<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-23232010</id><updated>2011-07-26T09:17:27.607+03:00</updated><title type='text'>kulaktandolma</title><subtitle type='html'>Kulaktan dolan sesler... ingilizceden çevirilen röportajlar, biyografiler...</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>vikartindur</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14325179977702188929</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>13</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23232010.post-114424990115429186</id><published>2006-04-05T17:45:00.000+03:00</published><updated>2006-04-05T18:24:02.870+03:00</updated><title type='text'>The White Stripes</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/1600/whitestripes_elephant.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/320/whitestripes_elephant.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Müziğin Üç Öğesi – Davul, Gitar ve Vokal&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;White Stripes’ın başarısı hiç beklemedikleri bir anda aniden ortaya çıkıverdi. Üçüncü albümleri &lt;em&gt;White Blood Cells&lt;/em&gt; piyasaya çıkmadan önce kapalı gişe konserler ya da dünya turnesi onlar için herhalde şaka gibiydi, ama sonrasında değişti. Bir süre dünya çapındaki medya ve hayran kitlesi ilgisi onları kabuklarına çekilmeye zorladı ve hemen hemen hiç röportaj vermediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jack White, “&lt;em&gt;Bir anda bütün bu medya ordusu üstümüze boşaldı, gerçekten şoke olduk ve korktuk. Bu işlerin altından nasıl kalkacağımızı, nasıl konuşacağımızı bilemiyorduk, biz de hiç röportaj vermemeye karar verdik. Ama farkettik ki röportaj versek de vermesek de dergilerde gazetelerde hep vardık. Sonra hakkımızda hikayeler türetmelerine izin vermektense en azından anlatacaklarımızı kendi ağzımızdan anlatalım diye röportajları kabul etmeye başladık. Ama yine ne zaman konuşup ne zaman konuşmayacağımıza biz karar veriyoruz, herşeyimizi ortaya dökmek niyetinde değiliz.&lt;/em&gt;” diye açıklıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni albümleri &lt;em&gt;Elephant &lt;/em&gt;hakkında etrafta mümkün olduğunca az bilgi dolaşmasını ve korsanlığın önüne geçmek istemelerinin sebebi de bu. Promosyon kopyaları sadece plak olarak dağıtıldı ve plak şirketlerinden her zaman alınan bilgiler bu sefer verilmedi. Tabi bunlar da önceden planlanmış hamlelerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Günümüzün teknolojik imkanları herşeyi yapabilmenize imkan veriyor, medyanın yaklaşımı da insanları sizi takip etmeye zorluyor. Bir sanatçının hayatının her anına şahit olmak ve &lt;/em&gt;“Bak bu albümü piyasaya çıkmadan iki ay önce dinledim!” &lt;em&gt;diyebilmek istiyorlar. Bunun hoşuma gitmeyen tarafı ortalıkta bir hilenin dönüyor oluşu. Hayranlar da tuhaf bir şekilde sanatçıyı üçkağıda getirmek ve yaratıcılığını kontrol altına almak istiyorlar. Bir ressamın atölyesini basıp bitmemiş resmini görmekte ısrar etmek gibi. Bu doğru değil. Biz bunu size göstermeye hazır olana kadar beklemelesiniz, bu bizim bebeğimiz.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;White Stripes gittikleri yolu riske atacağa benzemiyor, tarzlarından gayet eminler. Konseptleri yalınlık, bunu da gayet iyi yürütüyorlar, bunu değiştirmeye ihtiyaçları olmadığını da gösteriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Sanırım bizi karmaşıklık değil yalınlık götürüyor.&lt;/em&gt;” diyor Jack, “&lt;em&gt;Karışık ve ekstravagant olmaktansa şu üç öğeye sıkı sıkı tutunuyoruz: Davul, Gitar ve Vokal, ne fazlası ne eksiği. Sınırlarımızın farkındayız, bunları oluşturuyor ve kesinlikle içinde kalıyoruz. Cool görünmek ya da işitilmek için herhangi bir çaba sarfetmedik. Herşeyin bir sebebi olmalı.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Farklı yönlere sapmak istemiyoruz. Kayıt aşamasındayken, kapalı bir kutunun içine kilitlenmiş gibiyiz, bizi rahatsız edecek her türlü şeye kendimizi kapatıyoruz. Önceden stüdyoda ne kadar zaman geçireceğimizi ve yaklaşık olarak ne kadar para harcayacağımızı hesaplıyoruz. Herşey ayarlandıktan sonra şarkılara saldırmaya başlıyoruz, her bir şarkıya kendi kimliğini ve kuvvetini kazandırmaya çalışıyoruz. Her seferinde tek bir şarkı için çalışıyormuşuz diye birbirimizi kandırıyoruz. Sanırım bu bizim için işe yarıyor, bizim için işe yaraması için de yapacağımız en iyi şey bu!&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Elephant&lt;/em&gt; gibi böylesine büyük bir başarıyı yakalayan bir albümün 6000 Pound’dan daha fazlasına malolmadığını bilmek gerçekten inanılmaz. (buna otel masrafları da dahil) Londra’daki Toe Rag Stüdyolarında kayıtları tamamlamak sadece iki haftaları almış. Genellikle ağzını pek açmayan Meg şöyle ekliyor: “&lt;em&gt;Oradaki hiçbir eşya 1965’ten sonrasında yapılmış şeyler değildi. Sadece şu bilgisayarlar ve CD yazıcıları vardı, onları da masaların ardına gizledik, böylece farklı bir yerde, farklı bir zamandaymışız havasını yakalamaya çalıştık.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jack buna katılıyor ve modern teknoloji ve dijital kayıt sistemlerini neden sevmediğini açıklıyor: “&lt;em&gt;Dijital kayıt bilgisayarları, Pro Tools, bütün bu şeyler birçok müzisyenin yaratıcılığını yok ediyor. Yaratıcılık teknolojinin altında eziliyor.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların şarkılarına karışmaması için ve kendi özgürlüklerini ve kontrollerini korumak için başkalarıyla çalışmıyorlar. Albümlerinin prodüktörlüğünü kendileri yapıyorlar, ama bir şarkının üzerine çok düşmenin o şarkıyı öldüreceğini de akıllarından çıkarmıyorlar. Meg “&lt;em&gt;Şarkıların üzerinden geçilebilir, ama o zaman duyguyu ve karakterini yitirir.&lt;/em&gt;” diyor. Jack kendileri için şöyle bir çözüm geliştirdiklerini anlatıyor: “&lt;em&gt;Eğer kendi sınırlarını yoğunlaştırmazsan, birşey üzerinde çok fazla düşünmeye başlarsın ve detayların arasında kaybolur gidersin. Şarkıların kendilerini kaybettikleri an budur. Mesela biz kendi müziğimizde mizaha çok yer vermeyiz, neredeyse hiç. Mizah genel anlamda önemlidir, yaptığın herşeyin içinde bir miktar olmalıdır, ama sadece belli bir miktar ve belli bir seviyede. Eğer mizah kendine çok önde bir yer bulursa, o zaman komediye dönüşür ve müziğin zamansızlığını yok eder, ve müzisyenin ifadesi kaybolur.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortalıkta haklarında bir sürü söylenti dolaşıyordu, evli, kardeş hatta boşanmış olup olmadıkları… Jack’e göre bütün bunlar medyanın işiydi ve onları hiç enterese etmemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Biz hiçbir zaman büyük adım atmak için ortaya çıkmadık, başarı bizim itici gücümüz değildi. Yoksa neden üç albümümüzü de dünyanın en küçük plak şirketiyle kaydedelim ki? Bütün bu söylentiler bir anda insanların dikkatlerini üzerimizde toplamalarıyla ortaya çıktı. Fazla röportaj vermiyorduk, insanların hakkımızda fazla bilgileri yoktu, bu yüzden söylenti yaymaya başladılar.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendileri için en ilginç deneyimlerden birisi, Forty Licks turnesi için Amerika’da dolaşan Rolling Stones’un iki konserinde açılış grubu olarak çıkmaları olmuş. Jack gülümseyerek izleyicinin kendilerini pek beğenmediğini söylüyor. “&lt;em&gt;Bizleri hiç beğenmediler ve hatta görmek bile istemiyorlardı, ama bizim umurumuzda değildi. Rolling Stones’un alt grubuyduk ve çalmamızı onlar istemişti. Bizim için önemli olan buydu.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Artık sesim gerçekten kötüye gitmeye başlamıştı, ses perdemdeki en yüksek notalara eskisi gibi kolay çıkamıyordum&lt;/em&gt;” diyor Jack sigarayı yeni bırakmış olmanın rahatlığıyla. Ama ne kendileri, ne de bağımsız plak şirketleri Sympathy For The Record Industry’den çıkan erken dönem plaklarını dinleyerek Jack’in yeteneğini keşfeden efsane John Peel onların bu başarısını tahmin edememişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağabeyleri Nirvana ve Radiohead gibi kendi zamanlarının anahtar gruplarından birisi White Stripes, rock müziğine estetik bir değişim rüzgarı katmış durumdalar. Genç yaşlarında Sonics ya da Detroit Cobras gibileri televizyona reklam müzikleri yapar olmuşlar, U2 bile bir garaj grubuna dönüşmüştü. Son 10 yıldır bilgisayar destekli müziğin o çıkmaz sokağına saplanıp kalmış, post prodüksiyon ve efekt yazılımlarının içinde boğulmuş Rock nihayet kendi karakterini yeniden keşfetmiş ve gününü yakalamış bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;R.E.M. yeni albümünü tanıttıktan sonra 2006’da nerelerde çıkacakları belli olmuştu bile, ama White Stripes’ın huyu bundan çok farklı. &lt;em&gt;Elephant &lt;/em&gt;çıktıktan sonra çok çok az röportaj verdiler, sadece Amerika ve İngiltere’yi dolaştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu az verilen konserlerden bir tanesi, &lt;em&gt;Under Blackpool Lights &lt;/em&gt;ismiyle konser DVD’si olarak çıktı. İngiltere turnesi kapsamında Empress Ballroom’da iki gece üstüste verdikleri konserleri günümüzün dijital çağında kesinlikle sıradışı bir şekilde altı tane Super-8 kamera ile filme alındı. Operatörler her üç dakikada bir film kasetlerini yeniliyorlardı, yönetmenin reji masasına hiç canlı kayıt iletilmedi. Konser filmi grubun canlı performansının bütün enerjisini yansıtıyor, o turnede zaten performansları doruktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Şu Super-8 filmle başlayalım mı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Bu çok zor bir işti. Nasıl halledeceklerini merak ediyordum. 6 farklı kamera vardı, film kasetleri ise üçer dakikalıktı, devamlı surette değiştirmeleri gerekti. Kimin neyi çektiği belli değildi. Herkeste telsiz vardı ama yönetmenin kimin ne çektiğini monitöründen izleme gibi bir durumu yoktu sadece tahmin ediyordu. Sanırım sadece etrafa talimat verip duruyordu. "&lt;em&gt;Jack’in yüzünü alın, Meg’in yüzünü alın, Meg’in ellerini çekin…&lt;/em&gt;" gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de şu kırmızı ışıkları vardı. Sahneden baktığımda hangisinin kayıtta olduğunu kırmızı ışıklarından anlayabiliyordum. (&lt;em&gt;Gülüyor&lt;/em&gt;) Çok komikti. Yönetmen sonradan bütün çekimleri bilgisayar ortamında dizdi. Bazen arada kopukluklar oluyordu, kaset değiştirmek için geçen süre kadar, o boşluklarda diğer kameraların çektiklerine bakıyorlardı. Çok ilginç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Çok güvenilir bir iş değil ama…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Hayır, değil. Ama içinizi ısıtan bir ruhu var bunun. Bütün işlemler boyunca onlarla beraberdim, montaj, miksaj ve film. Bir adam vardı ve bence dünyanın en ilginç işini yapıyordu. (&lt;em&gt;Meg’e doğru&lt;/em&gt;) Bunu sana anlatmadım sanırım… Bir tane renklendirici var. Yaptığı tek şey, bu tarihöncesinden kalma masasına oturuyor, önünde üç tane kırmızı küre var, ve onlarla devamlı oynuyor. Ekrandakileri izliyor, gerekirse renkleri değiştiriyor, ya da istediği kısımları koyultuyor. Bu toplar ışıklandırmalı, bazen sarıya dönüyorlar. Ekranda ya da masada numara, cetvel, skala, hiçbir şey yok. Bir masa ve üç kırmızı top! Sadece renkler, kontrast ve parlaklık. Bunu bütün gün yapmak isterdim! Bu işi yapan birisinin olduğunu bilmiyordum. Masaya o kadar odaklanmışım ki adamın ismini bile unuttum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bütün bu zahmete neden girdiniz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Filmin içinde sessiz bir sahnenin olmasını bile isterdim. Eski filmler bence konsantrasyonunuzu toplamanızı ve filme yoğunlaşmanızı sağlıyor. Çok samimiler. Modern dijital videolar ise gereksiz parlak. Hiç samimi değil. Bu filmin çekimleri de sıcak ve samimi bir havayı taşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Led Zeppelin DVD’sinden etkilendiniz mi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Evet, onu izlemiştim. Oradaki konser görüntüleri de Super-8. Communication Breakdown değil de, The Immigrant Song. O DVD’yi hazırlayan adam yaptı zaten bizimkini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bütün bu zahmete katlanmanızın sebebi modern film çekimlerinin fazla kişisel ve detaylı olması mı? Neredeyse gitar pedalındaki model ve seri numarası bile okunabilir.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Evet, peki bunun amacı ne? Bugünlerde herkesin kafasındaki düşünce şu: Sabah uyandıklarında akıllarında ne soru varsa onun cevabını bulabileceklerini sanıyorlar. Çünkü internet var. Soru ne olursa olsun, onu cevaplayacak birileri var. Adil değil. 