ustaca yazılmış, bir paragrafın son kelimesi sanki diğerinin başı gibi. Özel hayatını çok iyi korumuş, neyi konuşmak istiyorsa yazmış, neyi konuşmak istemiyorsa yazmamış. Yine de nereden geldiği, olaylara nasıl baktığı hakkında bilmeyi istediğin ne varsa hepsini bulabiliyorsun. Bu kitap sayesinde onu daha çok beğenmeye başladım.

Jack – Ben de okuyacaktım ama içinde hiç resim yoktu.

Onun sahnesine çıkmak nasıl bir duygu?

Jack – Bunu gerçekten söyleyemem, belki başka bir zaman.

Dylan şan, şöhret inancına hep karşı durmuştur. Onu gözünüzde kahraman yapan bu mu?

Meg – Evet, insanlar devamlı onu gözetliyorlardı, onu olmadığı birisi gibi göstermeye çalışıyorlardı. O sadece kendi işini yapmaya çalıştı, insanların ona yakıştırdığı gibi bir neslin sesi olmak değil. Ama onu hiç yalnız bırakmıyorlardı, özel hayatı yoktu.

Jack – Onu bu yönüyle seviyorum. Bugünlerde herkes herşeye hazırmış gibi duruyor, istekli ve her an amade, bir işaretle reality show’ların bir parçası olmak için bekliyorlar. Kimsede o saygınlık kalmamış gibi gözüküyor. Dylan şerefini korumaya çalışanlardandı, 40 – 50 yıl öncesinin insanları için bunu korumak daha kolaydı. Bence dünyanın her tarafında kaybolan birşeyler var. İnsanların şerefli olmaları istenmiyor. Öyle olduğunu düşündükleri insanları alaşağı etmek istiyorlar, bu onları korkutuyor çünkü. Bence bu kıskançlık değil, korku. Günümüzde ünlü olup da şerefiyle yaşayan kim var? O kadar az ki.

Şöhret ve şeref aynı cümlede birbirlerine uymayan kelimeler.

Jack – Evet, ama eskiden böyle değildi. Frank Sinatra böyle bir adamdı. Ama kayboldu, gitti. Bugünlerde bir Frank Sinatra yok, ya da Patti Page yok. Kimler var? Patti Page yerine Ashley Simpson! Bir bakın şu insanlara – Hillary Duff, Ashley Simpson, Paris Hilton! Kim bu sıçanlar? Küçük kızlar bunları örnek alıyorlar, çok kötü! Bu kadınlarda şeref, haysiyet denen şeyden eser yok, ama aileler küçük kızlarının bu sıçanlar gibi giyinmelerine izin veriyor. Peki buna karşın ellerinde ne var? Seçenekleri neler? (Gülmekten katılıyor) Ha ha ha ha! Birisi bana Lindsay Lyon’un albümünde gitar çalmamı sorma cesaretini gösterdi, şu onaltı yaşındaki aktrislerdenmiş ve bir albüm hazırlıyormuş. Ben de, “Hayır!” hahahaha!!

MTV ödüllerinde aldığınız ödülü Lonnie Donnegan’a ithaf ettiniz…

Jack – Onun ülkesindeydik biz! Ne zaman birisi sırtımıza vurup bize ödül ya da onun gibi birşey verecek olsa, ilk düşündüğüm şey bize saygı duyulmadan önce bizim kime saygı duymamız gerektiğidir. İskoçya, aklıma ilk gelen yer. Donnegan’ın müziğimin üzerinde etkisi büyük.

İnsanlar sizin sadece geçmişle bir bağınız olduğunu düşünebilir, bu sizi endişelendiriyor mu?

Jack – Geleceğe bakmak günümüzde zor. Herkesin cep telefonu aynı zamanda kamera, aynı zamanda bilgisayar falan filan. Hepsi bir arada. İleriye bakmak, ileriye neye bakacağız ki? Hiç ilginç değil.

Benim görüşüm, bence folk müziği yine etrafta yeteri kadar var olmalı. Utanç duyulacak bir durum, çünkü günümüzün dünya kültürü çok zenginleşiyor ve bilgisayarlaştırılıyor, ama kaybolan da bu olacak. Kendi müziğimizin ihmal edildiği bir dönemdeyiz, bu şarkıları her ne şekilde olursa olsun yaşatmalıyız. Eğer sahne bulursak, Son House’un şarkılarını çalmalıyız, çünkü onun şarkılarını çalacak kimse kalmadı.

Birisi bunu yapmalı. Bunu yapacak kişi olarak gösterilmekten de bıkmış durumdayım. Müzik dersi veren bir grup olarak tanınmak istemiyoruz. Ama ne zaman evde arkadaşlarla toplansak ve birisi televizyonda MTV’yi açsa, herkes aynı şeyi konuşmaya başlıyor – Neden televizyon iyi değil, neden radyo iyi değil? Sebebi ne? Sebebi bence folk müziğin eskisi gibi ortalıkta dolaşmaması. Nasıl isimlendirirsen, blues, country… Çünkü folk müziği bitti. Herkes bunun için kızgın, ama ben de bunu geri getirmenin üstüme vazife olmuş olmasından sıkılıyorum.

Bu sızlanmalarında belirli bir Amerika boyutu mevcut mu?

Jack – Evet, bence iş yine kurallarda bitiyor. Politika bir yana, insanlar çok kolaylıkla kandırılıyorlar. Daha önce arkadaşlarımızın bizi arkadan vurmasından bahsettik. İnsanlar böyle şeyleri yapmaya nasıl yönlendirilebilirler? Kültürel olarak, insanlar yalanlarla kandırılıyorlar. Bir dergi ya da magazinde ne okurlarsa ona inanıyorlar. Eskiden bir standardı yakalamak için bütün yayın organlarının editörleri çalışırdı – Hayır, biz bunu basamayız. Topluma karşı bir sorumluluğumuz var! Artık kimse bunu takmıyor. İşlerin başındakilerin yalan söylemesi bile kimsenin umurunda değil.

Bu sizi Bush’a Hayır – Savaşa Hayır kampanyalarına isimlerinizi yazdırmanıza itti mi? Tom Waits bile bunun için bir şarkı yazdı…

Meg – Evet, bunlar zor zamanlar. İnsanları herşey için bu kadar obsesif ve kızgın görmemiştim hiç.

Jack – Sanırım İngiltere’de de durum aynı. Eğer bir partiye aitsen, kim için oy verdiğin önemli değildir, bu bir maymun ya da Einstein olabilir, oyunu ona verirsin çünkü o da senin partine aittir. Bu senin kişiye değil partine bağlılığındır. Doğrunun ne olduğu kimsenin umurunda değil. İnsanlar gerçeği bilmek istemiyorlar mı? Neden gerçeği öğrenmeyi istemiyorsun? Herhangi bir konuda?

Meg – Çünkü gerçeği öğrenirsen tembelleşirsin.

Jack – Bence de, çok üzücü.

Meg – Babam hep söylerdi, oy pusulasında hep bir üçüncü adayın olmasını isterlermiş, eğer o aday da yeterli oy alırsa seçimlere dahil edilmeliymiş. İki partili sistemde bir sürü sorun var bana göre. İki şeytandan en az zararlısını seçmek zorunda olman çok kötü bir şey.

‘Coffee & Cigarettes’ isimli film size çok uydu. (Hele tam da sigarayı bırakmadan önce!) Göründüğünüz sahneler çok iyi işlenmiş. Tesla sarımı fikri nereden çıktı?

Jack – Jim’e hep saygı duymuşuzdur, ne kadarında kendi diyaloğumuzu kullanacağımızı bilmiyorduk. Bir kısmında kullandık, Jim geri kalan büyük kısmını da Tesla hakkındaki bir konuşmamızı esas alarak yazdı. Onunla ofisinde buluşmuştuk. Rafta Tesla hakkında bir kitap vardı. Tesla’yı sevip sevmediğini sormuştum, evet demişti.

Meg – Film için farklı montajlarını izliyorduk, o yüzden oradaydık.

JackThere’s No Home For You In Here için onunla klip çekecektik, konusu Tesla ile Edison olacaktı. Tesla’yı ben oynayacaktım, Edison için de belki Philip Seymour Hoffman’ı çağıracaktık. Edison, Tesla’nın alternatif akım teorilerinin tehlikeli olduğunu ispatlamak için bir file elektrik vermişti, ama aslında tehlikeli bir şey yoktu. Bugün kullanılan alternatif akımdır. Ama Edison yine de file elektrik verdi, bunun filmi var, klipte de kullanacaktık. Bunu da biz oynayacaktık, file elektrik veriyormuş gibi. Edison fili öldürüp üzerine boyayla AC yazacaktı. Ben de kendi icat ettiğim şu büyük ölüm ışın cihazını alıp Edison’la laboratuvarında büyük bir kavgaya tutuşacaktım. Edison’ı öldürüp onun kafasını bir ampule çevirecektim. Üstüne de DC yazacaktım.

Meg – Bütçe biraz uçtu ama.

Jack – Jim gelip “Jack bu bize beşyüzbin dolara patlayacak!” dedi. Bütçeyi aşağıya çekemiyorlardı, böylece Coffee & Cigarettes’i yaptık, Tesla işi sonunda buna dönüştü.

Ekranda görünmekten rahat mıydın Meg?

Jack – Güzeldi, Meg iyiydi. Onun bu derece iyi olduğunu farkedince, o ana kadar bunu farkedememiş olduğunu gördüm. Dead Leaves And The Dirty Ground gibi klipleri izledikçe aslında ne kadar da iyi olduğunu anladım. Bunu daha önce farketmemiştim.

Meg – Sağol Jack!

Jack – Bence iyi bir oyuncusun.

Meg – Teşekkür ederim.

Jack – Sanırım bu işleri denedikçe öğreniyoruz.

Eğlendiniz mi?

Meg – Ben çok keyif aldım. Çok rahattım. Jim’le çalıştığımız için rahat olacağımı biliyordum. Bilirsin, kamera arkasında çekilmez olan adamlardan değil. Gerçekten iyi bir insan. Kendi bölümlerimizi oynarken düşündüğümden daha kolay olduğunu gördüm. Yine de bir sürü şeyi ezberlemiştik.

Herhalde 8000 kişinin önünde çıkacağınız aklınıza gelmezdi…

Meg – Yapabileciğimi düşündüğüm hiçbir şeyi bugünlerde yapmıyorum.

Değiştiniz mi?

Meg – Belki biraz. Belki önceki halime göre kendimden eminim, çok da değil tabi.

Her ikiniz de teklif bombardımanına tutuldunuz mu? Size uyanları kabul ediyor musunuz?

Jack – Evet. Yapmak istediğin neyse onu yaparsın. Küçük grupların büyük prodüktörü olmak istemiyorum. Bu işi para için de yapmıyorum. Çok saçma. Yapmak istediğimi yapabiliyor olmam çok iyi bir şey.

Birkaç ay önce Beck’le beraberdim. Bir şarkısında ben bas çalıyordum, o da Fender Rhodes çalıyordu. Şarkı üzerinde çalışmaya başladık, prodüksiyonda Dust Brothers vardı. Ama stüdyo bana göre değildi, koca bir bilgisayar gibiydi. Ne yaptıklarını biliyorlar ve bunda da gayet iyiler. Beck bana şarkıyı yakın zamanda yolladı, ben bırakalı çok da harika şeyler yapmış şarkı üzerinde. Ben de kendi evimde gizli silahımla oynuyorum. Memphis’ten buraya bir pump org getirttim. Orada bir bit pazarından bulmuştum. Pedallarından birisi kırıktı, onu onardım.

Üzerinde çalıştığım başka bir şey de çok ilginç bir proje. Döşemecilik yapan Brian Muldoon ile beraber çalışıyorum, bir albüm yaptık. The Upholsterers olarak bir 45’lik hazırladık. Ben Blackwell’in plak şirketi Cass Records’tan bir albüm daha yapacağız. Bu albüm de 45’lik olacak. Brian dükkanını 25 yıldır işletiyor, Cass Records’tan da Gordy Newton var, bizim amfilerimizi o yaptı. Onu İngiltere’de görmüş müydünüz? Hayır, onları yanımızda götürmemiştik. Amerika’da onun yaptığı amfileri kullandık.

(Meg’e doğru) Bunu sana anlatmış mıydım? Brian’ın 25. yıldönümü için, albüm sadece 100 kopya olacak, ve sadece Brian’ın yapacağı 100 işin içinden çıkacak. Yapacağı 100 koltuk döşeme işi. Sadece onların içinde olacak, satılmayacak. İlginç, değil mi?

Meg – Kırılmamalarını nasıl sağlayacaksınız?

Jack – Bunun için yer çok. Koltuğun kenarları ya da sırtı, oraya yerleştirebilirsin, kırılmazlar. Brian insanların albümü çıkartmak için koltuğu yırtacaklarını düşünüp heyecanlanıyor.

Dave Buick ile beraber yaptığımız kayıtlar, elle boyadıklarımız, (White Stripes’ın ilk iki single’ı) Dave bir tanesinin 2700 dolara satıldığını söyledi. Adamın teki onların sahtelerini çıkarırken yakalanmış ve bir daha satış yapması yasaklanmış. Lafayette Blues’un single’larını maviye boyadığımız konseri hatırlıyor musun? Her birine altı dolar istemiştik. Kimse onu altı dolara almazdı! Hahaha! Sonra onları satışa koyduk ama seçmece yok! Hepsi sırayla gidecekti. Bir sürü insan toplanmıştı ama herkes birisinin çıkıp da ilkini almasını bekliyordu. Hepsinin istediği onuncuydu. Onlardan birinin içinde Meg’in dilini çıkardığı kocaman bir poster vardı, Dave yapmıştı onu. Kimsenin onlara 6 dolar vermeyeceğini düşünürken, şimdi 2700 dolara satılıyorlarmış!!!

Meg – Kimse almazdı ki, kapakları bile yoktu, kendileri yapmak zorundalardı!!

Hayat şimdi daha iyi belli ki – o zamanları özlemiyorsunuz değil mi?

Jack – Hayır özlemiyorum. O zamana dönmek de istemem. Gold Dollar’ın açık olduğu dönem iyi bir dönemdi, Detroit’in müzik açısından en iyi zamanlarıydı. Oraya giderdiniz ve sıcak bir ortamınız olurdu. Şimdi daha zor, arkadaş bildiğim insanlar tarafından arkamdan vurulmaktan bıktım. Bu haksızlık. Bu şehri bile özlemiyorum. Burada rahat etmek eskisi kadar kolay değil. Eskiden ön bahçede davul çalardık ve polis bile gelmezdi. Şimdi çıkıp bahçede çalmak istemiyorum bile.

Belki de büyüdüğünüz için, artık o kırmızı – beyazlı çocuklar değilsiniz. Belki değişimin vakti geldi?

Jack – Bence de. Yolun başında amaçladığımız birçok şeyi elde ettik. Bundan henüz sıkılmış da değilim. Bundan sonra yapacaklarımız beni heyecanlandırıyor. Eğer bu kutunun içinde yaşıyor olmasaydık, hapis olmasaydık heyecanlanmazdım. Eğer birşeyler yaratmak zorunda olsaydık, birşeyleri devam ettirmek zorunda olsaydık, belli bir başarı seviyesini tutturmak zorunda olsaydık bu beni hiç heyecanlandırmazdı. Bu ilham verici olmazdı. Ama içinde bulunduğumuz ortam, çok rahat, beni heyecanlandırıyor. Bu ruhu kaybettiğimiz zaman bu grup için çalışmanın gruba hiçbir faydası olmayacağını bileceğim. Ama halen bu ruh yaşıyor.

Ama kendinize yeni bir kutu oluşturabilirsiniz…

Jack – Başka bir grup mu? Ama hiçbir zaman bunun gibi olamaz. Bütün enerjimi ve emeğimi buna harcıyorum. Üzerinde çalıştığım diğer işler biraz daha özgür ve rahat. Ama White Stripes değil. Burada çok çalışıyorum, bilinçli olarak kendi limitlerimi zorluyorum. Kabul ettiğimiz kurallar devamlı kendimizi zorlamak.

"White Blood Cells’ten sonra birkaç albüm daha ve grup dağılır” demiştin…

Jack – Hala öyle düşünüyorum. Ama bunu çok sık söylediğimiz için cezamızı çektik. Bunu bize o kadar çok soruyorlardı ki – “Elephant’ın son albümünüz olacağını sanıyordum.” İnsanların emekliliklerini ertelemelerinden hep nefret etmişimdir. Emekliye ayrılırlar, sonra geri gelirler, sonra tekrar emekliye ayrılırlar… Saçmalık!! Bunu yapmak istemedim, insanların da bunu düşünmesini istemedim. Bu şekilde dikkatleri üzerime çekmek de istemiyordum. Sadece grubu 20 yıl sürdürmek istemediğimi söylemiştim. İnsanlar ayrıca üçüncü ve dördüncü albümde de üstümüze çok geliyorlardı. Onlar için sanki yeni başlamıştık, ama bizim için yıllar geçmişti.

12 aylık sürede neler yapmayı planlıyorsunuz?

Jack – Büyük bir ihtimalle Brendan Benson ile beraber çalışacağız. Evinde kayıtlar yapacağız. Bana çok yakın oturuyor. Albüm hakkında henüz kararlaştırılmış şeyler yok. Tek yapabileceğim birkaç melodi mırıldanmak.

Bütün gece benim!...