22 yaşındaydım ve bir fuara gitmiştim. Oradaki adamın teki Howlin’ Wolf’un konser videosunu satıyordu. Bunu daha önce izlememiştim. Çok şaşırmıştım, bunu daha önce bilmiyordum. Filmde gitar çalıyordu, ama ben Howlin’ Wolf’u piyano çalıyor sanırdım, 22 yaşıma kadar! Ama küçükken internet olsaydı onu iki saniyede bulurdum, hatta download bile edebilirdim değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;DVD’de şunu farkettim, kolunda marker ile yazılmış bir kelime var. Bazen “noxious” bazen de “obnoxious”, sanırım iki gece film çekimi yapıldığı için…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Meg’in işi bu. Yönetmenle oyun oynuyordu! (&lt;em&gt;Gülüyor&lt;/em&gt;) Yönetmen bizim her iki gece de tamamen aynı şeyleri giymemizi istiyordu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Daha önce konser görüntülerinizi izlediğiniz oldu mu?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Tabi, ama çok iyi kayıtlar değildi. Mesela Japonya’da verdiğiniz her konserden sonra size konserin videosunu beleşe veriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ocak’taki turne boyunca muhteşemdiniz. Nasıl oldu bu sizce?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Teşekkürler, gerçekten harika konserlerdi. Alexandra Palace’taki çok iyiydi. Kesinlikle en iyi turnemizdi. Hiçbir konser kötü gitti diyemem. Şaşırtıcı biçimde, Blackpool konserlerinin ilk gecesi tam ısınamamıştık ortama. Konserin ilk kısımlarında yürümeyen birşeyler vardı. Hiç aralıksız dokuz şarkı çaldık. Konserden sonra neyin yürümediğini düşündüm durdum, ama o haliyle de ikinci geceden daha iyi bir konserdi! (&lt;em&gt;Gülüşmeler&lt;/em&gt;) Filmdeki ilk dokuz şarkı da ilk geceden direk alıntıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Peki o turnedeki enerjiniz sizce nereden kaynaklanıyor?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Bilemiyorum, Blanche’in bizimle olmasının çok faydası oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Turne boyunca hastaydım ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Öyle mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Tükenmiş gibiydim, bütün turne boyunca griptim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Ya?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Pestilim çıktı, kan sıçrıyordu her tarafıma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Ayakların o yüzden kan toplamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Ama yine de en iyi turnemiz oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Son zamanlarda birçok grubun yaptığı gibi takılmıyorsunuz…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Evet, haklısın. Ocak ayından beri ara verip dinlenmeye çalıştık. Çok uzun süre turnede kaldık, sanki aralıksız üç yıldır turnedeymişiz gibiydi. Biz de biraz ara vermeye çalıştık, ama bu pek kolay olmadı, iş gelip bizi bulmaya devam etti. Bu sene çok fazla konser vermedik. Sadece işte yılın başında İngiltere’deydik. İngiltere’de her grup çalabileceğinin en iyisini çalar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ama geriye çekilmek bilinçli bir seçimdi değil mi? Festivallerde de görünmediniz.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Festivallerin o güzel ruhunu yakalamak her zaman kolay olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Festivallerde çıktığında kendini çok ağır hissedersin, sanki kilon iki katına çıkmış gibidir. Bir anda Queen’mişsin hissine kapılırsın, bunu sonuna kadar sürdürmeliymişsin gibi (&lt;em&gt;elleriyle We Will Rock You’nun ritmini tutuyor&lt;/em&gt;) Geri çekilmek bizim isteğimizdi, tükenmiştik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen sene Amerika’daki turnelerimizde, gittiğimiz şehirlerin büyük bir çoğunluğunda istediğimiz büyüklükte konser salonları yoktu, bu yüzden istediğimiz kapasiteye ayarlamak için ikiye bölünmüş hokey arenalarında çıkmak durumunda kaldık. 4 ya da 5bin koltuklu mekanlarda çalmak istiyorduk, ama mesela Florida’da Blackpool’daki gibi mekanlar yoktu. Bize bir hokey salonunu ayarlardı, ortaya bir de perde çekerlerdi ki U2 gibi birşeye benzemesin diye. Ama bunlar çok kötü konserler oldu. Herkes oturuyordu, sanki o ellerinde salladıkları salak plastik şeylerden almak zorundaymışlar gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konserler sona erince “&lt;em&gt;Tamam!&lt;/em&gt;” dedik. “&lt;em&gt;Bir daha bunu yapmak istemiyoruz.&lt;/em&gt;” Aslında devam edebilirdik, çok talep vardı. &lt;em&gt;Elephant&lt;/em&gt; için Kanada’ya gitmedik mesela, Güney Amerika’ya inmedik, Japonya bir turne, o da sadece yedi konser. Daha çok Avrupa ve Amerika’ydı. Devam edebilirdik, ama durduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Ateşin yanındaki pire gibiydik. Son bir sıçrayış ve biterdik. Çok yorulmuştuk. Son bir konser, sonra dinlenme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Jack, bir webchat’te bu yılın hayatındaki en iyi yıl olduğunu söyledin. Kendi üzerindeki kontrolün müydü buna yardımcı olan?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Üzerinde pek bir kontrol yokmuş gibi görünüyordu. Sanırım bazı şeyler birden oluverdi. Bu yılın bizim için kimin arkadaşımız olduğunu kimin olmadığını anlamamız açısından önemi büyük. Sonradan yeni arkadaşlar edindik. Büyüme çağı gibi, hergün beraber okula gittiğin çocuğun gerçek arkadaşın olmadığını, senin iki katın büyük kapı komşundan bir sürü şey öğrenebileceğini farketmen gibi. Ben ve Loretta Lynn’in balkonda oturup beraber bira içmemiz ve Jim Diamond’un çıkıp De Stijl’in – bu albümü evimizde ben kendim kaydettim! – prodüktörünün kendisi olduğunu iddia edip bizi mahkemeye vermesi arasındaki fark gibi. Bazı insanların buna bizden farklı baktıklarını gördük. Para ve şöhret, başka birşey değil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu yıl 50 kişiye de çalmış olsak, ya da Toledo’daki gibi bir barda 16 kişiye çalmış olsak da kötüye gitmezdi. Başıma gelen kötü bir olay – aklıma gelen tek şey arkadaşlarımızın bizi arkamızdan vurması. Bir sürü hem de. Oldukça kötüydü. Kişisel, çok büyütülecek birşey değil. Bu tamamen istismar, bir takım şeyleri kendi işlerine yaracağından daha kötüymüş gibi gösteriyorlar, kendi çıkarları için! Eninde sonunda teptaklak olacak olan onlar, biz değil. Biz herkesi severiz, kimseyi incitmeyi düşünmüyoruz. Eğer kimseyi incitmeyeceksen sonunca incinen de sen olmazsın. Gerçek budur. Meg de gerçektir. O kimseyi incitmemiştir. Jim Diamond gibi birisi neden Meg’i mahkemeye versin? Peki sonunda ne olacak? Tepetaklak olacak. Hiç iyi olmayacak. Ne ekersen onu biçersin işte. Eğer içine sevgi ve saygı katarsan, insanlardan da karşılık olarak bunu alırsın. Yine de benim için harika bir yıldı, bir sürü, bir sürü şey oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bir de diğer olay var, birşeyler söyleyecek misin onunla ilgili?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Benim araba kazam mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Hayır, Jason. (&lt;em&gt;Stollsteimer, Von Bondies’in solisti.&lt;/em&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – İşte konuştuğum şey bu. Sonunda eline ne geçecek? Yeni albümünü tanıtmak için elinden geleni yaptı. Bundan ibaretti. Grubunu tanıtmak, bizim iyi niyetimizi kullanmak, istediği ilgiyi bizim üzerimizden yakalamak. Arkadaşımız olarak bunu iyi bir yönden kullandı. Ama bizi arkamızdan vurarak bunu kötüye kullandı. Peki insanları kullanan birisinin eninde sonunda başına ne gelir? Albümü bir iki bin satar, ertesi yıl da unutulur, gider. Hayatının sonuna kadar bu istismarı ile hatırlanacak. (&lt;em&gt;Gülüyor&lt;/em&gt;) Bunun üzerine çıkamazsın çünkü tamamen olumsuz birşey. Benim tarafımda olumsuz bir nokta yok. Tek yapabildiğim onurumu korumak, sanırım. Başka yapabileceğim birşey yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Olayların bu sonuca varacağını hiç istemezdiniz, değil mi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Hayır. Böyle bir sahtekara konuşma ortamı sağlanması utanç verici. Medyadaki, ya da günlük hayatta karşına çıkan birçok insanın gerçeğin peşinde olmadığını gösteriyor. Bundan daha kötüsünün peşindeler. Para, evet. Medya bence gerçek olanın kazanamadığı bir yer, çünkü eğlenceli değil. Gerçeklik eğlenceli değil. Her neyse, bu onların fikri. (&lt;em&gt;Gülüyor&lt;/em&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Sormayacaktım ama, tam olarak neler yaşandı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Öğrendiğim şey, bunun hakkında ne kadar konuşursam bu onun işine o kadar yarıyor. Sorun işte burada. Bu yüzden hiçbir şey konuşmadım, çünkü bu ona istediği şeyi sağlıyordu, grubu için ilgi. Eski menejerleri bir röportajda neler demiş, bir arkadaşım gösterdi bana, durumu istismar etmek istiyormuş, kendi politik durumu lehine çevirmek istiyormuş. Grubun menejeri söylüyor bunu! Bir arkadaşı ertesi gün bana dedi ki, Jason’a bir göz doktoru bakmış, ona gözünde hiçbir şeyin olmadığını söylemiş. Jason da gözünde kalıcı hasar olduğunu söyleyecek başka bir doktor bulmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Üstelik gözündeki hasar eskiden kalma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – (&lt;em&gt;Gülerek&lt;/em&gt;) Gözünde bir yıldır duran lensini çıkartmış, ve bunun için beni suçluyor! Her neyse ya, hilebaz! O gruptaki diğer insanlara acıyorum. Aptal yerine konuyorlar. Yıllarca bu adam tarafından sözle ve aklen kullanılmış, şikayet eden ve devamlı sızlanan bir grupla turnede olmanın ne demek olduğunu bilemezsin. Bu adam bir provakatör, çok kötü birisi. Çünkü Detroit’te bu insanlarla bir dönem çalışmış olan herkes zarar gördü. Birçoğu da arkadaşımız – Whirlwind Heat’ten Dave Swanson, bu adamın fotoğraflarını çekmiş albüm için, Jason buna filmlerin banyosu için ve arabayla onca yolu teptiği için para ödemeyi reddetmiş…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – CD’yi de vermemiş!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Albümün bir kopyasını bile vermemiş! Bunun gibi şeyler, bir milyon tane hikaye anlatabilirim. Bütün bu anlatmaya çalıştığım, ne ekersen onu biçersin. O olumsuzluk ve hile katıyor, sonunda elde edeceği de onlardan farklı değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;‘Seven Nation Army’i yazıp kaydettikten sonra bomba parçanız olacağını biliyor muydunuz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Hayır, böyle düşünmüyoduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Üstelik son dakikaya kadar ilk single’ın hangisi olacağını tartışıyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Kimse onu single olarak çıkartmak istemiyordu. Herkes &lt;em&gt;There’s No Home For You Here&lt;/em&gt;’ı düşünüyordu. Ben de &lt;em&gt;Seven Nation Army&lt;/em&gt; olmasında ısrar ediyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bir insan yazdığı bir şarkının ne zaman tam olarak ne olduğunu anlar?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – İnsanların birşeyler dinlemek istiyor olmaları büyük birşey. Bir şeyleri bekliyor olmaları. Sanırım bu onlara iyi geliyor. Bildikleri tek şarkı o da olsa bu pek önemli değil. 10 yaşımdayken gittiğim ilk konser Bob Dylan’dı. &lt;em&gt;Blowin’ In The Wind&lt;/em&gt;’i çalmasını çok istiyordum, ama çalmamıştı. Kızmamıştım. Bunu yapmamış olmasının kötü olmadığını 10 yaşımdayken anlayabiliyordum. İnsanlar gelip de doğaçlamalarını izlemek istiyorlarsa, ne güzel! İnsanların ilgisini canlı tutmak için iyi birşey. Festivallerden birinde, şarkının girişine başladık ve insanlar akorları bir ağızdan söylüyorlardı. Ben Blackwell (&lt;em&gt;Dirtbombs davulcusu, Jack’in kuzeni&lt;/em&gt;) “&lt;em&gt;İnsanların riffi söylediklerine ilk kez şahit oluyorum!