Jack – Önceden kararlaştırdığımız hiçbir şey yok gerçekten. Ama bilemiyorum, önümüzdeki birkaç ayda işleri ilerletebiliriz. Eğer bittiyse, tekrar kapanıp üzerinde sonsuza kadar çalışmayız. Yazmak için biraz daha çalışacağımızı biliyorum, kayıt için de bir hafta gibi bir zaman. Ama ne zaman olacağını bilemiyorum. Brendan bir ay sonra turneye çıkıyor. Evinde çalışabiliriz, bence iyi bir fikir. Ama tarih bilemiyorum, gelecek sene olabilir. Uzun süredir ara verdiğimizi düşünüyorum, ama ihtiyacımız da vardı hani. Bir yıl boyunca neredeyse hiçbir şey yazmadım. Sadece konser vermeyi bırakmayı düşünüyordum. Şimdi aklımda bir sürü şey var, şimdi tekrar çıkıp bu şarkıları çalmak istiyorum. Gerçekten iyi şarkılar oldular.

Detroit’ten taşınmayı düşündünüz mü?

Jack – Bilmiyorum, belki olabilir. Detroit’in bana faydasından çok zararı olduğunu düşünüyorum.

Nereye taşınmak isterdiniz?

Jack – Buradan daha güzel birkaç yer var. Mesela güney. Gerçek Amerika orada, bu ülkenin kültürünün son kalesi orası. Halen o dağ şarkılarını taşıyan Apalaşlar’ın bir kısmı mevcut. Bunu büyük şehirlerde bir daha bulabileceğini hiç sanmıyorum. Detroit’in 1920’lerde 1930’lardaki halini anlatan kitaplar okuyorum, o zaman o kadar güzel bir şehirmiş ki, ama mahvedilmiş. Öyle kalsaymış ne kadar mükemmel olacağını düşünüyorum.

Meg - Geçen gün sorunun ne olduğunu buldum?

Jack – Neymiş?

Meg – Okuduğum şu kitapta yazıyor. Küçük, cüce ve kırmızı bir şeytan varmış ve şehri kolaçan edermiş, ve her kötü olaydan önce birisine görünürmüş. En son bir Cadillac’ın içinde görülmüş.

Jack – Detroit’te küçük kırmızı bir şeytan mı? Mükemmel, mükemmel…

---------------
Birkaç dipnot:

-Jack White’ın asıl ismi John Anthony Gillis, 1975’te doğdu, 9 kardeşi daha var.
-Jack Meg ile 1994’te Detroit’te bir café’de tanıştı. Jack o zamanlar bir döşemecinin (Brian Muldoon) yanında çıraktı, Meg de barmaid’lik yapıyordu. 2 yıl sonra Detroit’te aile fertleri ve birkaç arkadaşın huzurunda evlendiler. Jack Meg’in soyadını aldı.
-White Stripes ilk konserini 1997’de, Meg davul çalmayı öğrendikten iki ay sonra verdi. İlk single’ları Let’s Shake Hands aynı yıl Italy Records’tan çıktı.
-Kendi isimlerini taşıyan ilk albümlerini 1999’da Jack’in evinde tavanarasında kaydettiler.
-Jack ve Meg 2000 yılında boşandılar. İlk tanındıkları zamanlar kardeş oldukları söyleniyordu, ama 2002 yılında internette evlilik ve boşanma belgeleri dolaşmaya başladı.
-John Peel 2001 yılında White Blood Cells’in bir kopyasını aldı. Grubu radyo programında tanıttı ve övdü.
-Jack 2002’de Cold Mountain’in çekimleri sırasında Renée Zellweger ile tanıştı ve beraber olmaya başladılar.
-Yine 2002’de Jack, Detroit’te bir kulüpte Jason Stollsteimer’a saldırmaktan (ilk albümünün prodüksiyonunu Jack yapmıştı) tutuklandı.

Salı, Nisan 04, 2006

Manic Street Preachers


Manic Street Preachers – Sert ve Politik

James Dean Bradfield – Vokal, gitar
Nicky Wire – Bas
Sean Moore – Davul
Richey James Edwards – Ritm Gitar (1995)

Diskografi:

1990 – New Art Riot EP
1990 – Motown Junk Single
1990 – You Love Us Single
1991 – Generation Terrorists LP
1993 – Gold Against The Soul LP
1994 – The Holy Bible LP
1996 – Everything Must Go LP
1998 – This Is My Truth Tell Me Yours LP
2001 – Know Your Enemy LP
2002 – Forever Delayed LP
2003 – Lipstick Traces – A Secret History Of Manic Street Preachers LP
2004 – Lifeblood LP

Manic Street Preachers üyeleri 60’lı yılların sonlarında Galler bölgesindeki madenci kenti Blackwood’da doğdular. Çocukluk yıllarındaki arkadaşlıkları okul çağında da kopmamalarını sağladı. Annesi ile babası ayrılan Sean bir dönem aynı zamanda yeğeni de olan James Dean’in yanına taşındı. Üniversiteyi bitirmelerinden sonra Nicky, James Dean, Sean ve Flicker isimli bir gitaristle beraber Betty Blue isimli ilk grubunu kurdu. Richey bu aşamada grubun daimi üyesi olmayıp ilk single’larının kapaklarını hazırlamakla meşgul oluyordu. Grup daha sonra ismini Manic Street Preachers olarak değiştirdi ve alt grupları olarak onlara yer vermeleri için çeşitli gruplara single’larını yollamaya başladı.

Ama grubu ilk kez menejer Kevin Pierce ile tanıştıran ve Londra’daki ilk konserlerini gerçekleştirmelerini sağlayan, artık grubun daimi bir üyesi olmuş olan Richey’di. Bu konserden sonra Damaged Goods’un ilgisini çektiler ve 1990 Ocak’ında buradan ilk ve tek EP’lerini çıkarttılar: New Art Riot. Bu EP ile çeşitli küçük ödüller kazandıktan sonra Hall Or Nothing’in sahibi Philip Hall tarafından “kapıldılar”, Hall bundan sonra grubun hem menejeri hem de aile üyesi oldu.

Hall’un önderliğinde underground piyasada yavaş yavaş tutunmaya başladıktan sonra medyanın da ilgisini çekmeye başladılar. Aynı yılın Ağustos ayında bağımsız şirket Heavenly ile anlaşan grup ses getiren Motown Junk ve You Love Us single’ları ile ortamı sarsmaya başladı. Böylelikle Mayıs 1991’de Sony ile anlaştılar ve ilk albümlerini yayınladılar: Generation Terrorists. Albüm iyi bir grafik çizerek dünya çapında 250,000 sattı.

Başarılı bir dünya turnesi, Reading Festival’inde 40,000 kişinin önünde sahne almaları, Spastikler Cemiyeti ve NME’nin ortak hayır projesi için kaydedip piyasaya sürdükleri Suicide Is Painless ile ilk 10’a girmelerinden sonra Haziran 1993’te yeni albümleri Gold Against The Soul ile döndüler.

Grubu şok eden bir gelişme, iki yıldır sürdürdüğü kanser tedavisine yenik düşen menejerleri Philip Hall’un 7 Aralık 1993’te ölmesi oldu. Sonraki Mart’ta hayır amaçlı bir konser düzenlediler ve gelirini kanser araştırmalarına bağışladılar.

Mayıs 2004’te yeni albümlerinin habercisi Faster single olarak piyasadaydı, ama aynı dönemde basının ilgisi grubun müzikal adımları değil, Richey’in özel hayatıydı. Ağustos ayında bir psikiyatri kliniğine yatan Richey gruptan kopmayarak albüm tasarımları için çalıştı. 30 Ağustos’ta karanlık albümleri The Holy Bible piyasadaydı. Bunu takip eden iki single Revol ve She Is Suffering, daha çok Richey’in sağlık durumunu takip eden medyada pek fazla yankı bulmadı.

Richey’in takıma geri dönmesiyle beraber Therapy? ve Suede ile Avrupa’yı turladıktan sonra Aralık ayında Londra’da bir dizi konserle devam ettiler.

23 Ocak 1995’te, Richey bir Japon dergisine bilinen en son röportajını verdi. Dokuz gün sonra, Amerika’ya uçma hazırlıkları yaptığı otel odasından kayboldu ve bir daha ondan hiç haber alınamadı. Polisin, ailesinin ve arkadaşlarının ellerinden geleni yaptıkları bu olay halen sırrını koruyor.

Basının yoğun baskısı altında, Richey’in ailesi ile ve menejerleri ile uzun uzun görüşen James, Nicky ve Sean devam etme kararı aldılar ve hayranlarını üzmediler. 29 Eylül’de Stone Roses’ın alt grubu olarak sahne aldıkları Wembley’de göründüler. Sonraki aylarda ise yeni albümleri Everything Must Go’nun hazırlıkları içine girdiler.

15 Nisan 1996’da listelere ikinci sıradan giren ilk single’ları A Design For Life’ı çıkarttılar. 20 Mayıs’ta da en çok satan albüm listelerinde ikinci sıraya kadar yükselecek olan albümleri takip etti.

Everything Must Go iki kez platin plak kazandı, albümden çıkan diğer single’lar Everything Must Go, Kevin Carter ve Australia ise listelerde ilk 10 içinde yer aldılar. 1997 Şubat’ında Brit Awards ödüllerinde yılın en iyi grubu ve en iyi albümü ödüllerini aldılar.

Beşinci albümleri This Is My Truth Tell Me Yours çıkmadan hemen önce BBC televizyonunda bir belgeselleri yayınlandı. Belgeselde kameralar Blackwood, Güney Galler’e grup elemanlarının çocukluklarının izlerini sürmek için çevrildi. Kuruluş yıllarında yaşadıklarının müziklerine olan yansıması araştırıldı: 80’lerin ortasındaki madenci grevi, bölgenin politizasyonu, grevin bozulması ve bunun sonucunda yerel ekonominin çökmesi. 1998 yılının sonlarına doğru müzik dergilerinin okuyucu oylamalarında hep onlar vardı. Q Magazine onları “Zamanın en büyük müzik hareketi” olarak tanımladı.

1998’deki kapalı gişe turnenin ardından ’99 başlarında Manics, adını uluslararası kulvara yazdırarak Avustralya, Japonya ve Avrupa’da dolaştı. 1999 Brit Awards için kısa bir süre anavatanlarına döndüler ve buradan da bir double double yaparak This Is My Truth Tell Me Yours ile yılın en iyi grubu ve en iyi albümü ödüllerini alarak ardarda iki albümüyle bu iki ödülü kucaklayan ilk grup olarak tarihe geçtiler. Aynı yılın yazı ise Glastonbury, T In The Park ve V99 festivalleri ve üç yıldır gitmedikleri Amerika’da bir turne ile devam etti. Yıl sonunda ise Cardiff Millenium Stadium’da verdikleri unutulmaz konserle yeni binyılı karşıladılar.

Ocak 2000’de video klip ve promosyon olmaksızın çıkarttıkları The Masses Against The Classes single’ı ile bütün boy/girl band’leri geride bırakıp birinci sıraya çıktılar. Aynı yıl milenyum konserlerinin videosu Leaving 20th Century ismiyle piyasaya çıktı.

2001’deki geri dönüşleri altıncı albümleri Know Your Enemy ile oldu. Turneleri ise rock ‘n roll tarihinde yeni bir sayfa açacak bir konser ile başladı. Küba’da konser veren ilk batılı rock grubu olarak herkesin dikkatlerini çektiler. Konser olağandışı bir havada gerçekleşti, en önemlisi de Fidel Castro’nun bütün konseri izlemesi ve ertesi gün grup elemanlarıyla bir araya gelmesiydi. Bu konser 2001’in sonbaharında Louder Than War ismiyle DVD olarak piyasaya çıktı. Yıl sonunda Q Awards’da en iyi konser performansı ödülü aldıktan sonra yeni şarkılar kaydetmek için çalışmalara başladılar. Bu çalışmaların sonunda da 2002’de Forever Delayed albümleri ile döndüler.

2003’teki toplama albümleri Lipstick Traces’dan sonraki albümleri ise 2004 tarihli Lifeblood.

--------

‘The Holy Bible’ gibi bir albüme iki farklı yönden bakılabilir. Bu albüm ya umutsuzca nihilist bir perspektifle yapılmış olabilir, ya da berbat bir geçmişle başa çıkmasını bilerek daha iyi bir gelecek yapısı kurmak için ümit dolu bir itici kuvvetle ortaya çıkmış bir ilaç olabilir. Bu albümün ortaya çıkmasında hangisi daha baskındı size göre?

Nicky – Bu albümün kızgınlık, kontrolü tekrar ele geçirme ve insanlığın kendisiyle yüzleşmesini sağlamakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Müzikal ve şarkı sözleri açısından tamamen gerçekçi bir şey yapıyorduk. Kayıt aşaması grup olarak en iyi zamanlarımızdan birisiydi. Hiçbir zaman “çok mutlu” değilizdir, ama birbirimizle çok rahattık.

DVD’de buna değindiğin bir kısım var, albümü nasıl aralıksız yedi hafta çalışarak kaydettiğinizi anlatıyorsun.

Nicky – Evet, en iyi yanı da herkesin kendine ait bir alanı vardı. Sanırım Public Enemy’den öğrendiğimiz şey bu, herkesin bir işbölümü var. Herkesin meşgul olduğu birşeyler vardı. James saatlerce ayaktaydı, müzikal anlamda kendini zorluyordu sürekli, Richey daktilosuyla oradaydı, John çizimlerle meşguldü, ben de Sean’la ritm bölümünü oluşturuyordum ve sanırım ilk kez bu iş negatif birşeye dönüşmüştü, çünkü bana göre kızgınlık orada tamamen olumlu bir şekilde kullanılmıştı.

Diğer yandan, bundan sonraki işleriniz düşünüldüğünde, işin negatif boyutunu düşünmek çok kolay. ‘The Holy Bible’ ile ondan sonrakiler arasındaki benzerlikler en az farklılıkları kadar büyük. Ama insanların önemsedikleri bu farklılıklar. Negatiflik, kızgınlık, ve bunun etrafındaki bütün bu dram.

Nicky – Sanırım bu ilk kez bir sanat eseri ürettiğimizi düşündüğümüz zamandı. Düşünüyorum da, her bir parça, her bir çizim, albümdeki herşey, her bir bas notası, her bir gitar riffi, söylemek biraz caka satmak olacak ama, bundan önceki iki albümde dünya çapında satacak birşeyler üretmeye çalışıyorduk, ama bu albümde bir sanat eseri üretmeyi amaçladık.

Son zamanlarda bu röportaja hazırlanırken albümü çok sık dinledim. Bu albümde bazı yerler var ki bunların neşeli şarkılar gibi algılanması asla mümkün değil.

Nicky – Hayır.

Ama bazı şarkılar var, mesela ‘PCP’, sözler kızgınlık dolu, ama baskın bir davetkarlık da içeriyor…

NickPCP gibi bir şarkıda şöyle bir duygu vardır, eğlence değil, ama bir grubun çalmaktan keyif alması, hem müziğiyle hem de sözleriyle… Bu tür bir şarkıyı yazma fikri düzene olan karşıtlıktır, ve bizim kesinlikle çok keyif aldığımız birşey! (Gülüyor)

Her zaman için popüler müziğin, özellikle de rock ‘n’ roll’un bu tür ağır konu ve fikirler için uygun bir araç olmadığını düşünen bir grup olacaktır. Ama açıkça görülüyor ki siz bu kızgın politik tavrınızı müziğinizle taşımaktan çekinmediniz.

Nicky – Kesinlikle.

Peki sizce diğer grupların aksine politik yönünüzün ticari başarınıza engel teşkil etmemesi neye dayanıyor?

Nicky – Sanırım bu bizim için kolay oldu, çünkü bu tamamen neye ilgili olduğumuzla ilgili. Biz politik insanlarız, sadece politik bir grup değiliz. İçinde büyüdüğümüz çevrenin de bununla bağlantısı var. Ben siyaset üzerine okudum, ilgi duyduğum bir konuydu, bu açıdan şanslıyım. Richey de tarih okuduğu bölümde İkinci Dünya Savaşı’nın siyasi boyutlarını detaylı bir biçimde ele almıştı. Dördümüzün de etkilendiği kimseler, Clash ya da Public Enemy olsun, ilgi duyduğumuz herşeyin onlarla bir bağlantısı vardı. Feyz aldığımız insanlar hakkında ve onların, bizden daha iyi konuştuklarını göstermek için alıntılar yaptığımızda hep samimi olmuşuzdur. Bizim için bu çok doğal olmuştur. 11 Eylül sonrası Bush tutumunun en kötü yanı, birçok grubun politik şarkı yapmaya zorlanması ve politik görünmeleri, bence bunun dürüst bir yanı yok. Son 10 yılın yarısında nerelerdeydiler çok merak ediyorum. Bir sabun köpüğünün içinde yaşıyorlar ve akıllarının başlarına gelmesi için bir tür savaşa ihtiyaçları var. Manic Street Preachers’ın birşeylerin farkında olması için bir savaşa gerek olmadı hiç.

Bunu söylemen çok ilginç, çünkü bir anda insanın aklına türlü şeyler çağrıştırabiliyor. Mesela, Bruce Springsteen hakkında ne düşünüyorsun bilemiyorum ama, 11 Eylül’den sonra çıkardığı ilk albümden sonra insanlar onun ne kadar büyük bir müzisyen olduğunu konuşmaya başladı, çünkü en basitinden 11 Eylül’den bahsediyordu. O hiçbir zaman politikadan utanan bir müzisyen olmamıştır, ama bu albümü yaparken nasıldı bilemiyorum. 11 Eylül hakkında konuştuğu için pek de iyi bir albüm olmamasına rağmen onu mazur görmeliymişiz gibi…

Nicky – Hayır, mesela Travis de politik bir albüm yapmaya çalıştı, ama üç albümlük aşk şarkıları yazınca tuhaf oldu. Ama anlamadığım şey şu. Kore’den Granada’ya, Güney Amerika’nın tamamından Vietnam’a, Amerika’nın dış politikası hiç değişmedi. Irak ya da Afganistan’a özel hiçbir şey yok. Beğensen de beğenmesen de Amerika’nın dış politikası bu. Şeytanın doğası. Green Day bile politikleşmeye başladı, bana göre tamamen bir aldatmaca.

Albümleri hakkında çok iyi bir eleştiri yazmıştım, üstelik de böyle bir albümün onlardan en son beklediğim şey olduğunu da söylemeliyim.

Nicky – Hayır, aslında iyi bir albüm, beni yanlış anlama, kendimi bütün bu zaman etrafımdaki herşeyi ihmal etmişim gibi düşünemiyorum sadece. Bakış açılarını değiştirecek apaçık bir şeylere ihtiyaçları vardı belki de.

Clash ve Public Enemy’den bahsettin. Politikayı bunlar gibi kullanan başka örnek düşünemiyorum. Onlar politikayı kullanmadılar, zaten kendileri politiktiler. Politika yaşadılar ve soludular.

Nicky – Bizim de başarısız olduğumuz noktalar olduğunu biliyorum, bilirsin, ben vaaz vermiyorum. Politika hakkında ne kadar çok konuşursan o kadar hata yaparsın, çünkü politika devamlı değişime uğrar ve olaylar seni herşeyin merkezine koyar, bunun bizim için de geçerli olduğunu düşünüyorum. McCarthy isminde bir İngiliz indie grubu var, politik yönleriyle de bizim için büyük esin kaynağı olmuşlardır. I Am A Wallet en iyi albümleridir. Smithsvaridirler ama şarkı sözleri bizi çok etkilemiştir.

The Smiths her zaman iyidir. Politikayı kullanabilen gruplardan biriydiler, yaygın olmamakla beraber politika müziklerinde her zaman yer almıştır.

Nicky – Sizin de MC5’iniz, Phil Ochs’unuz vardı. Phil Ochs’u daha çok severdim ama bence sadece bir protest şarkıcıydı. Joy Division’ı çok severiz, ama o zamanlar geldiğimiz yeri beğenmiyorduk, başlangıçta bizim üzerimizde büyük etkileri oldu, çünkü ufak kasabandan kaçma fikri vardı, bütün bu büyük gruplar büyük şehirlere taşınıyordu.

Rock ‘n’ Roll’un kuralı bu!

Nicky – Evet, kesinlikle.

Neden toplumun belli kesimleri – Amerika, İngiltere, bildiğim tüm toplumlar için geçerli – ünlü insanların politik görüşlerini ortaya koymamaları gerektiğinde ısrar ederler?

Nicky – Biliyorum, çok tuhaf. Nedenini hiç anlayamamışımdır, kesinlikle de katılmam. Zaten tek yaptığımız da politikacılar hakkında sızlanıp durmak. Bizim ülkede bir tür eğlence kaynağı.

Amerika’da da öyle…

Nicky – Yaptığın herşeyde, bir alternatifin sunulmuş olması gerekli. Tek yapabileceğin şey fikrini ortaya koymak, birşeyleri çözeceğin fikrini ortaya koyacağını sanmıyorum. Sanırım orada cevaplardan çok soruları ortaya koymalısın. Eğer Sony’e bağlıysan, bilirsin büyük bir şirkete bağlısındır, fikirlerini açıklayamazsın. Clash’e saygı duyduğumuz noktalardan biri de ilk iş olarak CBS ile anlaşma yapmaları. Biz de onlarla çalışmak istemiştik. Sanatsal kontrol en önemli şey, plak şirketinden alabileceğinin en fazlasını alabiliyorsan gerisi gerçekten hiç önemli değil.

İngiltere için konuşamam ama, Amerika’da Bruce Springsteen ve R.E.M. gibi gruplar, bahsettiğimiz bu dönemde ortaya çıktılar, ama hayran kitlelerinin onlara sırt çevirmesi değildi olay, toplumun büyük bir yüzdesinin bu ünlü kişilerin fikirlerini topluma anlatmaya hakları olmadığını söylemeleriydi.

Nicky – Amerika seçimlerinde ortaya şu tablo çıkmaya başladı, Demokratlar asla kazanamazlar çünkü bu kutuplaşma var. Demokratların Batı ve Doğu kıyısı var ve tam ortalarında Cumhuriyetçiler duruyor. Cumhuriyetçiler muhafazakar sağ kesimi motive etmeye devam ettikçe Demokratların kazanabilmesi matematiksel olarak mümkün değil, bu da senaryonun korkucu boyutunu gösteriyor. Thatcher ve Muhafazakarlar cephesinde de bunun bir benzeri yaşanmıştı. İşçi Partisi çok fazla sola kaymıştı ve asla kazanamayacaklardı, kazanabilmeleri için merkeze doğru uzun bir yol katetmeleri gerektiği açıktı. Demokratların zaferini matematiksel olarak düşünmek gerçekten zor. Haritaya bak işte, tam ortada koskocaman bir kırmızı bölge var.

Ama şu İşçi Partisi’nin aşırı sola kayması hakkında söylediklerin, Demokrat Parti’nin başına da aynısı geldi… Reagan ve Bush 1 zamanında bir azınlık olarak memnunduk, hatta ta Carter zamanında, Nixon, Ford, Reagan ve Bush arasında bir 4 yıllık Carter süreci var.

Nicky – Carter bence oraya gelmiş en solcu başkan olarak göründü, çünkü sağ kanadın felsefesinin de içinde sıkışmıştı.

Ama Clinton da vardı, o merkezciydi. Liberal değildi, merkezciydi ve Demokratlar onu çok tuttu çünkü uzun bir süredir kuvvetten düşmüştük. Ama aynı zamanda ilerleme planları da sekiz yıl boyunca zayıf kaldı.

Nicky – Demokratların yolundan gitmem. Merkeze daha fazla yaklaşamazlar, ama geriye doğru sol kanada dönerlerse de oyları azalır. Bazı şeyler dramatik bir biçimde değişebilir, ama ilk seçim beni çok korkuttu. Ortada bir komplo teorisi yok, Amerika’nın orta kesiminin büyük bir çoğunluğu George Bush’un haklı olduğuna inanıyordu. Ekonomi kötü giderken, ordu dünyanın birçok yerine girmişken, insanların bu partiye oy vermelerini sağlayan gücün eşi benzeri yok.

Amerika’da izole olmak, toplumdan dışlanmış olmak çok korkutucu bir şeydir. Sol kanatta da yoğun bir tükenmişlik havası hakim, “yapabileceğimizin hepsini yaptık” gibi bir düşünce.

Nicky – Tamamen katılıyorum. Bir tarafta savaş gazisi başkan adayı ve karşısında askerlikten kaçmış bir başkan, ve bunu aleyhinde kullandılar. Buradan izlemesi çok şaşırtıcıydı, televizyondan an be an izledik, neredeyse zorunlu hissettik izlemek için.

Eminim oradan oturup izlemek içinde olmaktan çok daha iyidir.

Nicky – Evet, insanların Amerikan düşmanlığı ve bu tür şeylerle ilgili bir sürü fikirleri var. Turnelerde seyahat ettikçe tanıştığım insanların büyük çoğunluğu aklı başında, düşüncelerini tartışan insanlar. Ama bir grup insan var ki onların dışında olduğunu hissediyorsun, bir de farklı bir ülkeden geldiğini düşün, onların çok daha fazla dışında kaldığını görürdün.

Bütün ciddiyetimle söylüyorum, karımla Kanada’ya taşınmamamızın tek nedeni o altı aylık karantina devresi boyunca köpeklerimizi bakım çiftliğine bırakmak istemememiz.

Nicky – Köpek dostlarına hep güvenirim.

Bunu duymak çok güzel. Bunu söylemen garip çünkü ben aslında bir kedi insanıyım, ama bir köpek insanıyla evlendim.

Nicky – Bir kedi insanına güvenmem.

Bunu söylememeliydim! (Gülüşmeler) Politikadan konuştuğumuz için sormayacaktım ama bunu İngiltere’den bir başkasına soramamıştım, şu tilki avı tartışması… Bu gerçekten bir tartışma mı yoksa İşçi Partisi’nin Lordlar Kamarası’na girmek için bir hareketi mi?

Nicky – İşçi Partisi 1997’de yönetime geldiğindeki icraat planının maddelerinden biriydi. Planda yer vererek yapmak zorunda oldukları şeylerden birisi. Küçükken Avam Kamarası’na gitmiştim, 12 yaşlarındaydım. Neil Kinnock o zaman İşçi Partisi lideriydi. O zamanlar bile ben ve annem hayvan hakları konusunda ciddiydik, ben de o zaman Neil Kinnock’a tilki avını yasaklayıp yasaklamayacaklarını sormuştum, o yaşımda bunu yapabiliyordum. Ama şimdi anlamını yitirdi, bir tür sınıf kavgasına dönüştü.

İnsanlar tilki avının yasaklanması için oy kullandı. Bizde ülke bu tür şeylerde yönetilir. Tilki avcıları, madencilerin grevini umursamaz, onlar hayatlarında hiç grev yapmamışlardır zaten. Bu ülkedeki en sağ kanatta onlar var, bu yüzden dürüst olmak gerekirse onlara hiç sempati duymuyorum. Bu ülkedeki her büyük greve karşı olmuşlardır, avlanmaya haklarının olduğu ise gerçekten çok fazla.

İkiyüzlülük sapasağlam ayakta…

Nicky – Hem de her yerde…

Amerika’daki dinleyici kitleniz ve hayranlarınız hakkında neler düşünüyorsun?

James – Dinleyici kitlemiz genellikle İngiltere’ye bağlı insanlar, herşeyi kafalarında tartan tipler. Oysa İngiltere’de dinleyicimiz ikiye ayrılır, aslında yarı yarıya da değil tam olarak, küçük bir azınlık şarkıyı sözlerine kafayı takmıştır, gerisini pek düşünmezler. Amerika’daki dinleyicimiz çok az, ama kesinlikle şu an için kemik kitlemiz. Herşeyi tartıyorlar ve şarkıların içinde gizli birşeyler var mı diye arayıp duruyorlar.

Ama uzun bir süredir piyasadasınız. Sence sözlerinizde anlattıklarınızın Amerika’da anlaşılamaması gibi bir sorun olabilir mi?

James – Şu ana kadar böyle bir sorun yaşamadık. Konserlerden sonra tanıştığım, tanışacağım tipler genellikle beklemeyi göze almış insanlar oluyor, onlarla bu fikirleri konuşmakta bir sorun yaşamıyorum, çünkü eğer bizi beklemek için zaman ayırıyorlarsa bunları tartışıp anlamaları için de zamanları var demektir. Ama genel boyutta ele alırsan, o sembolizm bizde yok. Mesela Rage Against The Machine’in şarkı sözlerine bakarsan, “Fuck you, i won’t do what you tell me.” gibi sözler var, burada sembolik bir isyan söz konusu. Öte yandan If You Tolerate This gibi bir şarkı çok daha fazla tarihe dayalı bir şarkı, Avrupa tarihi ile ilgili. Bu sebeple Amerika’da şarkıların bazıları mutlaka yanlış anlaşılacaktır, ama konserlerde insanlar şarkıları aynı İngiltere’dekiler gibi algılıyorlar.

İspanyol iç savaşından esinlendiğiniz ‘If You Tolerate This’ ile ilgili; şimdiki zaman ile, bu jenerasyon ile ilgili, sizi umut dolu birşeyler yazmaya itecek bir takım hareketler görüyor musunuz?

James – Hayır, pek değil. Aslında dikkat edilmesi gereken birşey varsa o da Güney Amerika politikasıdır. Ama benim dünya çapındaki politikalar hakkında pek de fazla bilgim yok. Günümüzde herşey politikayla içiçe artık, İspanyol iç savaşı ise romantik bir savaştı. O zamanki mücadele açık idealler üzerineydi, oysa şimdikilere baktığınızda herşey şüpheli. Bölünmelerin içinde bile bölünmeler, kopmalar var. INLA, RUC ve IRA’yı ele al, üç tane örgüt var ortada, kimisi yasal kabul ediliyor, kimisi de yasadışı. Bu tip şeyler ile ilgili şarkıların yazıldığına pek şahit olamazsın, çünkü bütün bunlar çok karmaşıklaşmış olaylar. İspanyol iç savaşı bunun tam tersiydi, çünkü o basitçe iyinin kötüyle olan mücadelesinden ibaretti. İşte bu yüzden günümüzde bu tür şarkılar pek çıkmıyor, herşey politikaya bulanmış durumda. Arada çok büyük bir fark var.

Yeni albümünüzün şarkı sözlerini yazarken sizi etkileyen olgular neler?

James – Şu anda hiçbir fikrimiz yok, çünkü şarkı yazmaya başlamadık. Buna başlamaktan da korkuyoruz, çünkü eğer başlarsak sonuçta elimizde çok kişisel şeyler olacak. Gerçekten çok kişisel ve çocukça şeyler çıkar. Bana göre eğer oturup geniş anlamda etrafta gördüklerini yansıtabileceğin şeyler üretmek istiyorsan, turne vs. zamanı içinde bulunduğun o yapay sabun köpüğünün içinden kendini çıkarman gerekir. Biz de yoldayken pek fazla şey yazmamaya çalışıyoruz, çünkü saçmalıktan başka hiçbir şeyi yansıtmayacak, gerçekten…

Birkaç hafta önceki bir röportajda, Nicky Amerikan seyircisinin MSP’yi olduğunuz gibi görmelerini umduğunu söyledi. Amerikan seyircisinin görmesini umduğunuz şey nedir?

James – Nick’in temelde anlatmaya çalıştığı şey, İngiltere ve Avrupa’da, bizimle beraber her yere gelen, bizden ayrılmayan bir yükümüz var. İşte şu Richey olayı… bu bizim geçmişimizin bir parçası, ama geçmişimizin gurur duyduğumuz bir parçası. Ama bunun yakın geçmişimizmiş gibi algılanması – duygusal anlamda kesinlikle kabul edilemez birşey – bizi tüketiyor. Dünyanın hiç olmazsa bir yerinde bundan kendimizi sıyırmış olmak çok iyi olurdu. Zaten her zaman etrafında olan geçmişinin senle yüzleşmemesini görmek güzel, çünkü bu, içinden nasıl kurtulacağını, ondan nasıl bir anlam çıkartacağını bilmediğin birşey. Nicky’nin demek istediği, ortada üç birey olarak görünmek daha olumlu, insanların hakkında hiçbir şey bilmedikleri birşeyin anısının gölgesinde kalmak değil.

Sence başarınızın sırrı kendinizi bu şekilde ortaya koymak mı?

James – İngiltere’de bu oluşmaya başlıyor, kesinlikle… Buradaysa, senin o küçük azınlık olarak tanımladığın…

Ama hepsinin geçmişle ilgili bilgileri var.

James – (Gülüyor) Kesinlikle. Zaten bize görünenler ve seslerini duyuranlar geçmişi bilen insanlar. Yine de bu durumun içinde sayılırız.

Her biriniz bireysel olarak insanların sizi Manic Street Preachers olarak gördükleri kimlikten nasıl ayrılıyorsunuz?

James – Basında son 10 yıldır yer alıyoruz, sanırım bir şekilde karikatürleşmiş bulunuyoruz. Hep dürüst olmuşuzdur, neredeyse biz neysek o şekilde yansıtılmıştır medyada. Ama yine de gerçekle kağıt üzerindeki halimizi ayırmak çok kolaydır.

Belirgin bir şekilde ortada dönen bir sürü saçmalık var; ama genelde herkes Sean’ın terapi müptelası bir yalnız olduğunu, Nick’in ev kuşu olduğunu, evli olmaktan çok memnun olduğunu, çok sağlıklı bir ev hayatının olduğunu, benim de viski düşkünü, klişe bir şarkıcı olduğumu bilir. Sanırım herkes basın yoluyla kişiliklerimizin temel unsurlarını öğrenmiş bulunuyor, çünkü çok uzun süredir ortalıktayız.

Yeni çıkacak olan single’ınız ‘Masses Against The Classes’dan bahseder misin? Yeni albümünüzde görülecek değişiklikleri yansıtıyor mu?

James – Hayır, dürüst olmak gerekirse, referans almak için çok ilgisiz bir şarkı. Herhangi bir albümümüzde olabilecek bir şarkı değil çünkü. Clash’i bilirsin, favori grubumuz, İngiltere’de albümlerine koymadıkları bir yığın single çıkartmışlardır, White Man In Hammersmith Palais, Complete Control ve Clash City Rockers gibi. Bazen kendinden sonra gelen şarkıları etkilemeyecek, herhangi bir albümün tanıtımını yapmayan işlerle uğraşmak eğlenceli olur. Bunu hayranların için yapmazsın, kendin için yaparsın ve bundan keyif alırsın. Bu biraz çizgi dışı bir şarkı, gelecekte yapacaklarımızı yansıtmayan birşey.

Yeni albümle tipik Manics hayranı profilinin değiştiğini gördünüz mü?

James – Kişi olarak değil de, kitle olarak bir değişim var. Artık Avrupa’da bizi izlemeye gelen bir sürü insan var. Bazı şarkı sözleri hakkında muğlak fikirleri var, A Design For Life gibi bir şarkı onlara hitap edebiliyor, şarkının ne hakkında olduğunu biliyorlar, If You Tolerate This için de geçerli.

Ama geri planda kalmış eski işlerimiz…herhalde onları es geçeceklerdir. Bizi canlı izlemeye gelmek, bir bira içip sosisli sandviç yemek ve açıkça ifade edemedikleri fikirleri biraz daha fiziksel olarak dışavurabilmek istiyorlar. Buna katılıyorum, kendimi fiziksel olarak ifade etmek düşüncelerimi konuşarak ifade etmekten daha kolay. Son zamanlarda bu tür bir izleyici kitlesine sahibiz. İnsanlar ilgisiz bir izleyicimiz olduğunu söylüyor, ama bu o kadar basit değil.

Kesinlikle, çünkü müziğiniz ve şarkı sözleriniz stereotip bir izleyici kitlesine hitap etmiyor. Limp Bizkit ya da Kid Rock değilsiniz.