&lt;/em&gt;” dedi. İnsanlarla bir bağlantı kurabilmekten memnunum. Yapmaya çalıştığımız da bu – insanlarla bağlantı kurabilmek. Eğer bunu yapabiliyorsak, başarılıyızdır diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;‘Elephant’ın kayıtları ile piyasaya çıkması arasında neredeyse bir yıllık bir süre var. Bu bekleyişte albüm hakkındaki fikirleriniz değişti mi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Gerçekten uzun bir zamandı, ama bildiğim tek şey albüm üzerinde hiçbir değişiklik yapmayacağımdı. Bir yıl sonra bile geriye dönüp miks yapma düşüncesi yoktu kafamda. Bitirdiğimiz zaman ne kadar iyiyse bir yılın sonunda da o kadar iyiydi bizim için. Bunu daha önce denememiştik, albümleri bitirir bitirmez çıkartmıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her albümde olagelen şeyler var – &lt;em&gt;Elephant &lt;/em&gt;için söylediklerime ters gelebilir, diğer üç albümde oraya koymayı istemediğim şeyler vardı. &lt;em&gt;White Blood Cells&lt;/em&gt;’ten &lt;em&gt;I Can’t Wait&lt;/em&gt;, keşke o şarkıyı kullanmasaydım. Kaydını çok hızlı tamamladık, kayıtlar bittiğinde ise bize hiçbir şey ifade etmiyordu. Bazıları, piyano ile ilk aşamalarını oluştururken bile bir anlam ifade eder, sonra onu canlı ve kendi enstrümanlarınla çalarak ona hayat verirsin. Bazen de işe yaramaz. Ama bazen de ortaya harika bir iş çıkar. &lt;em&gt;Dead Leaves And The Dirty Ground &lt;/em&gt;gibi mesela, gitarla çalınınca mükemmel bir şarkı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Provalarımızı hatırlıyorum, bizi heyecanlandıran bir şarkıydı, kayda aldığımızda kulağa harika geleceğini düşünüyorduk, ama kayıtları dinledikten sonra o kadar da iyi olmadığını gördük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Son zamanlarda herkes çıkıp &lt;em&gt;DeStijl&lt;/em&gt;’in en favori albümleri olduğunu söylemeye başladı. Şimdi o albümü dinlemek bana çok zor geliyor, çünkü o şarkılarla o kadar çok turne yaptık ki, bir kısmı hemen hemen hergün çalınıyordu, uzun bir süre boyunca bu şarkıların tempolarını da arttırdık. Şimdi albümü dinlediğimde bana çok yavaş geliyor, dinlerken sanki patlamayı yapacakmış gibi bir beklenti içine giriyorum. Ama işte albümü bitirip tamam dedikten sonra kararına bağlı kalmalısın. Zor kısım bu. İnsanlar bunu yapmak istemiyorlar, tekrar tekrar kaydediyorlar, tekrar tekrar miksliyorlar, remastering’le uğraşıyorlar. Kimisi albümü altı – yedi kere remaster, üç – dört kere remiks edip milyonlarca saati boşa harcıyorlar, en sonunda da gidip bir demoyu dinledikten sonra “&lt;em&gt;Bu demo bile albümün en son halinden daha iyiymiş!&lt;/em&gt;” diyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Söylemek istediğiniz, önemli olanın bu son teknoloji oyuncakların olduğu bir ortamda belli sınırların içinde yaratıcı bir ortamın yakalanabileceği, sonunda çıkan neyse ona sıkı sıkıya bağlı kalınması gerektiği ve dünyayı yerinden oynatan bir albümün iki haftada yapılabileceği mi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Evet, hep bunu söylemişizdir. Bence içinde bulunduğumuz zamanda bu çok önemli. &lt;em&gt;Elephant&lt;/em&gt;’ın 10 günde kaydedildiğini söylemekten hep gurur duydum, çünkü eşi benzeri yok. Asıl amacımız bunun hakkında kendini beğenmişlik taslamak değil, bunun mümkün birşey olduğunu ispat edebilmek. Kimse yapamayacağınızı söylemedi. Bütün bu büyük albümlere bakın. Her dönemin en iyi yüz albümü listesi vardır, bütün bunlar iki günde kaydedilmiş albümlerdir. Çok azı bir yıl gibi bir süreyü bulmuştur, bundan eminim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Modern olmak için en modern aletleri kullanmak zorunda olduğunu söylemek yanlış mı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Çok acıklı. Amerika’da özellikle bu hava hakim. Herkes istediğini elde edebileceğini düşünüyor. Deniyorlar ve istediklerini elde edebiliyorlar. Şımarık ve açgözlüler. “&lt;em&gt;8 kanallı bir stüdyoda ben ne yapayım? Daha fazlasını istiyorum!&lt;/em&gt;” diyorlar. Ama grubun üç kişilik. 24 kanalı ne yapacaksın? Belki George Gershwin’in ancak 24 kanala ihtiyacı olurdu, anlatabiliyor muyum? Bunun faydasını kendi için görürdü, ama sen bas çalıyorsun, şikayetin niye peki? Sana sadece bir kanal yeter! (&lt;em&gt;Gülüyor&lt;/em&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep daha büyüğünü, daha iyisini istiyorlar, en yeni aletleri istiyorlar, ama bu gerekli değil ki. Özellikle Amerika’daki insanlar, insanların kendilerine kuralların olduğunu söylemelerinden hoşlanmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;White Stripes’ın bu renkli konseptinin bu kadar uzun bir süre tutunabilmesi sizi şaşırtıyor mu? İnsanlar buna takılsın takılmasın, “hey biz renklerle oynayan çocuklarız!” diyen sanatsal bir konsept bu…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – İşin komik bir tarafı var. Son birkaç haftada neler gördüğümü anlatsam – Black Eyed Peas tamamen kırmızı, beyaz ve siyah kostümler giymiş, başka bir gün kanal değiştirirken rastladım, MTV ödüllerinde Lil Jon The Rapper komple kırmızı, beyaz ve siyah giyinmiş, Green Day’in yeni albümü tamamen kırmızı, beyaz ve siyahtan oluşuyor, Lenny Kravitz’in albümü de öyle, bir müzik dükkanına gidin, baştan aşağı öyle! Bu aralar iki araba reklamı var, Honda reklamında bir araba var, kırmızı, beyaz ve siyahtan legolarla yapılmış, diğerinde de spin atan bir araba var, The Hardest Button To Button klibinden tamamen araklanmış! İnsanlar “&lt;em&gt;Tamam bu renkler size ait değil ama, bir bakın ya şu arabaya, kırmızı, beyaz ve siyah legolardan yapılmış!&lt;/em&gt;” Geçen gün Michel Gondry’le konuşuyordum, o reklamı kendisinin çekmesi için teklif götürdüklerini söylemez mi? Hahaha, görüyor musun? Söylemiştim, bir yerlerden bu fikirleri almışlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;İnsanların buna ilgi göstermesi şaşırtıcı mı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Her zaman. Grup hakkındaki herşey için. İnsanlarla bağ kurmak zor, hele konuşarak. İnsanlar kendi esprilerini üretmiyor, diğer insanlardan duyduklarını anlatıyorlar. Espriler kendilerini kanıtlamış, ben sana bunu anlatıyorsam diğer insanların ona güldüklerini bildiğim için ispatlanmış olduğunu biliyorum. Bugün ben de bir tane düşündüm. (&lt;em&gt;Gülmekten katılıyor&lt;/em&gt;) Yürüyüşe çıktım, her tarafı kırmızı, beyaz ve siyah olan ne gördüm?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Hmm, bir gazete mi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Hayır, benim beynim. Bana komik geldi, ha ha ha!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;White Stripes’ın dışındaki hayatı da düşünmüş olmalısınız. Bu sınırlarınızın dışındaki bir hayata sempati duyuyor musunuz? Ya da sınırlarınızı genişletmek?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Hayır, yerimizde duruyoruz. Sınırlarımızı biliyoruz, ya da kırk yılın başı dışına çıktığımız da oluyor, ama esas olan sınırların varlığı, eğer ortalıkta bir sınır yoksa hiçbir şeyin de anlamı olmaz. O zaman “&lt;em&gt;Nerede şöyle cool bir fotoğraf çektirebiliriz? Hah, şurası iyi. Evet çok cool olduk.&lt;/em&gt;” diyen tiplere döneriz, hiçbir şeyin anlamı olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herşeyin bizim için bir anlamı var. Cool görüneceğiz diye bir yerlerde fotoğraf çektirmedik hiç. Cool görünen ama bir derinliği olmayan bir fotoğrafı seçmedik. Sınırların içinde oluşumuz onlarla oynayabilmemize imkan veriyor. Oldukça basit bir şeye yeni bir anlam ve derinlik katabilmemizi sağlıyor. Bir erkek ve bir kadın, müziklerinde de üç öğe, devamlı aynı şekilde. Hiç yok olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela, Leadbelly 12 telli gitarıyla şarkı yazmaya devam edebilir, sürekli devam edebilir. Bence hiç eskimez. Leadbelly albümleri almaktan bıkmıyorum. Aynı şarkıların olması sorun değil, çünkü her zaman daha önce duymamış olduğum birkaç tanesine rastlıyorum. O kadar çok var ki sanki hepsini dinleyemeyecekmişim gibi, hiçbirini de ezberleyemeyeceğim. Dur durak yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Evrim geçirdiğinizi düşünüyor musun?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Bence öyle birşey yok. Bana göre hala aynıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ama DeStijl’deki şarkıları iki katı hızlı çalıyormuşsunuz. Müzikal yetenekleriniz gelişti belki de?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – İlk albümü yaptığımızda 16 kanallı bir stüdyoda çalışmıştık. Elephant’ı 8 kanallı bir stüdyoda yaptık, bir tür iniş söz konusu. Peki bu ne? Gerileme! Ben ilerleme olduğunu hiç sanmıyorum. Her zaman sınırların içinde hapsolmuş durumdayız. Eğer gruba birisini katmazsak veya farklı boyutlara geçmezsek farklı bir yerlere varamayacağımızı biliyorum. Ama bence farklı bir boyut olamaz. Gruba kimse de katılamaz. Bu herşeyi mahvetmek olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bir değişiklik olarak Meg ‘Elephant’ta şarkı söylemeye başladı. Bir sonraki albümde bunu daha çok kullanacak mısınız?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Belki, göreceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – İstersen hepsini söyleyebilirsin, ha ha ha!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Sağol be!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;‘Cold Cold Night’ı sahnede nasıl söylüyorsun?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Bunu pek kafama takmıyorum. Kendi sesime artık daha çok alıştım, yine de kendi sesimin kayıtlarını dinlemek bana tuhaf geliyor. Hele o Blackpool konserleri, ıyk! Hastaydım diyorum ya. Kayıtları izledim, aslında iyiydi ama bazı anlarında da kötüydü. Şarkı söylemeye çok alışkın değilim, kendimi dinlemek zor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – İnsanlar Meg’in şarkılarına bayılıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Neden böyle coşkulu olduklarını anlayamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – İnsanlar o şarkıya alıştı. Herkes o şarkıdan bahsediyor. İnsanlarla bağ kurabildi. En az 50 filmde kullanmak için teklif geldi, ama hepsini geri çevirdik, ha ha ha!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Yeni albüm için fikirler oluşmaya başladı mı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Evdeyken bayağı bir şarkı yazdım. Aklıma gelenleri anında kaydedebilmek için de minik bir ses kayıt cihazı edindim. Melodiler aklıma geliyordu, sonra unutuyordum. Akıllılık ettim de aldım bunu. Kendine devamlı hatırlatma yapıyorsun. Yeni albüm için bir şarkı vardı, iki yıl önce ıslıkla çaldığım bir melodisi vardı, bir hafta boyunca ıslıkla çaldım, aklımda kalması için devamlı ıslıkla çalıyordum. Ama bir an geldi tamamen unuttum. Bir gün bir arkadaşın evindeyken, bir anda aklıma geldi, ıslıkla çalmaya başladım, iki yıl sonra hatırladığıma inanamadım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Sigarayı bıraktın mı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Sesim gerçekten çok kötüye gitmeye başlamıştı. Üst notalara çıkamıyordum. Eski kayıtlarımızı dinliyordum, o zamanki çıkışlarımı yapamadığımı görüyordum. Ne yapacağımı bilemedim. Bırakmak da istemiyordum. Loretta Lynn ile çalışırken, söylediğim şarkılarında en yüksek aralıktaki notalara çıkabilmem gerekirken çıkamadığımı farkettim. Hiç bitmeyen bir bronşit gibiydi. Bazen bir hafta kesilirdi. Turnede olurduk ve harika söylerdim, ama yine ortaya çıkar ve 6 ay kaybolmazdı. Buna daha fazla katlanamadım. Vokalimi böyle kullanmam benim için çok önemli, sebebi bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Festivallere gitmemizden hemen önceydi, &lt;em&gt;Jolene&lt;/em&gt;’i çaldık, onu bu şarkıyı bu kadar rahat söylerken hiç duymamıştım! Çok iyi birşey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Eskiden olduğum gibi olmak güzel. Loretta’nın karşısında o notalara çıkamadığımda çok utanmıştım. İyi bir şarkıcı olmadığımı düşünmesi utanç verici.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;‘Cold Mountain’ın albümündeki şarkılar folk ağırlıklı, özellikle de ‘Never Far Away’ isimli şarkın. Loretta’nınkiler daha country tarzındaydı. Bu tarz sence sırasını savdı mı bu albümle, yoksa gelecekte kayacağınız yön bu mu?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Bu şarkıyı albüme koymak istemediler. İlk başta filme de koymak istemediler. Ben de “&lt;em&gt;Keyfiniz bilir.&lt;/em&gt;” dedim. Bu şarkıyı kitaptaki karakterler üzerine yazmıştım. Kullanmazlarsa çöpe atardım. Kullandılar, ama sevmiyorlardı. Filmle veya soundtrack’le ilgilenen hiç kimse şarkıyı beğenmedi. Albüm çok iyiydi ama, bütün o müzisyenlerle beraber çalışmak. T-Bone (prodüktör) bu insanlara seslerini duyurabilecekleri bir ortam sağladı, bence harika bir iş oldu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Loretta ‘Van Lear Rose’u 12 günde yapmaktan keyif aldı mı? Bugünlerde bir country albümü için oldukça hızlı bir süreç.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – İlk başta pek farkına varamadı. Bir ev tuttuk, kayıtları evde yapmak istiyorduk. İlk günün sonunda bana gelip “&lt;em&gt;Jack, kayıtları burada yapacağımızı biliyor muydun?&lt;/em&gt;” diye sordu. Evet, burayı seçen de bendim. “&lt;em&gt;Tamam, buraya geleceğimizi bildiğinden emin olmak istedim.&lt;/em&gt;” Birkaç gün sonra da “&lt;em&gt;Jack, albümün çıkması için çok sabırsızlanıyorum. Harika olacak!&lt;/em&gt;” Onu müzik hakkında bu kadar heyecanlı görmek çok güzeldi. Bütün gün kafa patlatıp duruyordu, devamlı yeni fikirlerle çıkıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Karakterinden neler öğrendin?