James – Evet, bu çok farklı, onların yaptıkları spor-rock, ya da spor-metal. (Gülüyor) Bizim konserlerimize tipik tanımının daha dışındaki insanlar geliyor, Nicky’i sahnede makyajlı haliyle kıyafet giyerken izliyorlar. Ama bununla ilgili bir sorunları olduğunu sanmıyorum. Yine de izleyicinin içinde küçük bir azınlık var ki bunlar şarkılardaki her bir kelimenin anlamını irdeleyen, kendimizi ve fikirlerimizi nasıl ifade ettiğimizi sorgulayan insanlar.

İlk zamanlarınızda kendinize örnek aldığınız bir başarı modeli var mıydı? Sonradan onu yakaladığınızı düşündünüz mü?

James – Örnek aldığımız grup Clash olmuştur. Ondan önce Sex Pistols’tı, ama sonradan onların yakınına bile yaklaşamayacağımızı anladık. Greil Marcus (tarih içindeki punk hareketinin anlatıldığı Lipstick Traces – A Secret History Of The 20th Century kitabının yazarı) onları bir fenomen olarak nitelendirmişti, ve gerçekten de öyleydiler. Onlardan sonra örnek aldıklarımız ise Clash’tir.

İngiltere’de sanırım bunu başardık, biraz gururla da söylüyorum, Britanya’da geldikleri noktaları yakaladık. Ama Clash’i Clash yapan şey, uluslararası politikayı benimseyerek onu genele taşıyabilme yetenekleriydi. Şarkılarında söylediklerini gittikleri yerlere göre uyarlayabiliyorlardı. Bunu yapabilen belki bir tek Public Enemy olmuştur, başka bir grup olduğunu sanmıyorum.

Uluslararası boyutta yapabildiklerine yaklaşmak çok zor. Sanırım kendi ülkemizde bunu başardık. Ama uluslararası boyutta Clash, dil engelini aşıp diğer ülkelerle de bağ kurabilen Public Enemy dışında rakipsiz. Bu büyük bir başarı.

Tiyatro için müzik yaptığını biliyorum. (Nicky Wire’ın kardeşi, Patrick Jones, ‘Unprotected Sex’ isimli oyunu için James’in müziklerini kullandı) Film müzikleri yapmayı hiç düşündün mü?

James – Evet. Grup içinde olmak fikrinin dışında pek fazla şey düşünmüyorum, gruptaki tek amacım bir-numara single yapmak, bir-numara albüm yapmak ve bunu hep tekrarlamak. (Gülüşmeler) Ama bir de aklımda hep Oscar’a aday gösterilmiş bir film müziği hazırlamak olmuştur. Kazanmak değil ama, sadece aday gösterilmek. (Gülüşmeler)

Müzik yazmak konusunda etkilendiğin isimler kimler? Grup için müzik yaptığın zaman etkilendiklerinden farklı kişiler mi?

James – Erken dönemlerde, tuhaf da olsa, Stewart Copeland vardı. Rumblefish için yaptığı soundtrack albümü olağanüstüydü. Bir de herkesin sevdiği Ennio Morricone var. Ama sadece bu ikisi. Eğer Morricone veya Rumblefish soundtrack gibi işler yapabileceksem bununla çok mutlu olurdum.

Dinleyici kitlenizdeki insanları ve söylediklerinizden nasıl etkilendiklerini düşünüyor musun?

James – Evet, düşünüyorum. Performansının en öndekiler için büyük bir anlam taşıdığını görürsün. Sahnedeki performansımız, o anki ruh halimize göre, en öndekilerin, özellikle de bir sürü kızın kafalarını bulandırabiliyor. Bu yüzden kimi zaman şarkıları daha yumuşak çalmamız gerekebilir. Arkadakiler ise… onlar hakkında pek endişelenmeye gerek yok. Ama en öndekiler, ortada fiziksel bir bağ var, insanların gözlerinde bunu okuyabilirsin ve bunun sorumluluğu seni endişelendirir. The Holy Bible’dan şarkılar çalarken, mesela Yes ve Faster, bu şarkıların içinde kimi zaman söylerken o kadar da vurgulamasaydım diye düşündüğüm satırlar var.

Bir de A Design For Life gibi bir şarkı var, “We don’t talk about love, we only want to get drunk.” diye sözleri var. Arka sıralarda hoplayan, zıplayan insanları gördükçe “Herhalde bunu içmekle ilgili bir şarkı sanıyorlar.” diye düşünüyorsun.

Eğer yarın uyandığında Manic Street Preachers dünyanın en büyük grubu olsa ne düşünürdün?

James – Oldukça iyi hissederdim, Amerika’da pek fazla albüm satışımız yok, herhalde bunun yanlış olduğunu düşünürdüm. Ama burada da albüm satsak bununla mutlu olurdum.

Sanırım biz çok gerçekçiyiz, eğer Amerika gibi en büyük bir ülkede albümlerimiz satılmıyorken en iyi olarak tanımlanacaksak bunun içinde bir yanlışlık olduğunu bilirdik.

O zaman Amerika hala aşılması gereken en büyük engel gibi duruyor.

James – Sadece böyle bir soru sorduğunda. Bu kendimizi odakladığımız bir şey değil, çünkü bu tür bir şeye konsantre olursan bu seni yok eder, çünkü ona odaklanırsın ve onun için şarkılar yazmaya başlarsın.

Siz bunu yapmıyorsunuz zaten.

James – Kesinlikle. Geçmişte bir sürü grup bu yüzden yok olmuştur. Bu kadar çok grubun yok olmasının ardındaki sebep de bu cazibesinin bir sürü müzisyeni tuzağa düşürmesidir herhalde.

Beraber çalışmayı düşündüğünüz ya da şimdi istediğiniz müzisyen ya da grup var mı?

James – Başladığımız yıllarda, Public Enemy zirvedeyken onlarla beraber çalmak en büyük hayalimizdi, çünkü birkaç yeniyetme Galli gencin New Jersey’li baba müzisyenlerle beraber çalması çok tuhaf olurdu. (Gülüyor) Ama ondan sonra bu tür bir şeyi pek düşünmedik. Sanırım Nick, Courtney Love’ın bir şarkıda vokal yapmasını çok istiyor.

Ya sen ne düşünüyorsun?

James – Bence de iyi olur, sesini beğenirim. Ama kayıt ederlerken yanlarında olur muyum bilemiyorum. Nick onun sesinin şarkılarımızdan birinde olmasını çok istiyor. Gerçi bizim varlığımızdan haberdar mıdır onu da bilemiyorum…

Ama Glastonbury’de beraber çıktınız.

James – Evet ama farklı bir atmosferde uçuyor. Onunla Avustralya’da Big Day Out’ta beraberdik. Onu sahnesinde izlemek için uzun bir yol yürümek gerekiyordu, sahnede izlerken de gerçekten havalandığını hissediyordun. Oldukça etkileyiciydi.

Evet, hatun papa gibi resmen.

James – (Gülüyor) Evet, hatta daha bile iyi!

Pazar, Mart 19, 2006

Bloc Party


“Oasis gibi gruplara tepki olarak kurulduk biz”

Kele Okereke, Gordon Moakes, Russel Lissack ve Matt Tong için geçtiğimiz sene halkla ilişkiler açısından dur durak bilmeden geçti. NME ve The Fader’ın kapak sayfalarından Liam Gallagher’ın çamurdan hit listesine, grup elemanları bitmek tükenmek bilmeyen basın, hayran ilgisi ve Gang Of Four kıyaslamalarıyla haşır neşir oldu.

İlk başladığınızda ortak bir müzik zevkiniz var mıydı?

Matt Tong – Sadece gitar müziği. Gruba katıldığımda yeni takılmaya başlamışlardı, ama Kele’yi bir yıldır tanıyordum.
Kele Okereke – Evet. Ortak arkadaşlarımız vardı. Hepimiz britpop çağında büyüdük.
Matt Tong – Ama sanırım bir yönüyle bundan sıyrılmak istiyorduk.
Kele Okereke – Bizim britpop çalmamız ile ilgili değildi ama. Genç ve kolay etkilenebiliyorken ortalıktaki popüler şeyleri duymazlıktan gelemezsin.

Bir grup olarak nasıl oluştunuz? Müzik dinlemek şimdilerde daha mı zor?

Matt Tong – Ben daha sabırlı olmayı öğrendim.
Kele Okereke – Diğer rock gruplarını dinlemek bana zor geliyor. Uzun süredir de böyleydi, şimdilerde yeni çıkanların hemen hiç birini dinlemiyorum.

Bunun için geçmiştekilere mi bakıyorsunuz?

Kele Okereke – Hayır. Bence şu anda da iyi müzikler bulmak mümkün.

Peter Hook ile yaptığınız röportajı okudum. Grup dinamiklerine değinmiş. New Order da birbirine o kadar yakındı ki en sonunda birbirlerinden nefret etmeye başlamışlardı.

Kele Okereke – Peter iyi bir noktaya değindi. Bu adamlar eninde sonunda birbirlerine rahatsızlık vereceklerinin farkındalardı ama bunun müziklerinin önüne geçmesine engel oldular. Bizimkilerle bazen iyi geçinirim, bazen de onlardan nefret ederim. Yakınlık buna yol açıyor. Kimse arkadaş olmak için grup kurmaz ki, sadece müzik için yaparlar. Biz de gruba bu yönüyle baktıkça sorun yaşamayacağız. Zaten bu grubun ömrü de birkaç yıl.

Bütün bu stres sizce neden kaynaklanıyor?

Kele Okereke – Bir süre sonra kendi fikirlerinizin diğerlerininkine göre daha geçerli olduğunu düşünmeye başlıyorsun. İyi müzik yapmak ile ilgili alçakgönüllülük göstermek zordur, müziğin bir kurtarıcısı olduğunu zannetmeye başlarsın. Gruplar bu yüzden birbirlerini çekemez. Diğer insanlarla karşılaşmazsın. Müzik kişisel olmaya başlar. Grupta aynı fikirleri paylaşmıyoruz, ama bana güveniyorlar.

Nasıl mütevazı kalabiliyorsunuz?

Kele Okereke – Ben bunu pek ciddiye almıyorum. İlk albümümüz beş para da etmese ben bunun yanında olurum. Bizim sanatı tekrar tanımlamamız lazım. Dergilerde bahsedilen moda şeylere dayanan bir şey değil bu. İnsanlara gerçek bir düzeyde ulaşmak istersin ve seni anlayan bir hayran kitlesinin oluşmasını beklersin. Ama insanların bizden neler aldığını asla bilemeyeceğim.

Bir ara Liam Gallagher ile takıştınız. NME’de arkanızdan atıp tutmuştu ama şimdi işbirliği çağrısı yapıyor. İlgileniyor musunuz?

Kele Okereke – Hayır. En son çalışacağımız adamlardan birisi. Oasis gibi gruplara tepki olarak kurulduk biz. Yapmak istediklerimden ne kadar farklı olduklarını düşündüğümü hatırlıyorum. Oasis bize neyi yapmak istemediğimizi göstermesi açısından iyi bir örnek olmuştur. Oasis doğru cevabı bulduğunu sanıp makbul albümler yapıyor. Ama bu sadece Beatles ya da Sex Pistols’ta olan bir şey değil. İlginç müzikler yapan daha bir sürü grup var.

Eleştirmenlerin ve hayranların Silent Alarm’la ilgili ortak hataları neler?

Matt Tong – Konuştuğum birçok insan konuyu şu Gang Of Four meselesine getirdi. Sanırım bunu yaptığımız işlerden çıkarmışlar.
Kele Okereke – İnsanların yazdıklarının çoğu yanlış, şarkı sözlerimiz gibi.

Ama web sitenizde var.

Kele Okereke – Evet, ama yine de yanlışlar. Sanırım Gordon şarkıları dinledi ve bana ne olduklarını sormadı. Sözlerin müzik ile beraber okunmasını istiyorum. İnsanların bazı şarkılara onlarla hiç alakası olmayan anlamları yüklemesi çok yanlış. Helicopter’in Başkan Bush ile ilgili olması çok yaygın bir yanlış anlama. Hor görmek gibi. İlk farkettiğim batılı gençlik bencilliği oldu. Batıda kendini evrenin merkezindeymişsin gibi inanman konusunda devamlı yönlendiriliyorsun. Sanki gençken inanacak hiçbir şey yokmuş gibi. Albümün bütün teması gençlerle ilgilenmek üzerine. Gençlik her zaman aymazdır. Gençken inanacak bir şeyin yoktur. Dini kabul edemeyiz, din daha çok insanları kısıtlamak ve zenginliklerle ilgili bir şey. Vatanseverlik ise Britanya’da bir şaka gibi.

Belli ki daha belirgin farkları olan bir şey yapmaya çalışıyorsunuz, ama Bloc Party isminden pişman mısınız?

Kele Okereke – Evet. Keşke o ismi koymasaydık. Tamamen muğlak bir şeydi.
Matt Tong – Bu sadece bir grup ismi. Tek anlamı o.

İnsanlar size kafalarında belirli bir politik çizgi ile yaklaşıyorlar, ama bu sizin yapmaya çalıştığınız bir şey değil.

Kele Okereke – Haklısın. Her tartışma ortamında bununla ilgili bir bağlantı kurmaya kalkarsan da bu çok yorucu oluyor.

Çıkışınız ile ilgili zamanlamanın yanlış olduğunu düşünüyor musunuz? Irak’taki savaş ve Bush ile Blair’in seçimleri. Eğer albümünüz beş yıl önce çıksaydı, insanlar yine sizi politik olarak görmezler miydi?

Kele Okereke – Pek değil.

ABD yanlıları politika yapmakla suçlandılar.

Kele Okereke – Evet bu hiç samimi değil, değil mi?

Şarkı sözleriniz inandıklarınızla bağlantılı mı?


Kele Okereke – Her bir şarkı bir inanç ya da dışavurumla ilgili. Albümdeki birçok şarkı yaşadıklarım ile ilgili. Bu yönüyle yazdığım birçok şarkı otobiyografik oluyor.

Dinleyicilerin şarkılarından seni ne kadar tanıyabilir? Hissettiklerini anlamanın en iyi yolu bu mu?

Kele Okereke – Sanırım. Sözlere döktüğün zaman benim için birçok anlam taşıyor. Bence hakkımda bilinmeye değer herşey o sözlerin içinde. Herkes geçmişini araştırmaya bayılır. Ünlü olmaktan ve hakkımdaki herşeyin açığa çıkmasından korkuyorum. Çıkacağım yerin bir dergi kapağı olmadığını bilmem önemli. Sadece müzik yapmak için buradayım. Hepsi bu.

Usher’ın büyük bir hayranıymışsın.

Kele Okereke – Sadece turnedeyken dinlediğimiz bir şarkısı.

Hangisi?

Kele Okereke – “Caught Up”. İçindeki boşluklar ve vokal riffleri harika.

Şimdilerde indie-rock ile eski hip-hop arasında sıkça ortak çalışmalar yapılıyor. Jack White Missy ile çalışmıştı, şimdi de Kanye ile Franz Ferdinand. Bana daha önce hip-hop’un müzikal olarak eğlenceli olduğunu ama indie-rock’ın olmadığını söylemiştin.

Kele Okereke – Yani prodüksiyon ve kaynak anlamında. Yoksa şarkı sözleri olarak kastetmedim.
Matt Tong – Bir bakıma bazı işler zamanın ötesindedir. Ama 15 sene kadar geridekiler değil, onlar yine kulağa eski geliyor.
Kele Okereke – Ta 15 yaşımdan beri şu R&B müziklerini download eder dururum ve çok da keyif alırım. Ama “zamanın ötesinde” fikrinin geçerli olduğunu sanmıyorum.

Peki, demiştin ki Bloc Party’nin müzikte kopya işine karşı duruyordu. Ama hip-hop’ta komple sample’lar alınıp kullanılır.

Kele Okereke – Kesinlikle, bütün sample’lar, bütün şarkılar. Bu post-modern anlayış bence çok heyecan verici. Kesinlikle bu ana ait. Rock müzikle ilgili sorunum ise bu müzikte nesil kavramının olmaması. Büyüme çağındayken sana kendini en samimi şekilde ifade etme yolun olarak rock müzik gösterilir. Canlı kayıtlar, vokal, canlı davullar falan işte. En iyi iletişim yolunun bu olduğuna inandırırlar. Modern rock’ın çoğu 20 yıl önceki müziğe bağlı.

Çocuklar oyun oynayacakları yerde müzik yapmak isterler ve bir “rock grubu” kurarlar. İlgilerini bir imge ya da müzikal bir kaynağa yönlendirirler.

Kele Okereke – Bloc Party olarak şu anda etrafta bir sürü heyecan verici şeylerin yapıldığını serbestçe kaul edebiliyoruz. Bana çok şeyi ifade eden bir yığın müzik var, ve bence bunun yaptıklarmız içinde bir şekilde katkısı da var. Bir blues albümünü ‘işte böyle yapılır’ diye düşünerek dinlemek değil bu. Gruplar işin iyice detayına indiğinde bu hoşuma gitmiyor. White Stripes’ı pek beğenmem. Jack White bence çok iyi bir müzisyen, ama bir rock makinesi gibi bir sounda bağlı kalmaya çalışıyorlar. Söylemek istediğim şu, Bloc Party bir post-modern grup. Etrafta eski klasik rock’a bağlı yoğun bir nostalji ya da fetişist bir hava var. Bu müziğin en büyük düşmanı bana göre. Devamlı olarak ileriye dönük olmalı.

Bu yüzden mi diğer gruplara şarkılarınızı remixletiyorsunuz?

Kele Okereke – Bize göre diğer gruplarla beraber çalışıp remixleri çıkarınca bizim dans müziğini de önemsediğimizi ve bu insanların bizim müziklerimizden de bir şeyler alabileceğini gösterebiliyoruz. Nasıl tüketileceğimiz konusunda itinalı davranmıyoruz. Remixler bana oldukça eğlenceli geliyor. Elektronik müziğin hep hayranı olmuşumdur, hatta yeni albüm için de bir şeyler düşünüyorum.

O zaman “Like Eating Stuff”taki gibi klavyeleri daha çok göreceğiz?

Kele Okereke – Evet, bazı şarkılarımız. Nasıl kaydedeceğimizi ve sunacağımızı düşünüyorum. Elektronik davulları, synthesizer’ları dinliyorum. Yeni işlerin biraz da bunları yansıtmasını istiyorum. Bazı şarkılar hafif ama bazıları da çok sert. Şimdilik elimizde 20 şarkı var.

Stüdyodaki elektronik enstrümanları sahneye taşımayı düşünüyor musunuz?

Kele Okereke – Hayır canlı olarak drum machine kullanma taraftarı değilim.
Matt Tong – Neden kanka?
Kele Okereke – Automato’yu izlemeye benziyor çünkü. Tarzını bir drum machine’e kopyalatırsan yapabileklerinin sınırı genişler, bu da bir bakıma çok heyecan verici bence.
Matt Tong – O zaman albümlerde neden farklı?
Kele Okereke – Çünkü kayıt deneyimi ile canlı deneyim birbirinden tamamen farklıdır. Bir albüm yaparken insanları sesin içinde boğamazsın. Ama sahnedeyken insanları ta içlerinden kavramak istersin. Tamamen farklı şeyler.
Matt Tong – Basement Jaxx’i canlı izledin mi? Canlı davulcuları var mı?
Kele Okereke – Hayır…
Matt Tong – Buna ne dersin peki?
Kele Okereke – Bence canlı olarak da çok iyiler çünkü kendimi harika hissettim. Benim için bir dönüm noktası oldu çünkü bu gittiğim ilk dans konseriydi. Dört yıl önce kız kardeşimle izlemiştim, seyirci çılgın gibiydi. Herkes dans ediyordu, harika bir atmosferdi.
Matt Tong – Sence bir rave ile canlı konser arasındaki çizgi tam olarak nerede?
Kele Okereke – Bilmiyorum, ama gördüm!! Londra’da daha yeni izledim. Gerçek dans müziği yapıyorlar. Gerçek house albümleri yapıyorlar. Yani sadece dans edeceğin single’lar değil. Kesinlikle farklı bir enerji. Gerçekten bilemiyorum. Gitarının soundunu bir synthesizer gibi ya da davulunun soundunu bir drum machine gibi kullanmak üzerine söyleyecek çok şey var. Daha da yapacak çok şey var. Eğer müziğimize yeni bir enstrüman katacaksak bu klavye olmayacak, keman ya da ona benzer bir şey olabilir. İkinci albümümüzden sonra yeni enstrümanlar çalmayı öğreneceğim. Biraz bu ortamdan uzaklaşıp müziğe farklı bir açıdan yaklaşmak…

Mesela biraz pop müzik yapmak gibi mi?

Kele Okereke – Pop kelimesi bile pop ile neyi kastettiğine göre değişiyor. Bana göre pop müzikte bir akım var. Bu hani sana aşık olan hatun ile de ilgili olabilir. Ama bu bile modern ilişkileri yansıtır. Kesinlikle bağlantısız değil. Ben şu alçak sanat / yüksek sanat ayrımını hiç anlayamadım. Pop kültüründe kesin bir akım var bana göre. Herkes gibi biz de şu boktan dergileri okuyoruz. Hep sadece en iyi olan bir tane şeyi dinlemeyi hiç doğru bulmam. Bu sanat ayrımı bana nasıl düşünmem gerektiğini söyleyen bu yapılaşmadan çıkıyor. Mesela bana göre Paris Hilton bizim jenerasyonun Marilyn Monroe’su. Bugünün gençliğinin imgesi. Paris’in insanlara göre değişen bir gerçek cazibesi var. Bana göre iğrenç hatunun teki, ama şöhreti sayesinde insanlara kolayca ulaşabiliyor.

Albümünüz politik bir albüm, kültürel politikanın düzeyinde geziniyor. İnsanlara kime oy vereceklerini söylemiyorsunuz, ama size göre nasıl yaşamaları gerektiğini anlatıyorsunuz.

Kele Okereke – Bence haklısın. Mesela “Price Of Gas”. İnsanların hayatlarına bir bakış atıyorum. Bana göre insanlara “Bush’a oy vermeyin” demekten öte bir şey olmalı. İnsanlara kendi sonuçlarına ulaşabilecekleri bir alan yaratmak.

Cumartesi, Mart 18, 2006

Oasis


Oasis – Don’t Believe The Truth

Donuk, sessiz ve naif insanlar olarak İngilizler kendi gruplarının ne kadar da üstüne düşüyorlar, değil mi? Beatles dünyayı fethettikten sonra, artık ne zaman nispeten iyi bir İngiliz grup piyasada belirecek olsa, o eski günleri yakalama umudu içerisinde bir havaya giriyorlar. Haftalık müzik dergilerinin manşetleri New York Post’un güncel haber manşetleriyle yarışıyor neredeyse. “Suyun ve tanrının keşfedilmiş olduğu hiçbir gezegende Kaiser Chiefs’ten daha önemli bir şey olamaz.” türünden bir başlık buna örnek. Ufacık adaları yine dünyanın hayranlık merkezi olmaya aday…

Ben Amerikalıyım. Oasis’i gerçekten beğeniyorum. Ama belli bir dönem – açıkça belirtmek gerekirse Be Here Now ile Heathen Chemistry arası – benim gibi bir insan McCarthyizm’i çağrıştıran birşeylerden duyduğu korkuyu gizlemek zorundaydı. Amerika’da Oasis’i sevmeye izin yoktu ve bu çok ciddiye alınan bir konuydu. Ben de her yetişkin gibi onları sevmiyor gibi göründüm. “Yasak zevkler” kategorisine konulmuşlardı. Oasis dinlerken kulaklık takıyordum, tanıdıklara yakalanmamak için yeni bir Oasis albümünü almaya üç semt ötedeki alışveriş merkezine gidiyordum. Bundan utanç duyuyorum.

Heathen Chemistry’nin üzerinden belli bir zaman geçti, ve artık Don’t Believe The Truth piyasada. What’s The Story’nin bütün ihtişamını yansıtmasa da bu yılın en beğenilen rock albümlerinden birisi olmaya aday. Artık kemikleşmiş kadrosuyla gitarda Gem Archer, basta Andy Bell ve davulda grubun gayrıresmi beşinci üyesi Zak Starkey’le (sürpriz bir şekilde Zak, Ringo Starr’ın oğlu) Madison Square Garden’de verdikleri konserin tüm biletleri tükendi. Ve ardından da Holywood Bowl. Artık kara liste tarihe karışmış durumda. McCarthy de hapsi boyladı, artık biz de kulaklıklarımızı çıkartıp gün ışığına çıkabiliriz, komşularımız da bizi yüksek sesle Mucky Fingers, ya da Lyla, ya da Let There Be Love söylerken duyabilirler. Eğer biri çıkar da The Importance Of Being Idle gibi bir şarkıdan etkilenmediğini söylerse onunla görülecek bir işim var!

Bütün bu gelişmelerin coşkusu içinde, Gallagher kardeşleri karşıma aldım ve farklı iki röportajda onlara aynı soruları sordum. Cevaplarında yerine gelen güvenlerinin müziklerini nasıl süslediğini göreceksiniz. İki kardeşin, aile işleri ne olursa olsun, birbirini sevmekten ne kadar nefret ettiklerini okuyacaksınız. Liam ve Noel Definitely Maybe’den beri çok yol katettiler. Wembley’de headliner olmaktan Black Crowes’un alt grubu olmaya ve tekrar Madison Square Garden’de ana grup olup kendi alt gruplarını seçmeye kadar… Bütün bunların içinde tarihin hep önümüze koyduğu hiç değişmeyen hikayeye tanık oluyorsunuz, küçük olanın hiçbir zaman aradaki yaş farkını kapatamaması ve ne kadar hızlı yaşarsa yaşasın büyük abisinden daha bilge olamaması. Aynı hikaye bu iki kardeş için de geçerli, nedeni de gerçeğe tekrar inanmaya başlamış olmaları.

Yeni albüm ve turne Oasis için bir geri dönüş olarak nitelendirildi. Bunun anlamıysa geri dönmüş olduğunuz bir yerlerin varlığı. Buna tepkiniz ne oldu?

Liam – Biz hiç kaybolmadık ki. Ayağımızı gazdan hiç çekmedik, bildiğim kadarıyla. Biz ortaya bir takım şeyler koyduk ama insanlar bunu anlamamış olabilir. Hayat bu. Hapse falan girmedik ya. Çıkardığımız her albümümüzün ardındayızdır.

NoelMorning Glory’den beri en aklıbaşında, en iyi albüm olduğunu kabul ediyorum. Ama biz herhangi bir yerde değildik, o yüzden nereden geldiğimizi anlamıyorum. Ama tekrar bir araya gelmek anlamında kabul edebilirim. Aramızdaki ruhu tekrar yakaladık.

Peki Madison Square Garden’daki kapalı gişe konsere ne diyeceksiniz?

Liam – Bunu açıklayamam. İşte herşey ortada. Çok mutluyum ve bunu gerçekleştirmiş olmaktan da gurur duyuyorum. Oradaki insanlar bize az da olsa inanıyorlar. Tekrar Amerika’ya gitmek için can atıyorum.

Noel – Oraya gidip de seyircinin yaşını görmeden birşey diyemem. Eğer hepsi küçük çocuklarsa, küçük kardeşlerine Definitely Maybe’yi vermiş abilerinden oluşan bir jenerasyon olmalı derim.

30’lu yaşlarınızda yaptığınız ilk Oasis albümü bu…

Liam – Evet, kesinlikle.

İlk albümden beri kendinizde gördüğünüz en belirgin değişiklik ne?

Liam – Dürüst olmak gerekirse, kendimle daha çok mutluyum. Çocuklarım oldu. Kendimi daha çok müziğe verdim, artık işlerin nasıl yürüdüğü hakkında daha fazla bilgi sahibiyim. Konser geceleri sabah dokuzlara kadar dışarılarda takılıp insanlarla saçma sapan şeyler hakkında konuşup uyuşturucu takılamazsın artık. Benim hızımı kesen sorumluluklarım var, ama tam olarak da bir ota dönüşmüş değilim. Her gün gitar çalıyorum. Saatlerin hesabını yapıyorum. Oysa 20’li yaşlarımdayken, şu rock yıldızı havasının daha çok içindeydim, kızların peşinden koşup serserilik yapıyordum.

Basın size karşı adil mi değil mi?

Liam – Adil olsunlar veya olmasınlar hiç sikimde değil. Hoşuma da gidiyor! Her sabah yataktan kalktığımda onların yanıldığını ispatlamak için içimde bir istek oluyor.

Şimdiye kadarki konuşmalarında hep bir takım şeylere karşı duyduğun nefretten bahsettin, ama şarkılarında hep sevgiden ve barıştan bahsediyorsun. Bu ikisini nasıl bağdaştırıyorsun?

Liam – Ben hiçbir şeyden nefret etmem. İçim sevgi doludur. Çocuklarımı seviyorum. Hayatı seviyorum. Sabahları erken kalkmayı seviyorum. Akşamları dışarı çıkmayı seviyorum. Etrafım bir sürü güzellikle dolu. Sevmediğim tek şey diğer insanların müziği oluyor bazen. Eğer bir grup hakkındaki düşüncelerimi soracak olursan duvarın üstüne oturup da “Evet, süper herifler!” demem. Eğer beğenmiyorsam beğenmem. Aynı şekilde eğer benim grubumu beğenmeyen varsa çıkar bunu açıkça söyler. İnsanlar kendilerini rahat hissetmeli. Franz Ferdinand ile ilgili söylediklerim şakadan ibaret. Onlardan nefret etmiyorum, sadece müzikleri hoşuma gitmiyor, vokalistin sesi ise bence Right Said Fred’deki elemana benziyor. Eğer buna bu grubu aşağılamak diyeceksen defol git. Onlar hakkında gerçekten ne düşündüğümü bilmek istemezsin.

Bloc Party gibileri…

Liam – Öncelikle şunu söyleyeyim, elime bir gazete aldığımda benim hakkımda atıp tutanların bu amcıklar olduğunu gördüm! Ben onlara cevabımı vermeden tam bir hafta önce, gazeteyi açıyorum ve bunları görüyorum. Tamam, grubumu yerden yere vurursun, ama sonradan kıçının dibinde olacağımı da bil. Ama işte gittiği yere kadar. Birbirimizin müziğinden nefret ediyoruz, bu da hayatın bir parçası.

İnsanlar Bloc Party gibi gruplarla Amerika’da Brit müziğinin yeniden dirildiğini söylemeye başladılar. Sence Brit müziğin Altın Çağı en son ne zamandı? Kimileri Britpop ve 90’ları telaffuz ediyor…

Liam – 90’ların içinde olduğunu söyleyebilirim, ama bence Amerika’da çok fazla bir iş yapmadı. Ama şunu söyleyeyim, eğer bu söylediğin İngiltere için geçerliyse, 90’lar hakkında en ufak bir fikirleri yok çünkü şarkı yazmayı unutmuşlar. Şu yeni yetme gruplardan klasikleşmiş bir şarkı söylesene. Hiç yok ki. İşte ne kadar iyi görünürlerse görünsünler, vs vs vs, bu işi iyi yapan 10 iyi grup varsa, 10 tane de boktan olanı var. Hiçbirinde klasik bir şarkı yok. Bütün bunlar bir hareketten ibaret, bilirsin işte “Oh Londra’da işte bu küçük grubumuz var, aynı şekilde giyiniriz, blazer’larımız ve makyajımız var…” Bunlardan çıkmış bir tane baba şarkı? Yok. Ben kendim 90’ları tercih ediyorum.

Ama…

Liam – Üstelik hepsi de kötü giyinen amcıklar!

Peki.

Liam – İçlerinden bir tane düzgün görünümlü bir rock yıldızı göster. Yok ki! Yemin etmezler, içki de içmezler, bana sorarsan hepsi tekdüze. Bunları yapmak doğrudur demiyorum ama eğer bir rock yıldızıysan öyle olmalı, değil mi?

Ama George Harrison bir seferinde sizi kimsenin Beatles’ı hatırladığı gibi hatırlamayacağını söylememiş miydi? Böylece bir şekilde yeni yetme grupların değerli olup olmadığını anlayamama görevini üstlenmiş oluyorsunuz.

Liam – Hmm, evet, belki. Bilemiyorum. Ama ben ayaklarımın üstünde duruyorum. Boşver gitsin.

Geçmişteki gruplarla kıyaslanmaktan bıktınız mı?

Liam – Hayır, zaten benimle tamamen ilgili birşey bu. Yeni gruplarla aramdaki sorun da bu, Coldplay gibileri mesela. U2 gibi halen hayatta olan bir gruptan etkileniyorlar. Ne demek bu şimdi? Ben bir zamanların devlerinden etkilendim. Beatles, Stones, Neil Young, Sex Pistols gibileri, bunda yanlış olan birşey yok.

British Rock Stone Roses ile dünyaya hakim olmak üzereydi, ama Nirvana çıktı ve bütün herşeyi altüst etti. Sonra Oasis doğdu ve bir şekilde dengeyi tekrar sağladı. Bugünlerde İngiliz ve Amerikan rock’ı arasında bir bağlantı görebiliyor musun?

Liam - Ben bilemiyorum, çünkü bu yeni akımın içinde değilim. Hiçbir ilgim yok. Biz bir Britpop grubu değiliz, biz Oasis’iz. Destek olmam gereken grupları beğenmiyorken İngiltere’yi nasıl destekleyebilirim? “Ah, Bloc Party, sıkı herifler!” demem, çünkü bir boka benzemiyorlar. Beğendiğim tek grup Kasabian. Bir de Kings Of Leon var, The Strokes var. Siktiriboktan Bloc Party veya Kaiser Chiefs dinleyeceğime bunları tercih ederim. Hiç olmazsa onlar daha iyi görünüyorlar.

Noel – The Strokes, The Killers ve Kings Of Leon’la tanıştım, bana yabancı tipler değiller. Hepimiz aynı topraklarda büyüdük, hatta Kings Of Leon bizden kültürel olarak daha uzak olamazdı, ama yine de çıkış noktalarımız ortak. The Strokes İsviçre’de ya da her neredeyse güzel okullarda okumuşlar. Bizler işçi sınıfıyız, yine de onlarla bağımız olduğunu hissediyorum. Amerikan müziği İngiliz müziğini yansıtıyor mu bilemiyorum, ya da tam tersi, ama bu müziği yapan insanlar birbirlerine benzeyen insanlar. Bence bu iyi bir şey.

Amerika ilk iki albümünüzü yalayıp yutmuşken son birkaç albümde bu azalmış göründü. Bu şaşırtıcı mı yoksa hayal kırıklığı mı oldu sizin için?

Liam – Ne zaman orada olsam hayranlardan sevgi ve ilgi görmüşümdür. Eğer insanlar bunu anlamıyorlarsa anlamıyorlardır. Bunu insanların boğazına zorla tıkacak değilim ya. İki ay boyunca albüm çalışmaları için orada bulundum ve çok büyük keyif aldım. Albümlerimizi sevmeyenler gitsinler kendilerini becersinler…

Söylediğin sözlerin gelip seni tekrar bulacağını düşünüyor musun? Karma’ya inanır mısın?

Liam – Nasıl gelecek de beni bulacak? Ne yani, bir Bloc Party konserine elimde bilet olmadan girmeye çalışıp kapıda mı kalacağım? Ama karma’ya inanırım yine de.