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Çok parlak. Sadece konuşmasından ne kadar iyi bir insan olduğunu anlayabilirsin, şarkılarında bazı şeyler hakkında ne kadar derin düşünebildiğini anlayamazdın. Onların genel fikirler olduğunu düşünürdün. Yüzeysel olarak öyle, ama çok derin düşünceler ve fikirler barındırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Seninle birkaç albüm daha yapmak istediğini söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Daha fazla yapmak istiyor, ama ben yapabileceğimden emin değilim. Sağlık sorunları var, yaşlandığını görüyorsun. Ama ayakta duruyor, çok güçlü. Hastaneye yatıyor, ama iki gün sonra çıktığında zımba gibi, oradan oraya zıplıyor. Kıçı yerinde durmuyor. Turneye çıkmak istiyor. 40 yıl önce bu işe başladığından beri hiç durmamış ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bob Dylan’la aynı sahneyi paylaşmak nasıl oldu?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Bunun hakkında konuşamam. Sanırım bunun hakkında konuşmamalıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bence konuşmalısın!&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg &lt;/em&gt;– Geçenlerde otobiyografisini okuyordum. İyi bir kitap olduğunu düşünüyordum. Çok hoşuma gitti. Çok ustaca yazılmış, bir paragrafın son kelimesi sanki diğerinin başı gibi. Özel hayatını çok iyi korumuş, neyi konuşmak istiyorsa yazmış, neyi konuşmak istemiyorsa yazmamış. Yine de nereden geldiği, olaylara nasıl baktığı hakkında bilmeyi istediğin ne varsa hepsini bulabiliyorsun. Bu kitap sayesinde onu daha çok beğenmeye başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Ben de okuyacaktım ama içinde hiç resim yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Onun sahnesine çıkmak nasıl bir duygu?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Bunu gerçekten söyleyemem, belki başka bir zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Dylan şan, şöhret inancına hep karşı durmuştur. Onu gözünüzde kahraman yapan bu mu?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Evet, insanlar devamlı onu gözetliyorlardı, onu olmadığı birisi gibi göstermeye çalışıyorlardı. O sadece kendi işini yapmaya çalıştı, insanların ona yakıştırdığı gibi bir neslin sesi olmak değil. Ama onu hiç yalnız bırakmıyorlardı, özel hayatı yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Onu bu yönüyle seviyorum. Bugünlerde herkes herşeye hazırmış gibi duruyor, istekli ve her an amade, bir işaretle reality show’ların bir parçası olmak için bekliyorlar. Kimsede o saygınlık kalmamış gibi gözüküyor. Dylan şerefini korumaya çalışanlardandı, 40 – 50 yıl öncesinin insanları için bunu korumak daha kolaydı. Bence dünyanın her tarafında kaybolan birşeyler var. İnsanların şerefli olmaları istenmiyor. Öyle olduğunu düşündükleri insanları alaşağı etmek istiyorlar, bu onları korkutuyor çünkü. Bence bu kıskançlık değil, korku. Günümüzde ünlü olup da şerefiyle yaşayan kim var? O kadar az ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Şöhret ve şeref aynı cümlede birbirlerine uymayan kelimeler.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Evet, ama eskiden böyle değildi. Frank Sinatra böyle bir adamdı. Ama kayboldu, gitti. Bugünlerde bir Frank Sinatra yok, ya da Patti Page yok. Kimler var? Patti Page yerine Ashley Simpson! Bir bakın şu insanlara – Hillary Duff, Ashley Simpson, Paris Hilton! Kim bu sıçanlar? Küçük kızlar bunları örnek alıyorlar, çok kötü! Bu kadınlarda şeref, haysiyet denen şeyden eser yok, ama aileler küçük kızlarının bu sıçanlar gibi giyinmelerine izin veriyor. Peki buna karşın ellerinde ne var? Seçenekleri neler? (&lt;em&gt;Gülmekten katılıyor&lt;/em&gt;) Ha ha ha ha! Birisi bana Lindsay Lyon’un albümünde gitar çalmamı sorma cesaretini gösterdi, şu onaltı yaşındaki aktrislerdenmiş ve bir albüm hazırlıyormuş. Ben de, “&lt;em&gt;Hayır!&lt;/em&gt;” hahahaha!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;MTV ödüllerinde aldığınız ödülü Lonnie Donnegan’a ithaf ettiniz…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Onun ülkesindeydik biz! Ne zaman birisi sırtımıza vurup bize ödül ya da onun gibi birşey verecek olsa, ilk düşündüğüm şey bize saygı duyulmadan önce bizim kime saygı duymamız gerektiğidir. İskoçya, aklıma ilk gelen yer. Donnegan’ın müziğimin üzerinde etkisi büyük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;İnsanlar sizin sadece geçmişle bir bağınız olduğunu düşünebilir, bu sizi endişelendiriyor mu?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Geleceğe bakmak günümüzde zor. Herkesin cep telefonu aynı zamanda kamera, aynı zamanda bilgisayar falan filan. Hepsi bir arada. İleriye bakmak, ileriye neye bakacağız ki? Hiç ilginç değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim görüşüm, bence folk müziği yine etrafta yeteri kadar var olmalı. Utanç duyulacak bir durum, çünkü günümüzün dünya kültürü çok zenginleşiyor ve bilgisayarlaştırılıyor, ama kaybolan da bu olacak. Kendi müziğimizin ihmal edildiği bir dönemdeyiz, bu şarkıları her ne şekilde olursa olsun yaşatmalıyız. Eğer sahne bulursak, Son House’un şarkılarını çalmalıyız, çünkü onun şarkılarını çalacak kimse kalmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birisi bunu yapmalı. Bunu yapacak kişi olarak gösterilmekten de bıkmış durumdayım. Müzik dersi veren bir grup olarak tanınmak istemiyoruz. Ama ne zaman evde arkadaşlarla toplansak ve birisi televizyonda MTV’yi açsa, herkes aynı şeyi konuşmaya başlıyor – Neden televizyon iyi değil, neden radyo iyi değil? Sebebi ne? Sebebi bence folk müziğin eskisi gibi ortalıkta dolaşmaması. Nasıl isimlendirirsen, blues, country… Çünkü folk müziği bitti. Herkes bunun için kızgın, ama ben de bunu geri getirmenin üstüme vazife olmuş olmasından sıkılıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bu sızlanmalarında belirli bir Amerika boyutu mevcut mu?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Evet, bence iş yine kurallarda bitiyor. Politika bir yana, insanlar çok kolaylıkla kandırılıyorlar. Daha önce arkadaşlarımızın bizi arkadan vurmasından bahsettik. İnsanlar böyle şeyleri yapmaya nasıl yönlendirilebilirler? Kültürel olarak, insanlar yalanlarla kandırılıyorlar. Bir dergi ya da magazinde ne okurlarsa ona inanıyorlar. Eskiden bir standardı yakalamak için bütün yayın organlarının editörleri çalışırdı – Hayır, biz bunu basamayız. Topluma karşı bir sorumluluğumuz var! Artık kimse bunu takmıyor. İşlerin başındakilerin yalan söylemesi bile kimsenin umurunda değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bu sizi Bush’a Hayır – Savaşa Hayır kampanyalarına isimlerinizi yazdırmanıza itti mi? Tom Waits bile bunun için bir şarkı yazdı…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Evet, bunlar zor zamanlar. İnsanları herşey için bu kadar obsesif ve kızgın görmemiştim hiç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Sanırım İngiltere’de de durum aynı. Eğer bir partiye aitsen, kim için oy verdiğin önemli değildir, bu bir maymun ya da Einstein olabilir, oyunu ona verirsin çünkü o da senin partine aittir. Bu senin kişiye değil partine bağlılığındır. Doğrunun ne olduğu kimsenin umurunda değil. İnsanlar gerçeği bilmek istemiyorlar mı? Neden gerçeği öğrenmeyi istemiyorsun? Herhangi bir konuda?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Çünkü gerçeği öğrenirsen tembelleşirsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Bence de, çok üzücü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Babam hep söylerdi, oy pusulasında hep bir üçüncü adayın olmasını isterlermiş, eğer o aday da yeterli oy alırsa seçimlere dahil edilmeliymiş. İki partili sistemde bir sürü sorun var bana göre. İki şeytandan en az zararlısını seçmek zorunda olman çok kötü bir şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;‘Coffee &amp; Cigarettes’ isimli film size çok uydu. (Hele tam da sigarayı bırakmadan önce!) Göründüğünüz sahneler çok iyi işlenmiş. Tesla sarımı fikri nereden çıktı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Jim’e hep saygı duymuşuzdur, ne kadarında kendi diyaloğumuzu kullanacağımızı bilmiyorduk. Bir kısmında kullandık, Jim geri kalan büyük kısmını da Tesla hakkındaki bir konuşmamızı esas alarak yazdı. Onunla ofisinde buluşmuştuk. Rafta Tesla hakkında bir kitap vardı. Tesla’yı sevip sevmediğini sormuştum, evet demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Film için farklı montajlarını izliyorduk, o yüzden oradaydık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – &lt;em&gt;There’s No Home For You In Here &lt;/em&gt;için onunla klip çekecektik, konusu Tesla ile Edison olacaktı. Tesla’yı ben oynayacaktım, Edison için de belki Philip Seymour Hoffman’ı çağıracaktık. Edison, Tesla’nın alternatif akım teorilerinin tehlikeli olduğunu ispatlamak için bir file elektrik vermişti, ama aslında tehlikeli bir şey yoktu. Bugün kullanılan alternatif akımdır. Ama Edison yine de file elektrik verdi, bunun filmi var, klipte de kullanacaktık. Bunu da biz oynayacaktık, file elektrik veriyormuş gibi. Edison fili öldürüp üzerine boyayla AC yazacaktı. Ben de kendi icat ettiğim şu büyük ölüm ışın cihazını alıp Edison’la laboratuvarında büyük bir kavgaya tutuşacaktım. Edison’ı öldürüp onun kafasını bir ampule çevirecektim. Üstüne de DC yazacaktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Bütçe biraz uçtu ama.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Jim gelip “&lt;em&gt;Jack bu bize beşyüzbin dolara patlayacak!&lt;/em&gt;” dedi. Bütçeyi aşağıya çekemiyorlardı, böylece Coffee &amp;amp; Cigarettes’i yaptık, Tesla işi sonunda buna dönüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ekranda görünmekten rahat mıydın Meg?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Güzeldi, Meg iyiydi. Onun bu derece iyi olduğunu farkedince, o ana kadar bunu farkedememiş olduğunu gördüm. Dead Leaves And The Dirty Ground gibi klipleri izledikçe aslında ne kadar da iyi olduğunu anladım. Bunu daha önce farketmemiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Sağol Jack!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Bence iyi bir oyuncusun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Sanırım bu işleri denedikçe öğreniyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Eğlendiniz mi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Ben çok keyif aldım. Çok rahattım. Jim’le çalıştığımız için rahat olacağımı biliyordum. Bilirsin, kamera arkasında çekilmez olan adamlardan değil. Gerçekten iyi bir insan. Kendi bölümlerimizi oynarken düşündüğümden daha kolay olduğunu gördüm. Yine de bir sürü şeyi ezberlemiştik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Herhalde 8000 kişinin önünde çıkacağınız aklınıza gelmezdi…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg &lt;/em&gt;– Yapabileciğimi düşündüğüm hiçbir şeyi bugünlerde yapmıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Değiştiniz mi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Belki biraz. Belki önceki halime göre kendimden eminim, çok da değil tabi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Her ikiniz de teklif bombardımanına tutuldunuz mu? Size uyanları kabul ediyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Evet. Yapmak istediğin neyse onu yaparsın. Küçük grupların büyük prodüktörü olmak istemiyorum. Bu işi para için de yapmıyorum. Çok saçma. Yapmak istediğimi yapabiliyor olmam çok iyi bir şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç ay önce Beck’le beraberdim. Bir şarkısında ben bas çalıyordum, o da Fender Rhodes çalıyordu. Şarkı üzerinde çalışmaya başladık, prodüksiyonda Dust Brothers vardı. Ama stüdyo bana göre değildi, koca bir bilgisayar gibiydi. Ne yaptıklarını biliyorlar ve bunda da gayet iyiler. Beck bana şarkıyı yakın zamanda yolladı, ben bırakalı çok da harika şeyler yapmış şarkı üzerinde. Ben de kendi evimde gizli silahımla oynuyorum. Memphis’ten buraya bir pump org getirttim. Orada bir bit pazarından bulmuştum. Pedallarından birisi kırıktı, onu onardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerinde çalıştığım başka bir şey de çok ilginç bir proje. Döşemecilik yapan Brian Muldoon ile beraber çalışıyorum, bir albüm yaptık. The Upholsterers olarak bir 45’lik hazırladık. Ben Blackwell’in plak şirketi Cass Records’tan bir albüm daha yapacağız. Bu albüm de 45’lik olacak. Brian dükkanını 25 yıldır işletiyor, Cass Records’tan da Gordy Newton var, bizim amfilerimizi o yaptı. Onu İngiltere’de görmüş müydünüz? Hayır, onları yanımızda götürmemiştik. Amerika’da onun yaptığı amfileri kullandık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(&lt;em&gt;Meg’e doğru&lt;/em&gt;) Bunu sana anlatmış mıydım? Brian’ın 25. yıldönümü için, albüm sadece 100 kopya olacak, ve sadece Brian’ın yapacağı 100 işin içinden çıkacak. Yapacağı 100 koltuk döşeme işi. Sadece onların içinde olacak, satılmayacak. İlginç, değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Kırılmamalarını nasıl sağlayacaksınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Bunun için yer çok. Koltuğun kenarları ya da sırtı, oraya yerleştirebilirsin, kırılmazlar. Brian insanların albümü çıkartmak için koltuğu yırtacaklarını düşünüp heyecanlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dave Buick ile beraber yaptığımız kayıtlar, elle boyadıklarımız, (White Stripes’ın ilk iki single’ı) Dave bir tanesinin 2700 dolara satıldığını söyledi. Adamın teki onların sahtelerini çıkarırken yakalanmış ve bir daha satış yapması yasaklanmış. &lt;em&gt;Lafayette Blues&lt;/em&gt;’un single’larını maviye boyadığımız konseri hatırlıyor musun? Her birine altı dolar istemiştik. Kimse onu altı dolara almazdı! Hahaha! Sonra onları satışa koyduk ama seçmece yok! Hepsi sırayla gidecekti. Bir sürü insan toplanmıştı ama herkes birisinin çıkıp da ilkini almasını bekliyordu. Hepsinin istediği onuncuydu. Onlardan birinin içinde Meg’in dilini çıkardığı kocaman bir poster vardı, Dave yapmıştı onu. Kimsenin onlara 6 dolar vermeyeceğini düşünürken, şimdi 2700 dolara satılıyorlarmış!!