Senin hakkında bilinenlerin dışında bilmediğimiz sürpriz bir yönün var mı?

Liam – Ben oldukça entelektüel lanet olası bir uzaylıyım.

Bugünün Liam Gallagher’ı 10 yıl öncesinin Liam Gallagher’ı ile geçinebilir miydi?

Liam – Kesinlikle, hiç şüphesiz. Üstelik ona saygı da duyardı. 10 sene önce önemli biriydim, şimdi de öyleyim.

Müziğin İngiltere’den Amerika’ya doğru yeniden dirilişi hakkında duydukların seni memnun ediyor mu? Kardeşinin bu konuda söyleyecekleri oldu…

Noel – Liam Oasis ve Beatles’takilerin haricindeki insanlara merhametli yaklaşmaz. Ortalıkta bir sürü iyi grup var, ama hiçbiri henüz iyi birer albüm yapmış değiller. Sanırım iyi bir albüm yolda, ama kimden olduğunu söylemeyeceğim. Gördüklerimden beğendiklerim Razorlight, The Libertines, Babyshambles, Kasabian, Coral ve Zutons. Hoşuma giden şey de kimsenin şu an ortada olan şeye boktan bir isim yakıştırmamış olması, Britpop gibi. Kendi kendine gelişmesine olanak tanınıyor.

Şimdilerde Oasis’te olmak nasıl bir duygu? Bir noktada mutlaka çılgınlık olmalı, ya şimdi? Daha rahat, sakin, güvenli…

Noel – Gruptaki diğer elemanların – özellikle de Liam – şarkılara daha fazla katkıda bulunabildiğini görmek beni rahatlatıyor, çünkü benim rolümü hafifletiyor. Ben her zaman bir grubun bir parçası olmak istemişimdir, oysa ilk iki üç albüm – eh, Heathen Chemistry’e kadar her albüm – isim haricinde tamamen bir Noel Gallagher projesi gibiydi. Bundan biraz sıkılmaya başladım. Dünyayı dolaşırdık ve: “Oasis büyük bir grup değil mi?”, ben de düşünürdüm ki: “Bu ne sikim demek oluyor? Diğerlerinin buna katkısı ne?” Tüm şarkıları, tüm sözleri ben yazıyordum, prodüksiyonu ben yapıyordum, düzenlemeleri ben yapıyordum, bütün röportajları ben yapıyordum, bütün fotoğraflarda ben oluyordum ve konserlerin çoğunu ben götürüyordum. Eğer yolunda gitmeyen birşeyler olursa bunlar Noel Gallagher’ın şarkılarıydı, eğer herşey iyiyse bu Oasis’in zaferiydi. Hassiktirin ordan!

Liam’a şarkı yazma işinin nasıl gittiğini sordum. Sanırım bunu sana da sormalıyım. Sana ne kadarını sunuyor, sen ne kadarını saklıyorsun?

Noel – Bu albümde üç şarkısı var. Benim rolümün farklı olduğu yer burası, şarkıların seçimini ben yapıyorum, bu üç tanesini seçtim, çünkü en iyileri bunlardı. Buna tamamen karşı çıkıyor. Ona kalsa yazdığı sekiz şarkının tamamı albümde olmalıymış. The Meaning Of Soul’a bayıldım, keşke onu ben yazsaymışım dedim. Bundan daha fazla iltifat edemem o şarkıya. Guess God Thinks I’m Abel’i çok sevdim. Love Like A Bomb ise ne orada ne burada benim için, ama güzel şarkı yine de.

Liam grubun kurulduğu zamanlardan bahsetti. Sen yokken hiçbir şey yazamazlarmış, sen katıldığında neredeyse otomatikman kontrolü ele almışsın çünkü şarkı yazmayı bilen bir tek senmişsin.

Noel – Ben onlara katılmadan önce pek bir şeye benzemiyorlardı. Onları toparladım sayılır. Hiçbirinin şarkılara katkıda bulunmayı bırak, herhangi bir fikir üretmeye bile ilgisi yoktu. Bir köşede oturup “Neler yapacağımızı söyle akıllı adam.” derlerdi. Ben de, “Sol ve La yedili akorlarını çalacaksın, başka hiçbir şey değil.” derdim. Onlar da, “Ah, evet, tamam bilge kişi!” derdi. Sonra ben de “Hadi git bana bir kahve getir ve lanet olası çeneni kapa!” derdim.

Son birkaç albümünüz Morning Glory kadar ilgi görmedi. Tecrübelerinize dayanarak, albümler arasında belli farklar var mıydı? Daha kolay yapılanı, daha zor olanı, sizi zorlayanı…

NoelStanding On The Shoulder Of Giants en dibe vurduğumuzdu.

O albümden birçok şarkıyı şimdi daha çok seviyorum.

Noel – Orada benim en iyi şarkı sözlerimden bazıları var. Bir stüdyoda şarkı yazıyor olmamalıydım, bir plajda oturuyor falan olmalıydım. Orada gayet iyi bir iş çıkardık, ama onunla şimdiki albüm arasındaki sıçrayış zaten herşeyi açıklıyor. O albümde bu şöhret ve uyuşturucu vs şeylerin bir bilançosunu yapıp seni ne tür bir insana dönüştüreceğini gösteriyordum, hemen hemen her şarkıda. Hayatın anlamını da tek bir şarkıda ortaya dökemezsin. Bunu Chris Martin bile beceremez.

Oasis’in hayat çizgisinde nerede duruyoruz sence?

Noel – Elimizde, bence komple bir albümlük daha çok sıkı materyal var.

Hangi gruplara benziyorsunuz diye şarkılarınızı didikleyenlere ne diyeceksin?

Noel – Bence çok saçma. Şöyle diyeyim: Radiohead’in Karma Police’ini biliyor musun?

Evet.

Noel – Orada herhangi birisi “Sexy Sadie” diyor mu? Duydun mu hiç?

Hatırladığım kadarıyla hayır.

Noel – Bence değil. Ama bunu yapıyorlar değil mi? O şarkı sence de şaşırtıcı değil mi? Biz yapsak taklit olur. Mesela başka bir şey: Ben ve Liam 24 yaşlarında iki çocuk olsak, şehrin ortasında bir yerlerde yaşıyor olsak, Beatles gibi şarkılarımız olsa insanlar “Bunlar müziğin kurtarıcıları.” derlerdi. Ama şimdi, 30’lu yaşlarımızda ve başarılı olduğumuz için insanlar “Aynı Beatles’ın kopyası olmuşlar.” Umurumda bile değil. Ben her zaman Beatles’a benzemişimdir. Soundumuz hep T.Rex gibi olmuştur. Birkaç sikik İngiliz gazeteci yüzünden çıkıp grubumu tekrar icat edecek değilim. Oasis’i seviyorum! (Gülüyor) Stüdyodayken prodüktöre gidip “Bunu Beatles’a benzet.” derdim. O da “Evet, ama kendinize özgü birşeyleriniz olmasını istemez misiniz?” derdi. Ben de “Siktir et ya, bırak Beatles gibi olsun!

Konu diğer gruplara gelince Liam düşündüklerini söylemekten çekinmiyor. Ben de bu tür pozitif şarkıları söylemekle böylesine nefret dolu olmayı nasıl bir araya getirebildiğini sordum. Sonra da karma’ya inanıp inanmadığını. Sanırım bunu sana da soracağım.

Noel – Karma’ya ben de inanıyorum. Buddha’yı falan bilmem ama inanırım ki ne ekersen onu biçersin. Emek verdiklerinin karşılığını alırsın. Eğer belanı arıyorsan da bela gelir seni bulur. Eğer gülümsersen bütün lanet olası dünya da seninle beraber gülümser. Şöyle söyleyeyim: Liam 1998’de Avustralya’da bir hayranına kafa attı ve burnunu kırdı, sonra da mahkeme filan. Eğer karma’ya inanmasaydı, herhalde dişlerini Almanya’da bir otelde arıyorken falan aklına gelirdi bütün bunlar. Bense hayatımda hiç kimseye kafa atmadım. Benim böylesine beladan uzak duruyor olmam onu çıldırtıyor.

Vasiyet gibi şeylerden, ya da tarihin sizi nasıl yargılayacağından endişe duyuyor musun?

NoelDefinitely Maybe’de işte bunlarla uğraşıyorum ben. Peki o insanlar kim? İnsanlar “10 sene sonra ne düşünüyor olacaklar?” diye sorular sorduklarında onlardan nefret ediyorum. Onlar kim ki? Bir yerlerde bir panel toplanıp da “Evet, bugün Oasis’in hesap günü. Ne diyelim? 10 üzerinden yedi mi? Sekiz mi?” mi diyecekler? İçi para dolu bir tabutla gömülü oldukça bunu hiç umursamam.

Oasis Diskografi:

1994 – Definitely Maybe
1995 – (What’s The Story?) Morning Glory
1997 – Be Here Now
1998 – The Masterplan
2000 – Standing On The Shoulder Of Giants
2001 – Familiar To Millions (Konser)
2002 – Heathen Chemistry
2005 – Don’t Believe The Truth

Alanis Morrisette


Alanis Morissette – “Müzik benim için insanlarla iletişim kurabilmemin bir yolu.”

1. Bölüm – Jagged Little Pill

Alanis Nadine Morissette, Ottawa, Kanada’da 1 Haziran 1974’te doğdu. 12 yaşındayken Kanada’nın meşhur çocuk programı You Can’t Do That On Television’da boy gösteriyordu. 14 yaşındayen MCA Canada ile ilk albümü Alanis’i çıkardı ve zamanın pop ortamına iyi bir çıkış yaparak Juno Award ödüllerinden (Kanada’nın Grammy’si) elinde En İyi Çıkış Yapan Bayan Vokalist ödülüyle döndü.

İkinci albümüyle başarılı olamayınca kariyerine yeni bir başlangıç yapmayı düşünerek Los Angeles’a taşındı. Prodüktör Glen Ballard’ın yardımıyla hazırladığı demosuyla plak şirketlerinin kapılarını aşındıran Alanis nihayet Madonna’nın şirketi Maverick tarafından kapıldı. Çıkardıkları albüm, Jagged Litlle Pill beklenenin çok üstünde bir başarı elde ederek Alanis’i uluslararası arenaya çıkardı. Bir kısım eleştirmenin X-Kuşağı ürünü olmaktan daha ileri gidemediğinde ısrar ettiği albüm 1995’te piyasaya çıktı ve o yılın en çok satan albümü oldu. Devamında da toplamda 30 milyonluk bir satış rakamına ulaşarak Alanis’e gelmiş geçmiş en çok albüm satan bayan şarkıcı sıfatını kazandırdı. Daha sonra gelen konser albümü MTV Unplugged ile hayranlarına canlı akustik performans lezzeti yaşatan Alanis ilk albümünün muhteşem geçen (ve Maslak Parkorman’da kapımıza da uğrayan) dünya turnesinin kayıtlarını albüm sırası ile Jagged Little Pill Live olarak piyasaya sürdü. İlk albümle çıtayı çok yükseltmiş olmasına karşın Alanis 1998 yılında kendinden beklenenleri karşılamak üzere Supposed Former Infatuation Junkie’yi çıkarttı. Bu albümü hit parçası Hands Clean ile Under Rug Swept albümü takip etti. Bu albümle beraber Live In Navajo Land adında bir DVD daha çıkaran Alanis, daha sonra eski b-yüzü ve piyasaya sürülmemiş kayıtlarından oluşan Feast On Scraps DVD’sini piyasaya çıkarttı. Alanis’in dördüncü stüdyo kaydı olan So-Called Chaos, 2004 yılında piyasaya çıktı, bunu geçtiğimiz aylarda Jagged Little Pill albümünün akustik performansından oluşan Jagged Little Pill Acoustic izledi.

Oyunculuk yeteneğini de deneyen Alanis, 1999 tarihli Dogma’da tanrı rolünde oynadı ve Sex And The City’nin 2000 yılındaki bir bölümünde Sarah Jessica Parker ile öpüştüğü bir sahnede göründü.

Küçükken kazandığın başarıya göre şimdiki sana nasıl geliyor?

Şu zamanda kendimi daha rahat hissediyor olmamın sebebi, ironik bir şekilde küçükkenki halimden daha iyi olması, o zaman daha küçük olmam ve olayları farklı algılamamdı. Beni o zaman motive eden düşünce, bütün bu başarıyı elde ettikten sonra herkesin beni sevecek ve herşeyin mükemmel olacak olmasıydı, ama gerçekte bunun tam tersinin gerçekleştiğini gördüm. O zamanlar müziği insanları eğlendirecek, gündelik sorunlarından uzaklaştırıp yüzlerine birer gülümseme konduracak bir yol olarak görürdüm, şimdi ise tam tersi benim iletişim kurabilmemin, bilinçaltıma inebilmemin bir yolu. Bunu müzikle başarabileceğime inanmıyordum, bunun bir çok sebebi vardı, kendi kendimi sabote ediyor oluşum ve özgür ve yargısız hissedebileceğim kadar yaratıcı ortamlarda bulunamıyor oluşum gibi.
İnsanlar senin pop müzikten You Oughta Know gibi bir şarkıya nasıl geçiş yaptığına inanamıyor. 15 yaşındaki halinle 21 yaşındaki halin nasıl bir değişim gösterdi?

Müzikle ilgilenmeye başladığım küçük yaşlarımda 80’lerin ortalarına çakılıp kalmıştım. Müzik benim için bir eğlence kaynağıydı. Herhangi bir mesaj iletmek için yazmıyordum, kişisel fırtınalarımı ve benliğimi ortaya koyacak özgüven seviyesinde değildim. Müziği insanları eğlendirecek, gülümsetecek, gerçeklikten uzaklaştıracak bir araç olarak görüyordum.

Bir yönümle buna karşı çıkıyordum. Çünkü 14 yaşındayken ve tecrübesizken çıkıp da “Bana bakın, ben bu tür şarkılarla ilgilenmiyorum, bundan sonra kendi tarzımla devam edeceğim!” diyebilecek durumda değildim.

O zamanlar liste başarısını yakalamıştım, ama işte çıkıp da “Bunun farklı bir yolu olmalı.” dediğimde insanlar bana “Sen 16 yaşında ve ünlü bir kızsın. Neden bahsediyorsun?” diye cevap verirlerdi.

Sonuçta bundan kurtuldun ama.

Evet, kişisel yaratıcı çevremden uzaklaştım, ve sonunda da büyüdüm. Kendi hayatımın sorumluluğunu üstlendim ve bunu başkasının yapmasına gerek duymadım. Bundan sonra da Los Angeles’a taşındım ve farklı insanlarla çalışmaya başladım. Ama bu insanlardan öğrendiğim tek şey neyi yapmak istemediğimi farketmek oldu. Şu “Bunu yazamayacağını biliyorsun değil mi, genç bayan? Bunun için çok küçüksün.” zihniyetine karşı kürek çekip durdum.

Bunun doğru olmadığını düşünüp durdum. Ama Glen Ballard’la tanıştıktan sonra (albümün prodüktörü) bana şunu söyledi: “Ne istersen o olabilirsin.” Müzik ve sözler olarak, benim için çok saf ve ruhani bir dönemdi. Beni yargılamadığını, 20 yaşındaki bir kızın eline bu topu tutuşturup onunla oynamasını sağlayabilecek güveni içinde hissettiğini gördüm.

Rock Dünyasının Kadınları serisinin son halkası olarak lanse edilmek canını sıktı mı?

Bu sadece bir medya oyunu. Esas olan şey şarkılarımı dinleyen kitle ve mesajımı ileten bu ruh. Bu tür klişeler insanları tek boyutlu göstermeye sonunda onları sindirmeye yarar. Sansasyon yaratma çabalarını anlıyorum, ama insanların bunun daha ötesini irdeleyebilmek için sabıra ihtiyaçları var. Bunun ardına geçebilen gazeteciler var, ama diğerleri ise nedense beni bu şekilde kategorize etmek için kendilerini zorunlu hissediyorlar.

Seni kendi jenerasyonlarının sözcüsü olarak gören hayranlarını nasıl değerlendiriyorsun?

Bana göre bütün bu X jenerasyonu dalgası insanların umutlarını kaybettiklerini gösteriyor. Buna katılıyorum, nedenini de biliyorum, benim annem babam üniversiteyi bitirdiklerinde kendilerini bekleyen hazırda en az 5 – 6 iş vardı. Şimdi ise üniversiteyi bitirip tamamiyle kariyerine hazır olsan da liseden sonra okumamış birisi ile aynı seviyedesin ve bir işin yok. Bizim zamanımız çok farklı. Tabi ki kafa yapımız da buna göre farklı olacak. Ama aynı zamanda bir jenerasyonu bütünüyle hafife almak da haksızlık. Dokuz yaşımdan beri bir kariyer olarak ne yapacağımın bilincindeydim, bu yüzden kendimi şanslı sayıyorum. Sevdiğim bir işi yapabiliyordum ve çok küçük yaşta ayaklarımı yere sağlam basabiliyordum. Yaşıtlarımla aramdaki en büyük fark bu.

You Oughta Know nefret dolu bir haykırış olarak yanlış mı algılandı?

Bu şarkı için kızgın ya da nefret doludan çok kırılgan denebilir. Kızgınlık acının devamıdır, bana göre acının üstesinden gelmenin korkakça bir yöntemidir. Bu şarkıyı şimdi söylediğim zaman o ilk anki duygularımı düşünüyorum, acı doluydum ve kafam karışıktı. Ama şu kızgın-genç-kadın modelini gördüğüm zaman insanların bu şarkının neyi anlattığı hakkında bir şeyleri kaçırmış olduğunu farkediyorum.

Diğer eleştirilere nasıl bakıyorsun? Mesela Ironic?