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Kimse almazdı ki, kapakları bile yoktu, kendileri yapmak zorundalardı!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Hayat şimdi daha iyi belli ki – o zamanları özlemiyorsunuz değil mi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Hayır özlemiyorum. O zamana dönmek de istemem. Gold Dollar’ın açık olduğu dönem iyi bir dönemdi, Detroit’in müzik açısından en iyi zamanlarıydı. Oraya giderdiniz ve sıcak bir ortamınız olurdu. Şimdi daha zor, arkadaş bildiğim insanlar tarafından arkamdan vurulmaktan bıktım. Bu haksızlık. Bu şehri bile özlemiyorum. Burada rahat etmek eskisi kadar kolay değil. Eskiden ön bahçede davul çalardık ve polis bile gelmezdi. Şimdi çıkıp bahçede çalmak istemiyorum bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Belki de büyüdüğünüz için, artık o kırmızı – beyazlı çocuklar değilsiniz. Belki değişimin vakti geldi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Bence de. Yolun başında amaçladığımız birçok şeyi elde ettik. Bundan henüz sıkılmış da değilim. Bundan sonra yapacaklarımız beni heyecanlandırıyor. Eğer bu kutunun içinde yaşıyor olmasaydık, hapis olmasaydık heyecanlanmazdım. Eğer birşeyler yaratmak zorunda olsaydık, birşeyleri devam ettirmek zorunda olsaydık, belli bir başarı seviyesini tutturmak zorunda olsaydık bu beni hiç heyecanlandırmazdı. Bu ilham verici olmazdı. Ama içinde bulunduğumuz ortam, çok rahat, beni heyecanlandırıyor. Bu ruhu kaybettiğimiz zaman bu grup için çalışmanın gruba hiçbir faydası olmayacağını bileceğim. Ama halen bu ruh yaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ama kendinize yeni bir kutu oluşturabilirsiniz…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Başka bir grup mu? Ama hiçbir zaman bunun gibi olamaz. Bütün enerjimi ve emeğimi buna harcıyorum. Üzerinde çalıştığım diğer işler biraz daha özgür ve rahat. Ama White Stripes değil. Burada çok çalışıyorum, bilinçli olarak kendi limitlerimi zorluyorum. Kabul ettiğimiz kurallar devamlı kendimizi zorlamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;"White Blood Cells’ten sonra birkaç albüm daha ve grup dağılır” demiştin…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Hala öyle düşünüyorum. Ama bunu çok sık söylediğimiz için cezamızı çektik. Bunu bize o kadar çok soruyorlardı ki – “&lt;em&gt;Elephant’ın son albümünüz olacağını sanıyordum.&lt;/em&gt;” İnsanların emekliliklerini ertelemelerinden hep nefret etmişimdir. Emekliye ayrılırlar, sonra geri gelirler, sonra tekrar emekliye ayrılırlar… Saçmalık!! Bunu yapmak istemedim, insanların da bunu düşünmesini istemedim. Bu şekilde dikkatleri üzerime çekmek de istemiyordum. Sadece grubu 20 yıl sürdürmek istemediğimi söylemiştim. İnsanlar ayrıca üçüncü ve dördüncü albümde de üstümüze çok geliyorlardı. Onlar için sanki yeni başlamıştık, ama bizim için yıllar geçmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;12 aylık sürede neler yapmayı planlıyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Büyük bir ihtimalle Brendan Benson ile beraber çalışacağız. Evinde kayıtlar yapacağız. Bana çok yakın oturuyor. Albüm hakkında henüz kararlaştırılmış şeyler yok. Tek yapabileceğim birkaç melodi mırıldanmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bütün gece benim!...&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Önceden kararlaştırdığımız hiçbir şey yok gerçekten. Ama bilemiyorum, önümüzdeki birkaç ayda işleri ilerletebiliriz. Eğer bittiyse, tekrar kapanıp üzerinde sonsuza kadar çalışmayız. Yazmak için biraz daha çalışacağımızı biliyorum, kayıt için de bir hafta gibi bir zaman. Ama ne zaman olacağını bilemiyorum. Brendan bir ay sonra turneye çıkıyor. Evinde çalışabiliriz, bence iyi bir fikir. Ama tarih bilemiyorum, gelecek sene olabilir. Uzun süredir ara verdiğimizi düşünüyorum, ama ihtiyacımız da vardı hani. Bir yıl boyunca neredeyse hiçbir şey yazmadım. Sadece konser vermeyi bırakmayı düşünüyordum. Şimdi aklımda bir sürü şey var, şimdi tekrar çıkıp bu şarkıları çalmak istiyorum. Gerçekten iyi şarkılar oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Detroit’ten taşınmayı düşündünüz mü?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Bilmiyorum, belki olabilir. Detroit’in bana faydasından çok zararı olduğunu düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Nereye taşınmak isterdiniz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Buradan daha güzel birkaç yer var. Mesela güney. Gerçek Amerika orada, bu ülkenin kültürünün son kalesi orası. Halen o dağ şarkılarını taşıyan Apalaşlar’ın bir kısmı mevcut. Bunu büyük şehirlerde bir daha bulabileceğini hiç sanmıyorum. Detroit’in 1920’lerde 1930’lardaki halini anlatan kitaplar okuyorum, o zaman o kadar güzel bir şehirmiş ki, ama mahvedilmiş. Öyle kalsaymış ne kadar mükemmel olacağını düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; - Geçen gün sorunun ne olduğunu buldum?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Neymiş?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meg&lt;/em&gt; – Okuduğum şu kitapta yazıyor. Küçük, cüce ve kırmızı bir şeytan varmış ve şehri kolaçan edermiş, ve her kötü olaydan önce birisine görünürmüş. En son bir Cadillac’ın içinde görülmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jack&lt;/em&gt; – Detroit’te küçük kırmızı bir şeytan mı? Mükemmel, mükemmel…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Birkaç dipnot:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;-Jack White’ın asıl ismi John Anthony Gillis, 1975’te doğdu, 9 kardeşi daha var.&lt;br /&gt;-Jack Meg ile 1994’te Detroit’te bir café’de tanıştı. Jack o zamanlar bir döşemecinin (Brian Muldoon) yanında çıraktı, Meg de barmaid’lik yapıyordu. 2 yıl sonra Detroit’te aile fertleri ve birkaç arkadaşın huzurunda evlendiler. Jack Meg’in soyadını aldı.&lt;br /&gt;-White Stripes ilk konserini 1997’de, Meg davul çalmayı öğrendikten iki ay sonra verdi. İlk single’ları Let’s Shake Hands aynı yıl Italy Records’tan çıktı.&lt;br /&gt;-Kendi isimlerini taşıyan ilk albümlerini 1999’da Jack’in evinde tavanarasında kaydettiler.&lt;br /&gt;-Jack ve Meg 2000 yılında boşandılar. İlk tanındıkları zamanlar kardeş oldukları söyleniyordu, ama 2002 yılında internette evlilik ve boşanma belgeleri dolaşmaya başladı.&lt;br /&gt;-John Peel 2001 yılında White Blood Cells’in bir kopyasını aldı. Grubu radyo programında tanıttı ve övdü.&lt;br /&gt;-Jack 2002’de Cold Mountain’in çekimleri sırasında Renée Zellweger ile tanıştı ve beraber olmaya başladılar.&lt;br /&gt;-Yine 2002’de Jack, Detroit’te bir kulüpte Jason Stollsteimer’a saldırmaktan (&lt;em&gt;ilk albümünün prodüksiyonunu Jack yapmıştı&lt;/em&gt;) tutuklandı. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23232010-114424990115429186?l=kulaktandolma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/feeds/114424990115429186/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23232010&amp;postID=114424990115429186' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114424990115429186'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114424990115429186'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/2006/04/white-stripes.html' title='The White Stripes'/><author><name>vikartindur</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14325179977702188929</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23232010.post-114417462656938258</id><published>2006-04-04T20:54:00.000+03:00</published><updated>2006-04-04T21:20:56.303+03:00</updated><title type='text'>Manic Street Preachers</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/1600/msp.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/320/msp.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Manic Street Preachers – Sert ve Politik&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;James Dean Bradfield – Vokal, gitar&lt;br /&gt;Nicky Wire – Bas&lt;br /&gt;Sean Moore – Davul&lt;br /&gt;Richey James Edwards – Ritm Gitar (1995)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Diskografi:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1990&lt;/strong&gt; – New Art Riot EP&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1990&lt;/strong&gt; – Motown Junk Single&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1990&lt;/strong&gt; – You Love Us Single&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1991&lt;/strong&gt; – Generation Terrorists LP&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1993&lt;/strong&gt; – Gold Against The Soul LP&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1994&lt;/strong&gt; – The Holy Bible LP&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1996&lt;/strong&gt; – Everything Must Go LP&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1998&lt;/strong&gt; – This Is My Truth Tell Me Yours LP&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2001&lt;/strong&gt; – Know Your Enemy LP&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2002&lt;/strong&gt; – Forever Delayed LP&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2003&lt;/strong&gt; – Lipstick Traces – A Secret History Of Manic Street Preachers LP&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2004&lt;/strong&gt; – Lifeblood LP&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manic Street Preachers üyeleri 60’lı yılların sonlarında Galler bölgesindeki madenci kenti Blackwood’da doğdular. Çocukluk yıllarındaki arkadaşlıkları okul çağında da kopmamalarını sağladı. Annesi ile babası ayrılan Sean bir dönem aynı zamanda yeğeni de olan James Dean’in yanına taşındı. Üniversiteyi bitirmelerinden sonra Nicky, James Dean, Sean ve Flicker isimli bir gitaristle beraber Betty Blue isimli ilk grubunu kurdu. Richey bu aşamada grubun daimi üyesi olmayıp ilk single’larının kapaklarını hazırlamakla meşgul oluyordu. Grup daha sonra ismini Manic Street Preachers olarak değiştirdi ve alt grupları olarak onlara yer vermeleri için çeşitli gruplara single’larını yollamaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama grubu ilk kez menejer Kevin Pierce ile tanıştıran ve Londra’daki ilk konserlerini gerçekleştirmelerini sağlayan, artık grubun daimi bir üyesi olmuş olan Richey’di. Bu konserden sonra Damaged Goods’un ilgisini çektiler ve 1990 Ocak’ında buradan ilk ve tek EP’lerini çıkarttılar: &lt;em&gt;New Art Riot&lt;/em&gt;. Bu EP ile çeşitli küçük ödüller kazandıktan sonra Hall Or Nothing’in sahibi Philip Hall tarafından “kapıldılar”, Hall bundan sonra grubun hem menejeri hem de aile üyesi oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hall’un önderliğinde underground piyasada yavaş yavaş tutunmaya başladıktan sonra medyanın da ilgisini çekmeye başladılar. Aynı yılın Ağustos ayında bağımsız şirket Heavenly ile anlaşan grup ses getiren &lt;em&gt;Motown Junk&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;You Love Us&lt;/em&gt; single’ları ile ortamı sarsmaya başladı. Böylelikle Mayıs 1991’de Sony ile anlaştılar ve ilk albümlerini yayınladılar: &lt;em&gt;Generation Terrorists&lt;/em&gt;. Albüm iyi bir grafik çizerek dünya çapında 250,000 sattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başarılı bir dünya turnesi, Reading Festival’inde 40,000 kişinin önünde sahne almaları, Spastikler Cemiyeti ve NME’nin ortak hayır projesi için kaydedip piyasaya sürdükleri &lt;em&gt;Suicide Is Painless&lt;/em&gt; ile ilk 10’a girmelerinden sonra Haziran 1993’te yeni albümleri &lt;em&gt;Gold Against The Soul&lt;/em&gt; ile döndüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grubu şok eden bir gelişme, iki yıldır sürdürdüğü kanser tedavisine yenik düşen menejerleri Philip Hall’un 7 Aralık 1993’te ölmesi oldu. Sonraki Mart’ta hayır amaçlı bir konser düzenlediler ve gelirini kanser araştırmalarına bağışladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mayıs 2004’te yeni albümlerinin habercisi &lt;em&gt;Faster&lt;/em&gt; single olarak piyasadaydı, ama aynı dönemde basının ilgisi grubun müzikal adımları değil, Richey’in özel hayatıydı. Ağustos ayında bir psikiyatri kliniğine yatan Richey gruptan kopmayarak albüm tasarımları için çalıştı. 30 Ağustos’ta karanlık albümleri &lt;em&gt;The Holy Bible&lt;/em&gt; piyasadaydı. Bunu takip eden iki single &lt;em&gt;Revol&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;She Is Suffering&lt;/em&gt;, daha çok Richey’in sağlık durumunu takip eden medyada pek fazla yankı bulmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Richey’in takıma geri dönmesiyle beraber Therapy? ve Suede ile Avrupa’yı turladıktan sonra Aralık ayında Londra’da bir dizi konserle devam ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23 Ocak 1995’te, Richey bir Japon dergisine bilinen en son röportajını verdi. Dokuz gün sonra, Amerika’ya uçma hazırlıkları yaptığı otel odasından kayboldu ve bir daha ondan hiç haber alınamadı. Polisin, ailesinin ve arkadaşlarının ellerinden geleni yaptıkları bu olay halen sırrını koruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basının yoğun baskısı altında, Richey’in ailesi ile ve menejerleri ile uzun uzun görüşen James, Nicky ve Sean devam etme kararı aldılar ve hayranlarını üzmediler. 29 Eylül’de Stone Roses’ın alt grubu olarak sahne aldıkları Wembley’de göründüler. Sonraki aylarda ise yeni albümleri &lt;em&gt;Everything Must Go&lt;/em&gt;’nun hazırlıkları içine girdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 Nisan 1996’da listelere ikinci sıradan giren ilk single’ları &lt;em&gt;A Design For Life&lt;/em&gt;’ı çıkarttılar. 20 Mayıs’ta da en çok satan albüm listelerinde ikinci sıraya kadar yükselecek olan albümleri takip etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Everything Must Go&lt;/em&gt; iki kez platin plak kazandı, albümden çıkan diğer single’lar &lt;em&gt;Everything Must Go&lt;/em&gt;, &lt;em&gt;Kevin Carter&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;Australia&lt;/em&gt; ise listelerde ilk 10 içinde yer aldılar. 1997 Şubat’ında Brit Awards ödüllerinde yılın en iyi grubu ve en iyi albümü ödüllerini aldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beşinci albümleri &lt;em&gt;This Is My Truth Tell Me Yours&lt;/em&gt; çıkmadan hemen önce BBC televizyonunda bir belgeselleri yayınlandı. Belgeselde kameralar Blackwood, Güney Galler’e grup elemanlarının çocukluklarının izlerini sürmek için çevrildi. Kuruluş yıllarında yaşadıklarının müziklerine olan yansıması araştırıldı: 80’lerin ortasındaki madenci grevi, bölgenin politizasyonu, grevin bozulması ve bunun sonucunda yerel ekonominin çökmesi. 1998 yılının sonlarına doğru müzik dergilerinin okuyucu oylamalarında hep onlar vardı. Q Magazine onları “&lt;em&gt;Zamanın en büyük müzik hareketi&lt;/em&gt;” olarak tanımladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1998’deki kapalı gişe turnenin ardından ’99 başlarında Manics, adını uluslararası kulvara yazdırarak Avustralya, Japonya ve Avrupa’da dolaştı. 1999 Brit Awards için kısa bir süre anavatanlarına döndüler ve buradan da bir double double yaparak &lt;em&gt;This Is My Truth Tell Me Yours&lt;/em&gt; ile yılın en iyi grubu ve en iyi albümü ödüllerini alarak ardarda iki albümüyle bu iki ödülü kucaklayan ilk grup olarak tarihe geçtiler. Aynı yılın yazı ise Glastonbury, T In The Park ve V99 festivalleri ve üç yıldır gitmedikleri Amerika’da bir turne ile devam etti. Yıl sonunda ise Cardiff Millenium Stadium’da verdikleri unutulmaz konserle yeni binyılı karşıladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ocak 2000’de video klip ve promosyon olmaksızın çıkarttıkları &lt;em&gt;The Masses Against The Classes&lt;/em&gt; single’ı ile bütün boy/girl band’leri geride bırakıp birinci sıraya çıktılar. Aynı yıl milenyum konserlerinin videosu &lt;em&gt;Leaving 20th Century&lt;/em&gt; ismiyle piyasaya çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2001’deki geri dönüşleri altıncı albümleri &lt;em&gt;Know Your Enemy&lt;/em&gt; ile oldu. Turneleri ise rock ‘n roll tarihinde yeni bir sayfa açacak bir konser ile başladı. Küba’da konser veren ilk batılı rock grubu olarak herkesin dikkatlerini çektiler. Konser olağandışı bir havada gerçekleşti, en önemlisi de Fidel Castro’nun bütün konseri izlemesi ve ertesi gün grup elemanlarıyla bir araya gelmesiydi. Bu konser 2001’in sonbaharında &lt;em&gt;Louder Than War&lt;/em&gt; ismiyle DVD olarak piyasaya çıktı. Yıl sonunda Q Awards’da en iyi konser performansı ödülü aldıktan sonra yeni şarkılar kaydetmek için çalışmalara başladılar. Bu çalışmaların sonunda da 2002’de &lt;em&gt;Forever Delayed&lt;/em&gt; albümleri ile döndüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2003’teki toplama albümleri &lt;em&gt;Lipstick Traces&lt;/em&gt;’dan sonraki albümleri ise 2004 tarihli &lt;em&gt;Lifeblood&lt;/em&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;‘The Holy Bible’ gibi bir albüme iki farklı yönden bakılabilir. Bu albüm ya umutsuzca nihilist bir perspektifle yapılmış olabilir, ya da berbat bir geçmişle başa çıkmasını bilerek daha iyi bir gelecek yapısı kurmak için ümit dolu bir itici kuvvetle ortaya çıkmış bir ilaç olabilir. Bu albümün ortaya çıkmasında hangisi daha baskındı size göre?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – Bu albümün kızgınlık, kontrolü tekrar ele geçirme ve insanlığın kendisiyle yüzleşmesini sağlamakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Müzikal ve şarkı sözleri açısından tamamen gerçekçi bir şey yapıyorduk. Kayıt aşaması grup olarak en iyi zamanlarımızdan birisiydi. Hiçbir zaman “çok mutlu” değilizdir, ama birbirimizle çok rahattık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;DVD’de buna değindiğin bir kısım var, albümü nasıl aralıksız yedi hafta çalışarak kaydettiğinizi anlatıyorsun.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – Evet, en iyi yanı da herkesin kendine ait bir alanı vardı. Sanırım Public Enemy’den öğrendiğimiz şey bu, herkesin bir işbölümü var. Herkesin meşgul olduğu birşeyler vardı. James saatlerce ayaktaydı, müzikal anlamda kendini zorluyordu sürekli, Richey daktilosuyla oradaydı, John çizimlerle meşguldü, ben de Sean’la ritm bölümünü oluşturuyordum ve sanırım ilk kez bu iş negatif birşeye dönüşmüştü, çünkü bana göre kızgınlık orada tamamen olumlu bir şekilde kullanılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Diğer yandan, bundan sonraki işleriniz düşünüldüğünde, işin negatif boyutunu düşünmek çok kolay. ‘The Holy Bible’ ile ondan sonrakiler arasındaki benzerlikler en az farklılıkları kadar büyük. Ama insanların önemsedikleri bu farklılıklar. Negatiflik, kızgınlık, ve bunun etrafındaki bütün bu dram.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – Sanırım bu ilk kez bir sanat eseri ürettiğimizi düşündüğümüz zamandı. Düşünüyorum da, her bir parça, her bir çizim, albümdeki herşey, her bir bas notası, her bir gitar riffi, söylemek biraz caka satmak olacak ama, bundan önceki iki albümde dünya çapında satacak birşeyler üretmeye çalışıyorduk, ama bu albümde bir sanat eseri üretmeyi amaçladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Son zamanlarda bu röportaja hazırlanırken albümü çok sık dinledim. Bu albümde bazı yerler var ki bunların neşeli şarkılar gibi algılanması asla mümkün değil.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – Hayır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ama bazı şarkılar var, mesela ‘PCP’, sözler kızgınlık dolu, ama baskın bir davetkarlık da içeriyor…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nick&lt;/em&gt; – &lt;em&gt;PCP&lt;/em&gt; gibi bir şarkıda şöyle bir duygu vardır, eğlence değil, ama bir grubun çalmaktan keyif alması, hem müziğiyle hem de sözleriyle… Bu tür bir şarkıyı yazma fikri düzene olan karşıtlıktır, ve bizim kesinlikle çok keyif aldığımız birşey! (&lt;em&gt;Gülüyor&lt;/em&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Her zaman için popüler müziğin, özellikle de rock ‘n’ roll’un bu tür ağır konu ve fikirler için uygun bir araç olmadığını düşünen bir grup olacaktır. Ama açıkça görülüyor ki siz bu kızgın politik tavrınızı müziğinizle taşımaktan çekinmediniz.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – Kesinlikle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Peki sizce diğer grupların aksine politik yönünüzün ticari başarınıza engel teşkil etmemesi neye dayanıyor?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – Sanırım bu bizim için kolay oldu, çünkü bu tamamen neye ilgili olduğumuzla ilgili. Biz politik insanlarız, sadece politik bir grup değiliz. İçinde büyüdüğümüz çevrenin de bununla bağlantısı var. Ben siyaset üzerine okudum, ilgi duyduğum bir konuydu, bu açıdan şanslıyım. Richey de tarih okuduğu bölümde İkinci Dünya Savaşı’nın siyasi boyutlarını detaylı bir biçimde ele almıştı. Dördümüzün de etkilendiği kimseler, Clash ya da Public Enemy olsun, ilgi duyduğumuz herşeyin onlarla bir bağlantısı vardı. Feyz aldığımız insanlar hakkında ve onların, bizden daha iyi konuştuklarını göstermek için alıntılar yaptığımızda hep samimi olmuşuzdur. Bizim için bu çok doğal olmuştur. 11 Eylül sonrası Bush tutumunun en kötü yanı, birçok grubun politik şarkı yapmaya zorlanması ve politik görünmeleri, bence bunun dürüst bir yanı yok. Son 10 yılın yarısında nerelerdeydiler çok merak ediyorum. Bir sabun köpüğünün içinde yaşıyorlar ve akıllarının başlarına gelmesi için bir tür savaşa ihtiyaçları var. Manic Street Preachers’ın birşeylerin farkında olması için bir savaşa gerek olmadı hiç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bunu söylemen çok ilginç, çünkü bir anda insanın aklına türlü şeyler çağrıştırabiliyor. Mesela, Bruce Springsteen hakkında ne düşünüyorsun bilemiyorum ama, 11 Eylül’den sonra çıkardığı ilk albümden sonra insanlar onun ne kadar büyük bir müzisyen olduğunu konuşmaya başladı, çünkü en basitinden 11 Eylül’den bahsediyordu. O hiçbir zaman politikadan utanan bir müzisyen olmamıştır, ama bu albümü yaparken nasıldı bilemiyorum. 11 Eylül hakkında konuştuğu için pek de iyi bir albüm olmamasına rağmen onu mazur görmeliymişiz gibi…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – Hayır, mesela Travis de politik bir albüm yapmaya çalıştı, ama üç albümlük aşk şarkıları yazınca tuhaf oldu. Ama anlamadığım şey şu. Kore’den Granada’ya, Güney Amerika’nın tamamından Vietnam’a, Amerika’nın dış politikası hiç değişmedi. Irak ya da Afganistan’a özel hiçbir şey yok. Beğensen de beğenmesen de Amerika’nın dış politikası bu. Şeytanın doğası. Green Day bile politikleşmeye başladı, bana göre tamamen bir aldatmaca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Albümleri hakkında çok iyi bir eleştiri yazmıştım, üstelik de böyle bir albümün onlardan en son beklediğim şey olduğunu da söylemeliyim.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – Hayır, aslında iyi bir albüm, beni yanlış anlama, kendimi bütün bu zaman etrafımdaki herşeyi ihmal etmişim gibi düşünemiyorum sadece. Bakış açılarını değiştirecek apaçık bir şeylere ihtiyaçları vardı belki de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Clash ve Public Enemy’den bahsettin. Politikayı bunlar gibi kullanan başka örnek düşünemiyorum. Onlar politikayı kullanmadılar, zaten kendileri politiktiler. Politika yaşadılar ve soludular.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – Bizim de başarısız olduğumuz noktalar olduğunu biliyorum, bilirsin, ben vaaz vermiyorum. Politika hakkında ne kadar çok konuşursan o kadar hata yaparsın, çünkü politika devamlı değişime uğrar ve olaylar seni herşeyin merkezine koyar, bunun bizim için de geçerli olduğunu düşünüyorum. McCarthy isminde bir İngiliz indie grubu var, politik yönleriyle de bizim için büyük esin kaynağı olmuşlardır. &lt;em&gt;I Am A Wallet&lt;/em&gt; en iyi albümleridir. Smithsvaridirler ama şarkı sözleri bizi çok etkilemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;The Smiths her zaman iyidir. Politikayı kullanabilen gruplardan biriydiler, yaygın olmamakla beraber politika müziklerinde her zaman yer almıştır.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – Sizin de MC5’iniz, Phil Ochs’unuz vardı. Phil Ochs’u daha çok severdim ama bence sadece bir protest şarkıcıydı. Joy Division’ı çok severiz, ama o zamanlar geldiğimiz yeri beğenmiyorduk, başlangıçta bizim üzerimizde büyük etkileri oldu, çünkü ufak kasabandan kaçma fikri vardı, bütün bu büyük gruplar büyük şehirlere taşınıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Rock ‘n’ Roll’un kuralı bu!&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – Evet, kesinlikle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Neden toplumun belli kesimleri – Amerika, İngiltere, bildiğim tüm toplumlar için geçerli – ünlü insanların politik görüşlerini ortaya koymamaları gerektiğinde ısrar ederler?