İnsanların hakkımda bilmediği bir şey, şarkılarımı genellikle yirmi dakikada falan yazarım. Bu da o anın bir yansımasıydı. İlk olarak, bunun bir sene boyunca her akşam söyleyeceğim bir şarkı olarak görmedim. Ya da milyonlarca insanın beğeneceği ve dinleyeceği bir şarkı olarak. Bu sadece herhangi birisinin sömestr ödevi için şiir yazması gibi bir şey. Bunu yazarsın, sonra asla kapağını açmayacağını da bilirsin. İşte ben de şarkılarımı böyle yazarım.

İnsanların şarkılarım hakkındaki fikirlerini pek dinlemiyorum, açıkçası. Küçükken yapıcı eleştirinin bana çok faydası olacağına inanırdım, ama olmadı tabi. Bence sanat tamamen kişisel bir olgudur, herkes kendi başınadır. Bir resme bakıp da “Bence daha fazla sarı kullanmalıydın.” derler, ama sen o an bu kadar fazla sarı kullanmak istememiştin. Benim görüşüm bu.

Peki bunca zamandan sonra artık çalmayacağın şarkılar var mı?

Bu albüm için yazdıklarımın tamamı geçmişi yansıtan şeyler. Yıllar boyunca bu şarkıları çalacak olsam her zaman geriye dönüş olarak kalacaklar.

Bu kadar ön planda olmaktan memnun musun? Eskisine göre daha mı iyi yoksa bir fark yok mu?

Kesinlikle daha iyi. Hemen hergün kişiliğim ve karakterimin sınandığını görüyorum. Bu da kişiliğime olan inancımı geliştiriyor. İlk anda tabi ki büyük bir adaptasyon süreci geçirdim, ama sonuçta motivasyon kaynağım bu olmadığı için kişisel boyutta karşılamam zor olmadı.

Bunun çok önemli olduğunu düşünmüşümdür…

Evet, bence bunun içinde olmadan da ne kadar önemli olduğunu farkedemiyorsun. Özel hayatından mahrum kalmadıkça anlayamıyorsun. Benim ya da benim gibi bir başkasının olduğu yerdeyken, insanların gözü üzerindeyken üretiyor ve iletişim kuruyorsun. Bu büyük bir enerji sarfetmek demek.

Hiç oturup da düşündün mü? Yani tamam, albüm satışları, ödüller vs. seni yönlendirmiyor ama oturup da bu otuz milyon albüm satmış oluşunu düşündün mü?

1996 gibi bir yılda böylesine büyük bir albüm satışı yakalamam bana o dönem ile ilgili çok şey söylüyor. İnsanlar diğerlerinin gelişimleri, itirafları, duyguları, kızgınlıkları ile ilgileniyorlardı, bence bu çok önemli.

İnsanlarla olan iletişimle alakalı değil mi?

Kesinlikle. Önce kendime karşı, sonra da karşımdakilere karşı dürüst olmamla, ve de bu yaptığımın karşımdakilerle bağlantılı oluşu ve sonuçta belki de onları aynı şeyleri yapabilmeleri için yüreklendirebilmiş olmamla ilgili.

Jagged Little Pill sürecinden bahset biraz. Sanırım bütün şarkıları bir hafta sonunda kaydetmişsin.

Evet, yaptığımız şey şarkıları yazar yazmaz kaydetmekti, sanırım bundan sonra da hep bunu yapacağım çünkü şarkıyı yazdığın andaki ruhu kaybetmiyorsun. Şarkıyı yazmama ilham kaynağı olan o duygudan uzaklaşmak istemedim.

Şarkılarının çoğu acı çekmek ve bunun hayatına nasıl zenginlik kattığı ile ilgili.

Evet, bütün duyguları oldukları gibi kabul etmekle ve bunun tersi olarak da toplumun genel olarak insanları üzüntünün, kararsızlığın, kızgınlığın karanlık olduğuna ve mutluluğun doğru olduğuna inandırmasına karşı olmakla ilgili. Bence bütün duygular eşit görülmeli.

You Oughta Know, Right Through You, hepsi acı dolu. Yani hep ilişkilerin sonunda yaşanan acılarla ilgili? Halen böyle acılar yaşıyor musun?

Geldiğim noktada yaşadıklarım kadar acı çekebileceğimi sanmıyorum, ama yine de acı çekeceğim anlar olacak. Bu kaçınılmazdır. Büyüdükçe edindiğin tecrübelere sahip olamadığın genç yaşlarına göre bunu görmek daha kolay.

Son zamanlarda bu kızgınlığın yine var mı?

Zaman zaman. Ama bu çok doğal, herkesin içinde sahip olduğu bir kızgınlık vardır. Bu duygu diğerleriyle bir bütün teşkil ediyor.

İlk albümle bu kadar büyük bir başarıyı yakalamak, 4 Grammy vs. kazanmanın endişe verici bir yanı olmalı. Bundan sonraki albüm seni endişelendiriyor mu? Nasıl düşünüyorsun?

Hmm, bu albümün tamamen kendi kontrolümün dışında gelişen bu başarısını tekrar yaratmayı amaçlasaydım herhalde kafayı sıyırırdım! Üzerimde çok büyük bir baskı olurdu, ama dediğim gibi eğer bir albümü bitirmişsem ve içime de sinmişse, on tane de satsa on milyon tane de satsa bu tamamen benim kontrolümün dışında gelişir. Hiç kimse bunu kontrol edemez.

Nasıl bir baskı altındasın?

İki farklı dünyanın içinde yaşıyorum. İlki eğlence dünyası, içinde şarkı sözü yazarı, iletişimci ve konser adamı olarak büyüyorum. Bir de bunun iş boyutu var. Kontrolümün dışında. Buna gerektiğinden daha fazla kafamı yormuyorum çünkü kontrol edemeyeceğimi biliyorum. Bildiğim tek şey, her neredeysem şarkı yazmaya devam edeceğim. Eğer bu ilk albümümü almış olan binlerce hayranımı kaybetmekse bırakın öyle olsun.

Sadece bir albümlük şarkılarla konserleri nasıl götürüyorsun?

Beş ya da altı tane yeni şarkımız var. Radiohead’in Fake Plastic Trees’ini çalıyorduk. Planım turneden sonraki iki aylık zaman diliminde yeni albümün şarkılarını tamamlamak. İlk albümü de böyle bir süreçte tamamlamıştık.

Yazacağın şarkılarda ne tür deneyimlerinin etkisi olacak?
İnsanlarla olan diyaloğum beni büyük bir şekilde yönlendirecek. Bir insanla zihinsel iletişim kurabilmek
dünyanın en iyi şeyidir. Tanıştığım insanlarla bu tür bağları kurabildiğimi görüyorum.

İzleyici kitlen ne tür?

Her türden, her şekilden dinleyici kitlem var. Bazı geceler yoğunlukla genç kızları görüyorum. Amsterdam’daysa şaşırtıcı biçimde konser alanının %98’i erkekti!

Maverick’te işler nasıl?

Beni tamamen özgür bıraktılar. Yaratıcı olarak ve karar verici olarak kendi kendime yeteceğimi anlamaları biraz zamanlarını aldı. Ama sadece zamanla gelişebilen bir saygı oluştu kendi aramızda. Plak şirketleriyle geçmişte bu tür sorunlar yaşadığım olmuştu, ama şimdi yaşamıyorum.

Artık bu kadar ön planda olduktan sonra senin beğendiğin ama pek tanınmayan grupları tanıtmak gibi bir sorumluluk duyuyor musun?

Dinleyici kitleme tanıtabileceğim birkaç grubun şarkılarını konserlerde söyledim. Beğendiğim grupları turneye çağırdım. Aslında yapabileceklerimin hepsini yapıyorum. İşleri hemen halledebilecek büyülü bir değneğim yok. Ama Radiohead, Tori Amos, Björk, PJ Harvey gibileri için, onların bağlantı kuramayacakları insanlarla bağlantı kurabiliyorum. Sanırım benim yaptığım müzik onlarınkisine kıyasla daha hakiki.

Olumlu eleştiriler olduğu gibi olumsuz eleştiriler de alıyorsun. Bu kadar çok olumsuz eleştiri ve yorum okumak canını sıkıyor mu?

Sanırım son sekiz ya da dokuz ayda bu konuda bir hayli esneklik kazandım. Aklımda tutmaya çalıştığım şey şu: Benim kişiliğimi ya da şarkıyazarlığımı temsil etmeyecek bir sürü makale yayınlanacak. Birkaç hafta önce yine böyle bir makale okuyunca çılgına döndüm, sanırım bütün bunların hiçbirini anlamamışlar.

Ne açıdan?

Beni “devamlı depresif, kızgın Alanis Morissette”, “şiddetin kadın modeli”, “gençliğinde Kanada’nın Debbie Gibson’ı, şimdinin alternatif-kadını” olarak yazmışlar. İşte tek boyutlu bir görüş.

Kendi deneyim ve duyguların üzerine bu kadar dürüstçe yaklaşabildiğin için albümün birçok dinleyici için bir devrim niteliğini taşıyor.

Kesinlikle, birçok insan bana gelip de “Şimdiye kadar bu yaşadıklarımın anormal olduğunu düşünmüştüm, şimdi ise bir insan olduğumun farkına vardım!” diyor. Bence bu albüm bir tepki, küçükken içinde bulunduğum duruma, içinde bulunduğum topluma, bu toplum tarafından gördüğüm muameleye, yetiştiriliş tarzıma, bana ne olmam gerektiğini öğrettikleri şeylere bir tepki.

---------

2. Bölüm – So Called Chaos (AskMen.com)

Son albümün tarz ve görünüş olarak öncekilerinden çok farklı. Bu değişikliğin arkasında ne var?

Kendimi korkutacak bir şeyler yapmalıydım. En belirgin olanı da saçımı kesmemdi. Çok uzun zamandır onun ardına gizleniyordum ve artık çıkma zamanı gelmişti. Bunu yaptıktan sonra eski halimden sıyrılmamı gerektirecek birçok işin altından kalktım.

Beraber yaşadığın adamla sadece birkaç aydır berabersin. Nasıl oldu bu?

Oldukça doğaldı. Hatta planladığımız birşey de değildi. Çoğu zaman beraberdik, her ikimizin de Vancouver ve Los Angeles’ta evi vardı. Hayatımın geri kalanını beraber geçirebileceğim bir insanla tanıştığımı hissettim.

Bir adamda seni en çok çeken nedir?

Cesaret ve kararlılık, bu bir konuşma da olsa, bir anda çıkılan bir yolculuk da olsa, ya da yapılmamış bir şey de olsa, bence oldukça çekici bir özellik.

Zamanında You Oughta Know ile sana yakıştırılan kızgın-genç-kadın modeli diğer single’larınla zayıfladı mı?

Evet. You Oughta Know çıktığında ve henüz diğer şarkılarım çok dinlenmiyorken insanlarda bu bakış açısı oluştu. Bir insanı sadece kızgın olarak nitelendirmenin tek boyutlu bir şey olduğunu düşünürüm. İçimde kızgınlığının olduğu doğru, ama insanlar diğer şarkıları da dinlemeye başlayınca bu yargıları ortadan kalktı.

Hırçınlığından söz açılmışken, erkekler hakkında seni bu kadar sinirlendiren ve bu tür şarkıları yazmana sebep olan etken ne?

Kişisel ilişkiler bütünüyle insana özgü ve benim de uzun bir süre takıntılı olduğum bir konu. Bir erkekle yaşanan romantik bir ilişki benim büyümeme olanak sağlayan çevreyi yaratmıştır. Sanırım o zamanlar iletişim sorunları yaşıyordum.

Bir kızın olsaydı ve kendinden on, yirmi, hatta otuz yaş büyük erkeklerle çıkıyor olsaydı ne düşünürdün?

İşte bu onun yaşına göre değişir.

Mesela 14, 15 ya da 16 olsun…

Hayır buna izin vermezdim, gerçekleşmezdi.

90’ların sonunda grup arkadaşlarında turnede en çok kim seks yapacak diye bahislere girermişsiniz, hatta bir tanesini de kazanmışsın. Bunun hakkında konuşmak ister misin?

İlk hafta ben kazanmıştım, ama sonradan hepsi beni geçtiler. Birkaç deneyim kazanıp akşamları çıktığım olurdu, ama bu kısa sürdü. Kendi aramızda bir tür şakalaşmaydı, zaten fazla uzun da sürmedi.

Üçlü ilişkiler hakkında ne düşünüyorsun? Bir erkek sence bu konuya nasıl yaklaşmalı?

Eğer bu ilişkinin içinde bağlılık varsa, partnerime ne hissediyorsa bundan onu çıkarabileceğini söylerdim, ama öte yandan bu ilişki özgür, günübirlik ya da değişken bir ilişki olsaydı partnerimi bunu denemesi için cesaretlendirirdim. Bu tür bir ilişki içinde de bulundum ve tek kazanımım cinsel deneyim oldu. Ama eğer bağlandığım bir ilişkim olsaydı asla yapmazdım, bu tür bir deneyim ilk tercihim olmamıştır hiç.

Bir günlüğüne erkek olsaydın ne yapardın?

Ayakta işerdim! Sokakta yürüyüp insanların bana nasıl farklı davrandığını görüp bunun keyfini sürerdim.

İnsanların seni yanlış anladıklarını düşündüğün bir nokta var mı?

Tek bir şeymişim gibi, yani sadece kızgın, sadece ruhani, sadece bir aktivistmişim gibi davranmaları, ama ben herşeyim.

Kadınlar üzerinde daha başarılı olmak isteyen erkeklere tavsiyelerin var mı?

Kendilerine dikkat etsinler. Kendine dikkat eden ve cesur olan bir erkekten daha çekicisi yoktur.

Çarşamba, Mart 15, 2006

Pearl Jam


14 Yıl ve Hala Sapasağlam – Pearl Jam


Mike McCready USA Today’de e-mail ile hayranlarının sorularını cevaplamış. Buyrunuz neler neler anlatmış…

Yeni albüm ve yeni turne hakkında neler söyleyeceksin?

Albüm yarı yarıya tamamlandı sayılır. Müthiş gidiyor. Ed’i böyle söylerken hiç duymamıştım. Bütün şarkılardaki en üst notayı yukarı çekti. Sanırım hepimiz birbirimizi gerçek bir klasik rock albümü yapmak için zorluyoruz. Albüm ve turne için kesinleşmiş tarihler yok, ancak önümüzdeki sene turnede olacağız.

Bu senenin sonunda Pittsburgh’da Rolling Stones’un alt grubu olarak sahnede olacaksınız. Bu nasıl ortaya çıktı, nasıl bir setlistle çıkmayı düşünüyorsunuz?

Sanırım birisi menejerimizi arayıp alt grup olarak çıkıp çıkmayacağımızı sordu, biz de kabul ettik. Bunu bir kez daha yapmıştık, olağanüstüydü. Setlist hakkında fikrim yok, yine her zaman olduğu gibi konser günü kararlaştıracağız. Belki bir saat filan sahnede kalırız, sabırsızlanıyorum… Stones benim favori grubum!

Pearl Jam her gece setlistini nasıl oluşturuyor? Sanırım birçok hayranınız konserlere gitmenin en eğlenceli yanının hangi şarkıları çalacağınızı bilmemenin heyecanını yaşamak olduğunu söyleyecektir.

Dinleyiciyi şaşırtmayı seviyoruz, tabi kendimiz için de her şarkıyı taze tutmayı tercih ediyoruz. Çoğu zaman Ed konserden bir saat önce oturur, bir önceki gecenin listesine bakar. O anki ruh halimize göre şarkı ekler ya da çıkartırız, ya da o şehre uyacağını düşündüğümüz şarkıları koyarız. Bazı konserlerde setlistin gidişatı konser anında değişebilir. Gün içinde Ed’in akşamki konserin hem bizim için hem de dinleyici için en iyisinin olması için kafa patlattığını biliyorum.

Pearl Jam’in Epic’ten ayrılıp J Records’la anlaşma imzalamasında belirgin bir etken var mı?

Epic’le olan ilişkimiz gayet doğal bir süreçte seyretti ve kontratımızın sonuna geldik. Ama yeni bir kontrat imzalamamaya karar verdik. Yeni bir ilişkiye başlamaktan dolayı heyecanlıydık. J de dahil olmak üzere bir sürü plak şirketi ile tanıştık. Clive Davis ve ekibi ile ilişkilerimiz iyi. İki taraflı bir saygı söz konusu. J’in bize sunduklarından ve yaratıcılığımız açısından çalışma tarzımızda bize verdikleri rahatlıktan memnunluk duyduk. Geçen sene bu gruptan ilk albümümüzü çıkardık – Live At Benaroya Hall – yeni albüm ikincisi olacak.

Dünyanın en çok bilinen ve saygı gören rock gruplarından birisinde geçirilen 14 yıldan sonra sen ve gruptaki arkadaşların göz önünde olmamayı nasıl beceriyorsunuz? Eğer konu müziğiniz değilse sizleri dergilerde görmek asla mümkün değil. Bunu sürdürebilmek zor mu?

Çok erken dönemlerde göz önünde olmamayı ve müziğin bizim için konuşmasını kararlaştırmıştık. Neler yaptığımıza veya grubun geneline odaklanmayan, belli bir tema üzerine hazırlanmış görseller kullandık. Bu bize istediğimiz gizliliği yaşayabilmemizi ve müziğe daha çok odaklanabilmemizi sağladı. Bu noktada, uzun bir süredir bu yolda kalabildiğimiz için artık yaratıcı gözle bakıldığında doğru olan kararlar almakta kendimizi daha rahat ve özgür hissediyorum.

Bir keresinde Corduroy’un en az beğendiğin Pearl Jam şarkısı olduğunu söylemiştin. Peki en favori parçan hangisi?


Yavaşlardan en favorim Nothing Man, karanlık olduğu halde umut veren bir şarkı. Hızlılardan da en favorim Go, çünkü sert ve kaotik.