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – Biliyorum, çok tuhaf. Nedenini hiç anlayamamışımdır, kesinlikle de katılmam. Zaten tek yaptığımız da politikacılar hakkında sızlanıp durmak. Bizim ülkede bir tür eğlence kaynağı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Amerika’da da öyle…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – Yaptığın herşeyde, bir alternatifin sunulmuş olması gerekli. Tek yapabileceğin şey fikrini ortaya koymak, birşeyleri çözeceğin fikrini ortaya koyacağını sanmıyorum. Sanırım orada cevaplardan çok soruları ortaya koymalısın. Eğer Sony’e bağlıysan, bilirsin büyük bir şirkete bağlısındır, fikirlerini açıklayamazsın. Clash’e saygı duyduğumuz noktalardan biri de ilk iş olarak CBS ile anlaşma yapmaları. Biz de onlarla çalışmak istemiştik. Sanatsal kontrol en önemli şey, plak şirketinden alabileceğinin en fazlasını alabiliyorsan gerisi gerçekten hiç önemli değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;İngiltere için konuşamam ama, Amerika’da Bruce Springsteen ve R.E.M. gibi gruplar, bahsettiğimiz bu dönemde ortaya çıktılar, ama hayran kitlelerinin onlara sırt çevirmesi değildi olay, toplumun büyük bir yüzdesinin bu ünlü kişilerin fikirlerini topluma anlatmaya hakları olmadığını söylemeleriydi.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – Amerika seçimlerinde ortaya şu tablo çıkmaya başladı, Demokratlar asla kazanamazlar çünkü bu kutuplaşma var. Demokratların Batı ve Doğu kıyısı var ve tam ortalarında Cumhuriyetçiler duruyor. Cumhuriyetçiler muhafazakar sağ kesimi motive etmeye devam ettikçe Demokratların kazanabilmesi matematiksel olarak mümkün değil, bu da senaryonun korkucu boyutunu gösteriyor. Thatcher ve Muhafazakarlar cephesinde de bunun bir benzeri yaşanmıştı. İşçi Partisi çok fazla sola kaymıştı ve asla kazanamayacaklardı, kazanabilmeleri için merkeze doğru uzun bir yol katetmeleri gerektiği açıktı. Demokratların zaferini matematiksel olarak düşünmek gerçekten zor. Haritaya bak işte, tam ortada koskocaman bir kırmızı bölge var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ama şu İşçi Partisi’nin aşırı sola kayması hakkında söylediklerin, Demokrat Parti’nin başına da aynısı geldi… Reagan ve Bush 1 zamanında bir azınlık olarak memnunduk, hatta ta Carter zamanında, Nixon, Ford, Reagan ve Bush arasında bir 4 yıllık Carter süreci var.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – Carter bence oraya gelmiş en solcu başkan olarak göründü, çünkü sağ kanadın felsefesinin de içinde sıkışmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ama Clinton da vardı, o merkezciydi. Liberal değildi, merkezciydi ve Demokratlar onu çok tuttu çünkü uzun bir süredir kuvvetten düşmüştük. Ama aynı zamanda ilerleme planları da sekiz yıl boyunca zayıf kaldı.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – Demokratların yolundan gitmem. Merkeze daha fazla yaklaşamazlar, ama geriye doğru sol kanada dönerlerse de oyları azalır. Bazı şeyler dramatik bir biçimde değişebilir, ama ilk seçim beni çok korkuttu. Ortada bir komplo teorisi yok, Amerika’nın orta kesiminin büyük bir çoğunluğu George Bush’un haklı olduğuna inanıyordu. Ekonomi kötü giderken, ordu dünyanın birçok yerine girmişken, insanların bu partiye oy vermelerini sağlayan gücün eşi benzeri yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Amerika’da izole olmak, toplumdan dışlanmış olmak çok korkutucu bir şeydir. Sol kanatta da yoğun bir tükenmişlik havası hakim, “yapabileceğimizin hepsini yaptık” gibi bir düşünce.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – Tamamen katılıyorum. Bir tarafta savaş gazisi başkan adayı ve karşısında askerlikten kaçmış bir başkan, ve bunu aleyhinde kullandılar. Buradan izlemesi çok şaşırtıcıydı, televizyondan an be an izledik, neredeyse zorunlu hissettik izlemek için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Eminim oradan oturup izlemek içinde olmaktan çok daha iyidir.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – Evet, insanların Amerikan düşmanlığı ve bu tür şeylerle ilgili bir sürü fikirleri var. Turnelerde seyahat ettikçe tanıştığım insanların büyük çoğunluğu aklı başında, düşüncelerini tartışan insanlar. Ama bir grup insan var ki onların dışında olduğunu hissediyorsun, bir de farklı bir ülkeden geldiğini düşün, onların çok daha fazla dışında kaldığını görürdün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bütün ciddiyetimle söylüyorum, karımla Kanada’ya taşınmamamızın tek nedeni o altı aylık karantina devresi boyunca köpeklerimizi bakım çiftliğine bırakmak istemememiz.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – Köpek dostlarına hep güvenirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bunu duymak çok güzel. Bunu söylemen garip çünkü ben aslında bir kedi insanıyım, ama bir köpek insanıyla evlendim.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – Bir kedi insanına güvenmem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bunu söylememeliydim! (Gülüşmeler) Politikadan konuştuğumuz için sormayacaktım ama bunu İngiltere’den bir başkasına soramamıştım, şu tilki avı tartışması… Bu gerçekten bir tartışma mı yoksa İşçi Partisi’nin Lordlar Kamarası’na girmek için bir hareketi mi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – İşçi Partisi 1997’de yönetime geldiğindeki icraat planının maddelerinden biriydi. Planda yer vererek yapmak zorunda oldukları şeylerden birisi. Küçükken Avam Kamarası’na gitmiştim, 12 yaşlarındaydım. Neil Kinnock o zaman İşçi Partisi lideriydi. O zamanlar bile ben ve annem hayvan hakları konusunda ciddiydik, ben de o zaman Neil Kinnock’a tilki avını yasaklayıp yasaklamayacaklarını sormuştum, o yaşımda bunu yapabiliyordum. Ama şimdi anlamını yitirdi, bir tür sınıf kavgasına dönüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar tilki avının yasaklanması için oy kullandı. Bizde ülke bu tür şeylerde yönetilir. Tilki avcıları, madencilerin grevini umursamaz, onlar hayatlarında hiç grev yapmamışlardır zaten. Bu ülkedeki en sağ kanatta onlar var, bu yüzden dürüst olmak gerekirse onlara hiç sempati duymuyorum. Bu ülkedeki her büyük greve karşı olmuşlardır, avlanmaya haklarının olduğu ise gerçekten çok fazla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;İkiyüzlülük sapasağlam ayakta…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nicky&lt;/em&gt; – Hem de her yerde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Amerika’daki dinleyici kitleniz ve hayranlarınız hakkında neler düşünüyorsun?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – Dinleyici kitlemiz genellikle İngiltere’ye bağlı insanlar, herşeyi kafalarında tartan tipler. Oysa İngiltere’de dinleyicimiz ikiye ayrılır, aslında yarı yarıya da değil tam olarak, küçük bir azınlık şarkıyı sözlerine kafayı takmıştır, gerisini pek düşünmezler. Amerika’daki dinleyicimiz çok az, ama kesinlikle şu an için kemik kitlemiz. Herşeyi tartıyorlar ve şarkıların içinde gizli birşeyler var mı diye arayıp duruyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ama uzun bir süredir piyasadasınız. Sence sözlerinizde anlattıklarınızın Amerika’da anlaşılamaması gibi bir sorun olabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – Şu ana kadar böyle bir sorun yaşamadık. Konserlerden sonra tanıştığım, tanışacağım tipler genellikle beklemeyi göze almış insanlar oluyor, onlarla bu fikirleri konuşmakta bir sorun yaşamıyorum, çünkü eğer bizi beklemek için zaman ayırıyorlarsa bunları tartışıp anlamaları için de zamanları var demektir. Ama genel boyutta ele alırsan, o sembolizm bizde yok. Mesela Rage Against The Machine’in şarkı sözlerine bakarsan, “&lt;em&gt;Fuck you, i won’t do what you tell me.&lt;/em&gt;” gibi sözler var, burada sembolik bir isyan söz konusu. Öte yandan &lt;em&gt;If You Tolerate This&lt;/em&gt; gibi bir şarkı çok daha fazla tarihe dayalı bir şarkı, Avrupa tarihi ile ilgili. Bu sebeple Amerika’da şarkıların bazıları mutlaka yanlış anlaşılacaktır, ama konserlerde insanlar şarkıları aynı İngiltere’dekiler gibi algılıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;İspanyol iç savaşından esinlendiğiniz ‘If You Tolerate This’ ile ilgili; şimdiki zaman ile, bu jenerasyon ile ilgili, sizi umut dolu birşeyler yazmaya itecek bir takım hareketler görüyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – Hayır, pek değil. Aslında dikkat edilmesi gereken birşey varsa o da Güney Amerika politikasıdır. Ama benim dünya çapındaki politikalar hakkında pek de fazla bilgim yok. Günümüzde herşey politikayla içiçe artık, İspanyol iç savaşı ise romantik bir savaştı. O zamanki mücadele açık idealler üzerineydi, oysa şimdikilere baktığınızda herşey şüpheli. Bölünmelerin içinde bile bölünmeler, kopmalar var. INLA, RUC ve IRA’yı ele al, üç tane örgüt var ortada, kimisi yasal kabul ediliyor, kimisi de yasadışı. Bu tip şeyler ile ilgili şarkıların yazıldığına pek şahit olamazsın, çünkü bütün bunlar çok karmaşıklaşmış olaylar. İspanyol iç savaşı bunun tam tersiydi, çünkü o basitçe iyinin kötüyle olan mücadelesinden ibaretti. İşte bu yüzden günümüzde bu tür şarkılar pek çıkmıyor, herşey politikaya bulanmış durumda. Arada çok büyük bir fark var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Yeni albümünüzün şarkı sözlerini yazarken sizi etkileyen olgular neler?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – Şu anda hiçbir fikrimiz yok, çünkü şarkı yazmaya başlamadık. Buna başlamaktan da korkuyoruz, çünkü eğer başlarsak sonuçta elimizde çok kişisel şeyler olacak. Gerçekten çok kişisel ve çocukça şeyler çıkar. Bana göre eğer oturup geniş anlamda etrafta gördüklerini yansıtabileceğin şeyler üretmek istiyorsan, turne vs. zamanı içinde bulunduğun o yapay sabun köpüğünün içinden kendini çıkarman gerekir. Biz de yoldayken pek fazla şey yazmamaya çalışıyoruz, çünkü saçmalıktan başka hiçbir şeyi yansıtmayacak, gerçekten…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Birkaç hafta önceki bir röportajda, Nicky Amerikan seyircisinin MSP’yi olduğunuz gibi görmelerini umduğunu söyledi. Amerikan seyircisinin görmesini umduğunuz şey nedir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – Nick’in temelde anlatmaya çalıştığı şey, İngiltere ve Avrupa’da, bizimle beraber her yere gelen, bizden ayrılmayan bir yükümüz var. İşte şu Richey olayı… bu bizim geçmişimizin bir parçası, ama geçmişimizin gurur duyduğumuz bir parçası. Ama bunun yakın geçmişimizmiş gibi algılanması – duygusal anlamda kesinlikle kabul edilemez birşey – bizi tüketiyor. Dünyanın hiç olmazsa bir yerinde bundan kendimizi sıyırmış olmak çok iyi olurdu. Zaten her zaman etrafında olan geçmişinin senle yüzleşmemesini görmek güzel, çünkü bu, içinden nasıl kurtulacağını, ondan nasıl bir anlam çıkartacağını bilmediğin birşey. Nicky’nin demek istediği, ortada üç birey olarak görünmek daha olumlu, insanların hakkında hiçbir şey bilmedikleri birşeyin anısının gölgesinde kalmak değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Sence başarınızın sırrı kendinizi bu şekilde ortaya koymak mı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – İngiltere’de bu oluşmaya başlıyor, kesinlikle… Buradaysa, senin o küçük azınlık olarak tanımladığın…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ama hepsinin geçmişle ilgili bilgileri var.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – (Gülüyor) Kesinlikle. Zaten bize görünenler ve seslerini duyuranlar geçmişi bilen insanlar. Yine de bu durumun içinde sayılırız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Her biriniz bireysel olarak insanların sizi Manic Street Preachers olarak gördükleri kimlikten nasıl ayrılıyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – Basında son 10 yıldır yer alıyoruz, sanırım bir şekilde karikatürleşmiş bulunuyoruz. Hep dürüst olmuşuzdur, neredeyse biz neysek o şekilde yansıtılmıştır medyada. Ama yine de gerçekle kağıt üzerindeki halimizi ayırmak çok kolaydır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belirgin bir şekilde ortada dönen bir sürü saçmalık var; ama genelde herkes Sean’ın terapi müptelası bir yalnız olduğunu, Nick’in ev kuşu olduğunu, evli olmaktan çok memnun olduğunu, çok sağlıklı bir ev hayatının olduğunu, benim de viski düşkünü, klişe bir şarkıcı olduğumu bilir. Sanırım herkes basın yoluyla kişiliklerimizin temel unsurlarını öğrenmiş bulunuyor, çünkü çok uzun süredir ortalıktayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Yeni çıkacak olan single’ınız ‘Masses Against The Classes’dan bahseder misin? Yeni albümünüzde görülecek değişiklikleri yansıtıyor mu?