Şimdiye kadarki en iyi konseriniz sence hangisiydi?

Sanırım en iyisi 2000 yılında Seattle’da Key Arena’daki ikinci gecemizdi. Seyirci olağanüstüydü, bizim de turnenin son konseriydi ve içimizde ne varsa ortaya koymuştuk.

Çalması en zor şarkınız hangisi?

Kesinlikle In Hiding. Stone’un (Gossard) parmaklarını izlerim devamlı. Karıştırmamaya çalışıyorum ama hep karıştırıyorum. Şarkı içinde çok fazla değişiklik var ve notaları ezberlemesi zor.

Rock müziğinin son durumu hakkında neler düşünüyorsun? Sence inişte mi, yoksa hip-hop herkesi yanıltıyor mu? Rock’ı yine hakettiği yere taşıyacak gruplar var mı?

Bence rock müzik Social Distortion, Death Cab For Cutie, Sleater-Kinney, Supersuckers, Queens Of The Stone Age, The Killers, The Strokes gibi gruplarla hala güçlübir şekilde devam ediyor. Bence bu dediğin her 10 yılda bir içine girilen bir döngü.

Gitar çalışının ruhani bir yönü olduğunu belirttiğini okumuştum. Bundan biraz bahseder misin?

Tam olarak ifade edemeyeceğim bir bilinç haline girerim çalarken. Hissetmek ve düşünmemek ile ilgili. Olgulara başka zaman bakamayacağım bir pozitif açıyla bakabildiğimi hissederim. Bir türlü ruh tedavisi bence.

Pearl Jam’in yaşama enerjisine en büyük katkı nedir sence?

Hayran kitlemiz. Bizimle iyide ve kötüde hep beraber oldular. Bunca yıllık desteğe büyük bir hayranlık duyuyorum. Ayrıca müziğin haricindeki konularda göz önünde olmamamızın da etkisi olduğunu düşünüyorum. Kendi hayatlarımızı yaşamak için birbirimizden belli sürelerde ayrı kalabiliyoruz. Bu da müzik yapmak için geri döndüğümüzde heyecanlı olmamızı sağlıyor.

Stüdyo ve turne hayatının içinde sigarayı bırakmayı nasıl becerdin?

Sahnede nefessiz bir şekilde oradan oraya koşturuyordum ve artık buna katlanamamaya başlamıştım. Bir Avustralya turnesi öncesi kararımı verdim, çünkü artık böyle devam edemezdim. Neredeyse üç yıl oldu ve şimdi çok memnunum.

Sence gelmiş geçmiş en baba Amerikan grubu hangisi?

Sanırım gruptaki herkes bu soruya farklı cevaplar verecektir. Kiss beni bir gitar almak ve devam etmek konusunda çok etkilemiştir. Paul Stanley veya Ace Frehley olmasaydı hayatım daha farklı bir şekilde seyrederdi. 11 yaşımdayken etkilendiklerimin listesinde kesinlikle en üst sırada bunlar var.

Pazartesi, Mart 13, 2006

Animal Collective


Animal Collective

İnsanın iç dünyasını yansıtan bir kanal olarak orman, sanat ve edebiyatın tarihi boyunca bir metafor olagelmiştir. Belki de bu bir tür evrimsel déjà vu’nun sonucudur – eski zamanlarda yaşama yön vermiş hayvansal orijinimizin bir anısı. Veya ne kadar da önemsiz varlıklar olduğumuzu suratımıza vuran vahşi hayatın o büyük karmaşıklığı. Bilemiyorum. Ama günümüzün genç sanatçılarının çoğunda bariz bir ormana-geri-dönüş hareketi gözlenmekte. Ryan McGinley veya Justine Kurland gibi fotoğrafçılar çıplak modellerini ormanda fotoğraflıyorlar, görsel sanatçılar Marcel Dzama ve Ernesto Caivano kendi hayal dünyalarını hayvansal görsellik üzerine inşa etmişler, hatta bu aralar güney doğu kısmındaki birçok butikte bir geyik fetişi hüküm sürmekte.

Belirli bir hareketin parçası olamayacak kadar fazla istisnai ve hayali olmasına karşın, Animal Collective bu ağaca-tırman trendinin başlıca uygulayıcıları olarak kabul edilebilirler. Yerine oturmuş bir sound, elektronik tırtıklamalar, ustalıkla elden geçirilmiş vokal harmonileri, kabile şarkıları ve Brezilya ritmlerini içeren devingen bir ses dağarcığıyla çalışan Animal Collective’in müziği belirgin şekilde canlı. Her ne kadar Danse Manatee ve Here Comes The Indian gibi eski albümler doğanın gevşek, kaotik yüzünde geziniyor görünse de yeni albüm Sung Tongs ormanın içinden bir çıkış yolu bulabiliyor. Albümdeki ilk iki şarkı, grubun bugüne kadar yaptıkları en ulaşılır, en yakalanabilir iki şarkısı. Diğer şarkılar bu özelliğin dışında kalırken, albüm genel olarak grubun başıbozuk ilham ve etkileşimlerini çaylak dönemi işlerinden daha tatmin edici, daha işini bilen, daha karmaşık ve kendine özgü bir karışıma nasıl dönüştürdüğünü yansıtıyor.

Anthology Film Archives lobisinde röportaj için grubun tamamıyla tanıştığım anda bir Japon çift de bir röportaj ayarlamaya çalışıyor. Bu yüzden Dave’i onlara kaptırıp Josh ve Noah ile devam ediyorum. Dışarı çıkıp yürüyerek boş bir kafe buluyoruz ama Noah “Burada hiç istemediğimiz halde bize yiyecek satmaya kalkacaklar…” diyerek kabul etmiyor, nihayet ilk etapta istediğimizin tam tersine, gürültülü bir spor bar’a geliyoruz. Oturur oturmaz gelen garsona Josh ve Noah birşey istemediği için kendi adıma bir bira ısmarlıyorum. İkisi hemen önceki akşamki Bard College konserleri hakkında konuşmaya başlıyorlar, aksi ve soğukluklarıyla nam salmış öğrencilerin o geceki çılgın coşkusundan çok etkilenmişler.
Bard şehir dışında bir okul, konserleri de spor salonlarında yapıyorlar.” diyor Josh. “Her tarafta grafiti vardı. Konser alanının girişine güvenlik noktası kurmuşlardı, ellerinde içkileri ve jointleriyle konsere gelen öğrencileri izliyorlardı. Millet çıldırmış gibi etrafta koşturup duruyordu. İki çocuk çöp kutularının içinden başka çocukları çıkartıyordu.

Bu tür konserler bizim için eğlenceli oluyor. Enerjiyi ortaya çıkarırız hep. Konserden sonra insanlarla konuştum, hepsi oradan güzel duygularla ayrıldıklarını söylediler, mesela hayatı daha iyi hissediyorlarmış.
Grup her zaman hoş karşılanmamış. 2001’de Black Dice ile beraber çıktıkları ilk turnelerinde genellikle son sırada çıkmışlar, çünkü onlar çıktığı zaman insanlar mekandan ayrılmaya başlıyorlarmış. “Batı kıyısındaki konserler fena değildi, ama Mobile, Alabama gibi yerlerdekiler ne yaptığınızı anlamayan kızgın punk çocuklardan ibaretti.” diyor Josh.
Noah “Bu bazen aşağılayıcı olabiliyor, ama bence iyi bir şey.” diyor. “Hiç tepki almamaktansa aşırı olumsuz bir tepkiyi yeğlerim.

Hayranlar yavaş yavaş gruba ısınmaya başlamışlar ama yine de önlerinde büyük bir sorun varmış: henüz tam bir isimleri yokmuş. Erken dönem işlerinin ya sadece başlıkları varmış ya da albümde yer alan grup üyelerine atfediliyormuş. Josh’a göre “Animal Collective’in bütün konsepti aslında bir grubun içinde olmadığımız fikriydi.

Bütün o Danse Manatee şarkılarını sadece Danse Manatee şarkıları olarak gördük.” diye ekliyor Noah. “Ama insanlar çok fazla sayıda albüm satmanızı bekliyorlar ve bunun için de bir isminiz olması gerekiyor. Animal Collective ismi de bize plak şirketi tarafından bulundu.
Hala isimsiz olmalarına karşın, 2003’te ardarda çıkardıkları birbirinin zıttı iki CD, akustik Campfire Songs ve karmaşık Here Comes The Indian ile olumlu eleştiriler topladılar. Ama grup nihayet tam patlamaya hazır noktaya gelmişken grup içindeki kişisel çekişmeler su yüzüne çıkmaya başladı
Here Comes The Indian’ı yaptığımız zaman o dönemde birbirimizle olan ilişkilerimiz ve duygularımız açısından çok kötü bir durumdaydık, albüm bu yüzden karanlık ve boktan oldu.” diyor Noah. Gerekliliği kaçınılmaz bir aradan sonra Noah Dave ile bir araya gelerek Animal Collective ismi altındaki ilk albümleri Sung Tongs’u kaydetti. “Albüme hayat veren çok fazla düşünce yok, sadece o anda neler hissettiklerimiz ve ilgilendiğimiz soundlar var. O aralar iki kişiydik, ben ve Dave.
Bulunduğumuz duruma tepki göstermek bizim için çok doğal bir şey.” diyor Josh. “Danse Manatee’yi yaptığımız zaman New York’a yeni taşınmıştım, o anlarda şehrin kaosunun üzerimdeki etkisi çok büyüktü ve bu albüme de yansıdı. Ama son zamanlarda sanırım müziğimizin daha pop bir yönünü ortaya çıkarıyoruz.

Grubun değişken müzikal paleti aynı geceki kapalı gişe Anthology Film Archives konserinde de ortaya kondu. Saykedelik, soyut filmler perdede renk ve hareket patlaması yaratırken Avey Tare ağır gitarıyla karanlık ruhları diriltiyor, Panda Bear davulunun ardına saklanıp hayvan sesleri çıkartıyor, Geologist çatlak bir bilim adamı edasıyla sayısız teyp ve sample kurcalıyor, ve Deakin de akıldan çıkmayacak gitar sololarıyla ortama ruhsal bir yapı katıyor. Sung Tongs’un zayıf folk-pop’undan kaçınan grubun yeni setlisti, şarkılardaki yüksek çıkışlar ve kabilesel davul ritmleri ile süslü uzun ve atmosferik kompozisyonlardan oluşuyor.
Hepimiz yarı-kırsal bölgelerde, ağaçlarla çevrili yerlerde büyüdük.” diyor Josh. “Ayrıca hayali, ruhsal dünyalarda yaşamanın ne demek olduğunun da farkındaydık. Bence olayları ruhsal bir seviyede idrak etmek için bilinçaltında süregelen bir hareket var, illa bir guru bulmak ya da Hıristiyanlık veya Judaizm’e başvurmak zorunda değilsiniz, ama bence yaşamın içinde fiziksel gerçekliğin ardına geçen bir bağlantıya ihtiyacınız var.” Gerçekten de konser grup için hemen hemen bir ayin havasında geçiyor, hatta izleyici kitlesinin büyük çoğunluğu için de bu aynı. Grubun seti oldukça uzun, alkışlar en son nota da çalındıktan sonraya kadar tutuluyor. Şarkılar belirgin olarak başlayıp bitmiyor, onun yerine belli belirsiz geçişlerle değişiyor. Alışkın olmayan kulaklara bu doğaçlama gibi gelebilir, ama Josh’un önceden söylediği gibi doğaçlama söz konusu değil. “Doğaçlama tamamen bir yanlış anlama. Doğaçlama ile birçok şey öğreniyoruz, şarkıları çalışımız o an nasıl hissettiğimize göre doğaçlanıyor ve bu şarkıların gidişatını da etkiliyor. Ama sonuçta önceden yazılmış şarkılar. Esas doğaçlama şarkı aralarında belli oluyor.
Gelecek hakkında soru sorulunca, yan projeler ve kendi plak şirketleri Paw Tracks ile ilgilenmek için bir süre ara vereceklerini söylüyorlar. Daha sonra bir turne için yine Black Dice ile bir araya gelecekler. Plak şirketlerinden çıkacak ilk albüm Panda Bear’in bir yan projesi. “Daha çok techno, house tadında bir çalışma.” diyor Noah. “Bir arkadaşım, Scott, table’ın başında olacak ben de onun üstüne şarkı söyleyeceğim, Jamaika’da yaptıkları gibi birşeyler olacak.
Onlara müzikle uğraşmadıkları zaman neler yaptıklarını soruyorum. Noah pişmanlıkla “Bu aralar müzik haricinde geçirdiğimiz zaman hiç de fazla değil.” diye cevaplıyor. “Çok sık müzik dinlemiyorum, ama müzik açtığım zaman dinlediklerim insanların zevksiz, hafif diye nitelendirdikleri şeyler oluyor.
Steely Dan gibi mi?” diye sorunca, Noah “Steely Dan’i severim. Hatta geçen gün dinliyordum onu.” diyor.
Ben bir marangozum.” diyor Josh. “Bu aralar marangozluğa vakit ayıramıyorum, ama geçimimi sağladığım işim bu. Brian ise çevre politikası konusunda aktif olarak çalışıyor. Başkentte kongrede görevli. Onunla gurur duyuyoruz.

Yalnız başıma çok vakit geçiririm.” diyor Noah. Josh da bunu onaylıyor. İkisi Brooklyn Heights’ta bir dairede yaşıyorlar. “Ben artık hayatımı müzikten kazanıyorum.” diye ekliyor. “Çok iyi yaşadığımı söyleyemem, ama böyle yaşıyorum.
Bardan çıkıp onlara veda etmeden önce pek alışılagelmedik samimiyette bir resimlerini çekiyorum. Doğaya salıverilmiş hayvanlar gibi ormana geri dönüyorlar, yiyecek ve başlarını sokacak bir delik bulmaya ve kaybettikleri delay pedalını aramaya…

Perşembe, Mart 09, 2006

Pink Floyd Bölüm IV


The Division Bell

The Division Bell albümü grubun 70’lerin sonundaki prensiplerine geri dönüşünü simgeliyor. 1993’ün başlarında Gilmour, Mason ve Wright iki haftayı doğaçlama yaparak geçirdiler ve yaklaşık 50 farklı şarkı taslağı oluşturdular. Sonraki adım, A Momentary Lapse Of Reason’ı bir araya getiren prodüktör Bob Erzin’i çağırmaktı. Sonuç ise grubun uzun kariyerinin belki de en güzel albümü.

Gruba albümde Tim Renwick (gitar, vokal), Guy Pratt (bas, vokal), Gary Wallis (perküsyon) ve Jon Carin (klavye, vokal) eşlik ediyor, vokalistler de Durga McBroom, Sam Brown ve Claudia Fontaine. Albümde ayrıca Dark Side Of The Moon’da saksofon çalan Dick Parry’i de görmek mümkün.

Gilmour’a göre, “Pink Floyd’un artık kanıtlayacağı birşey kalmamış.” Mason’a göre de, “Çılgınlık halen canlı. Hala herşey hakkında çalabiliriz.” Konu ne olursa olsun, Pink Floyd şimdiye kadar bu kadar güvenli ve bu kadar kendileri olarak çalmamışlardı.

Albümü takip eden sekiz aylık dünya turnesi Pink Floyd tarihinin en büyük ses ve ışık gösterisini içeren bir sahne tasarımıyla yapıldı ve bu konserlerden birisi çift CD / VCD’lik P.U.L.S.E. albümüyle de piyasaya sürüldü.

Live 8 – 2005

2005 yılının en büyük müzik olayı hiç şüphesiz Bob Geldof’un 20 yıldan sonra 2 Temmuz’da tekrarladığı – bu sefer para toplamak için değil, aynı hafta İskoçya’da toplanacak olan dünyanın en güçlü sekiz liderine, G8’e, özellikle Afrika’dakiler olmak üzere dünyanın en yoksul ülkelerinin borçlarının silinmesi başta olmak üzere 21. yy’ın başında aşırı yoksulluğun, açlığın, hastalıkların ve çocuk ölümlerinin önüne geçilmesi için önlemlerin alınması konusunda mesaj göndermek ve baskı yapmak için – Live8 konserleri olmuştur.

Dünyanın altı farklı noktasında gerçekleştirilen konserlerin en çarpıcı detayı ise, konserlerin Londra Hyde Park’taki ayağına katılanların ve konseri evlerinde canlı izleyenlerin asla unutmayacakları bir olay, Pink Floyd’un tam 25 yıl sonra tekrar 4 kişi olarak sahne almalarıydı.

Waters’ın çağrısıyla bir araya gelen Gilmour, Mason ve Wright, eski günleri hatırlatırcasına çıktıkları sahneden “Biz hala varız ve buradayız…” mesajını verdiler. İlerlemiş yaşlarına rağmen performanslarından ödün vermeyen dörtlü, çaldıkları Speak To Me/Breath, Money, Wish You Were Here ve Comfortably Numb ile milyonları mest ederken Waters mikrofona uzandığı anlarda “Bunca yıl sonra bu üç adam ile aynı sahnede olmak çok duygulu.” diyor ve Wish You Were Here’ı her zaman olduğu gibi Syd’e ithaf ediyordu. Bu anlamlı konserin en büyük mesajı “İnsanlar unutur, ve insanlar bağışlar...” olsa gerek. Konserlerden sonra diğer büyük sanatçılar gibi Pink Floyd albümleri de satış patlaması listesinin en başında yer alarak insanların tekrar ilgisini çekmeye başladı. Dark Side Of The Moon, The Wall, Wish You Were Here, Echoes – The Best Of Pink Floyd %1200 - %3600 arasında bir satış patlaması yaptıktan sonra Gilmour BBC’ye yaptığı açıklamada albümlerden gelen bu ekstra gelirin tamamını Live-Aid insiyatifine bağışladığını söylüyordu.