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – Hayır, dürüst olmak gerekirse, referans almak için çok ilgisiz bir şarkı. Herhangi bir albümümüzde olabilecek bir şarkı değil çünkü. Clash’i bilirsin, favori grubumuz, İngiltere’de albümlerine koymadıkları bir yığın single çıkartmışlardır, &lt;em&gt;White Man In Hammersmith Palais&lt;/em&gt;, &lt;em&gt;Complete Control&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;Clash City Rockers&lt;/em&gt; gibi. Bazen kendinden sonra gelen şarkıları etkilemeyecek, herhangi bir albümün tanıtımını yapmayan işlerle uğraşmak eğlenceli olur. Bunu hayranların için yapmazsın, kendin için yaparsın ve bundan keyif alırsın. Bu biraz çizgi dışı bir şarkı, gelecekte yapacaklarımızı yansıtmayan birşey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Yeni albümle tipik Manics hayranı profilinin değiştiğini gördünüz mü?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – Kişi olarak değil de, kitle olarak bir değişim var. Artık Avrupa’da bizi izlemeye gelen bir sürü insan var. Bazı şarkı sözleri hakkında muğlak fikirleri var, &lt;em&gt;A Design For Life&lt;/em&gt; gibi bir şarkı onlara hitap edebiliyor, şarkının ne hakkında olduğunu biliyorlar, &lt;em&gt;If You Tolerate This&lt;/em&gt; için de geçerli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama geri planda kalmış eski işlerimiz…herhalde onları es geçeceklerdir. Bizi canlı izlemeye gelmek, bir bira içip sosisli sandviç yemek ve açıkça ifade edemedikleri fikirleri biraz daha fiziksel olarak dışavurabilmek istiyorlar. Buna katılıyorum, kendimi fiziksel olarak ifade etmek düşüncelerimi konuşarak ifade etmekten daha kolay. Son zamanlarda bu tür bir izleyici kitlesine sahibiz. İnsanlar ilgisiz bir izleyicimiz olduğunu söylüyor, ama bu o kadar basit değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Kesinlikle, çünkü müziğiniz ve şarkı sözleriniz stereotip bir izleyici kitlesine hitap etmiyor. Limp Bizkit ya da Kid Rock değilsiniz.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – Evet, bu çok farklı, onların yaptıkları spor-rock, ya da spor-metal. (&lt;em&gt;Gülüyor&lt;/em&gt;) Bizim konserlerimize tipik tanımının daha dışındaki insanlar geliyor, Nicky’i sahnede makyajlı haliyle kıyafet giyerken izliyorlar. Ama bununla ilgili bir sorunları olduğunu sanmıyorum. Yine de izleyicinin içinde küçük bir azınlık var ki bunlar şarkılardaki her bir kelimenin anlamını irdeleyen, kendimizi ve fikirlerimizi nasıl ifade ettiğimizi sorgulayan insanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;İlk zamanlarınızda kendinize örnek aldığınız bir başarı modeli var mıydı? Sonradan onu yakaladığınızı düşündünüz mü?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – Örnek aldığımız grup Clash olmuştur. Ondan önce Sex Pistols’tı, ama sonradan onların yakınına bile yaklaşamayacağımızı anladık. Greil Marcus (tarih içindeki punk hareketinin anlatıldığı &lt;em&gt;Lipstick Traces – A Secret History Of The 20th Century &lt;/em&gt;kitabının yazarı) onları bir fenomen olarak nitelendirmişti, ve gerçekten de öyleydiler. Onlardan sonra örnek aldıklarımız ise Clash’tir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere’de sanırım bunu başardık, biraz gururla da söylüyorum, Britanya’da geldikleri noktaları yakaladık. Ama Clash’i Clash yapan şey, uluslararası politikayı benimseyerek onu genele taşıyabilme yetenekleriydi. Şarkılarında söylediklerini gittikleri yerlere göre uyarlayabiliyorlardı. Bunu yapabilen belki bir tek Public Enemy olmuştur, başka bir grup olduğunu sanmıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası boyutta yapabildiklerine yaklaşmak çok zor. Sanırım kendi ülkemizde bunu başardık. Ama uluslararası boyutta Clash, dil engelini aşıp diğer ülkelerle de bağ kurabilen Public Enemy dışında rakipsiz. Bu büyük bir başarı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Tiyatro için müzik yaptığını biliyorum. (Nicky Wire’ın kardeşi, Patrick Jones, ‘Unprotected Sex’ isimli oyunu için James’in müziklerini kullandı) Film müzikleri yapmayı hiç düşündün mü?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – Evet. Grup içinde olmak fikrinin dışında pek fazla şey düşünmüyorum, gruptaki tek amacım bir-numara single yapmak, bir-numara albüm yapmak ve bunu hep tekrarlamak. (&lt;em&gt;Gülüşmeler&lt;/em&gt;) Ama bir de aklımda hep Oscar’a aday gösterilmiş bir film müziği hazırlamak olmuştur. Kazanmak değil ama, sadece aday gösterilmek. (&lt;em&gt;Gülüşmeler&lt;/em&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Müzik yazmak konusunda etkilendiğin isimler kimler? Grup için müzik yaptığın zaman etkilendiklerinden farklı kişiler mi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – Erken dönemlerde, tuhaf da olsa, Stewart Copeland vardı. Rumblefish için yaptığı soundtrack albümü olağanüstüydü. Bir de herkesin sevdiği Ennio Morricone var. Ama sadece bu ikisi. Eğer Morricone veya Rumblefish soundtrack gibi işler yapabileceksem bununla çok mutlu olurdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Dinleyici kitlenizdeki insanları ve söylediklerinizden nasıl etkilendiklerini düşünüyor musun?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – Evet, düşünüyorum. Performansının en öndekiler için büyük bir anlam taşıdığını görürsün. Sahnedeki performansımız, o anki ruh halimize göre, en öndekilerin, özellikle de bir sürü kızın kafalarını bulandırabiliyor. Bu yüzden kimi zaman şarkıları daha yumuşak çalmamız gerekebilir. Arkadakiler ise… onlar hakkında pek endişelenmeye gerek yok. Ama en öndekiler, ortada fiziksel bir bağ var, insanların gözlerinde bunu okuyabilirsin ve bunun sorumluluğu seni endişelendirir. &lt;em&gt;The Holy Bible&lt;/em&gt;’dan şarkılar çalarken, mesela &lt;em&gt;Yes&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;Faster&lt;/em&gt;, bu şarkıların içinde kimi zaman söylerken o kadar da vurgulamasaydım diye düşündüğüm satırlar var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de &lt;em&gt;A Design For Life&lt;/em&gt; gibi bir şarkı var, “&lt;em&gt;We don’t talk about love, we only want to get drunk.&lt;/em&gt;” diye sözleri var. Arka sıralarda hoplayan, zıplayan insanları gördükçe “&lt;em&gt;Herhalde bunu içmekle ilgili bir şarkı sanıyorlar.&lt;/em&gt;” diye düşünüyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Eğer yarın uyandığında Manic Street Preachers dünyanın en büyük grubu olsa ne düşünürdün?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – Oldukça iyi hissederdim, Amerika’da pek fazla albüm satışımız yok, herhalde bunun yanlış olduğunu düşünürdüm. Ama burada da albüm satsak bununla mutlu olurdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım biz çok gerçekçiyiz, eğer Amerika gibi en büyük bir ülkede albümlerimiz satılmıyorken en iyi olarak tanımlanacaksak bunun içinde bir yanlışlık olduğunu bilirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;O zaman Amerika hala aşılması gereken en büyük engel gibi duruyor.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – Sadece böyle bir soru sorduğunda. Bu kendimizi odakladığımız bir şey değil, çünkü bu tür bir şeye konsantre olursan bu seni yok eder, çünkü ona odaklanırsın ve onun için şarkılar yazmaya başlarsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Siz bunu yapmıyorsunuz zaten.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – Kesinlikle. Geçmişte bir sürü grup bu yüzden yok olmuştur. Bu kadar çok grubun yok olmasının ardındaki sebep de bu cazibesinin bir sürü müzisyeni tuzağa düşürmesidir herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Beraber çalışmayı düşündüğünüz ya da şimdi istediğiniz müzisyen ya da grup var mı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – Başladığımız yıllarda, Public Enemy zirvedeyken onlarla beraber çalmak en büyük hayalimizdi, çünkü birkaç yeniyetme Galli gencin New Jersey’li baba müzisyenlerle beraber çalması çok tuhaf olurdu. (&lt;em&gt;Gülüyor&lt;/em&gt;) Ama ondan sonra bu tür bir şeyi pek düşünmedik. Sanırım Nick, Courtney Love’ın bir şarkıda vokal yapmasını çok istiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ya sen ne düşünüyorsun?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – Bence de iyi olur, sesini beğenirim. Ama kayıt ederlerken yanlarında olur muyum bilemiyorum. Nick onun sesinin şarkılarımızdan birinde olmasını çok istiyor. Gerçi bizim varlığımızdan haberdar mıdır onu da bilemiyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ama Glastonbury’de beraber çıktınız.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – Evet ama farklı bir atmosferde uçuyor. Onunla Avustralya’da Big Day Out’ta beraberdik. Onu sahnesinde izlemek için uzun bir yol yürümek gerekiyordu, sahnede izlerken de gerçekten havalandığını hissediyordun. Oldukça etkileyiciydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Evet, hatun papa gibi resmen.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;James&lt;/em&gt; – (&lt;em&gt;Gülüyor&lt;/em&gt;) Evet, hatta daha bile iyi!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23232010-114417462656938258?l=kulaktandolma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/feeds/114417462656938258/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23232010&amp;postID=114417462656938258' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114417462656938258'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114417462656938258'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/2006/04/manic-street-preachers.html' title='Manic Street Preachers'/><author><name>vikartindur</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14325179977702188929</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23232010.post-114277004166841957</id><published>2006-03-19T14:00:00.000+02:00</published><updated>2006-03-22T11:02:03.636+02:00</updated><title type='text'>Bloc Party</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/1600/bloc1.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/320/bloc1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;“Oasis gibi gruplara tepki olarak kurulduk biz”&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Kele Okereke, Gordon Moakes, Russel Lissack ve Matt Tong için geçtiğimiz sene halkla ilişkiler açısından dur durak bilmeden geçti. NME ve The Fader’ın kapak sayfalarından Liam Gallagher’ın çamurdan hit listesine, grup elemanları bitmek tükenmek bilmeyen basın, hayran ilgisi ve Gang Of Four kıyaslamalarıyla haşır neşir oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İlk başladığınızda ortak bir müzik zevkiniz var mıydı?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Matt Tong&lt;/em&gt; – Sadece gitar müziği. Gruba katıldığımda yeni takılmaya başlamışlardı, ama Kele’yi bir yıldır tanıyordum.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Evet. Ortak arkadaşlarımız vardı. Hepimiz britpop çağında büyüdük.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Matt Tong&lt;/em&gt; – Ama sanırım bir yönüyle bundan sıyrılmak istiyorduk.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Bizim britpop çalmamız ile ilgili değildi ama. Genç ve kolay etkilenebiliyorken ortalıktaki popüler şeyleri duymazlıktan gelemezsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bir grup olarak nasıl oluştunuz? Müzik dinlemek şimdilerde daha mı zor?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Matt Tong&lt;/em&gt; – Ben daha sabırlı olmayı öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Diğer rock gruplarını dinlemek bana zor geliyor. Uzun süredir de böyleydi, şimdilerde yeni çıkanların hemen hiç birini dinlemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bunun için geçmiştekilere mi bakıyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Hayır. Bence şu anda da iyi müzikler bulmak mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peter Hook ile yaptığınız röportajı okudum. Grup dinamiklerine değinmiş. New Order da birbirine o kadar yakındı ki en sonunda birbirlerinden nefret etmeye başlamışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Peter iyi bir noktaya değindi. Bu adamlar eninde sonunda birbirlerine rahatsızlık vereceklerinin farkındalardı ama bunun müziklerinin önüne geçmesine engel oldular. Bizimkilerle bazen iyi geçinirim, bazen de onlardan nefret ederim. Yakınlık buna yol açıyor. Kimse arkadaş olmak için grup kurmaz ki, sadece müzik için yaparlar. Biz de gruba bu yönüyle baktıkça sorun yaşamayacağız. Zaten bu grubun ömrü de birkaç yıl.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bütün bu stres sizce neden kaynaklanıyor?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Bir süre sonra kendi fikirlerinizin diğerlerininkine göre daha geçerli olduğunu düşünmeye başlıyorsun. İyi müzik yapmak ile ilgili alçakgönüllülük göstermek zordur, müziğin bir kurtarıcısı olduğunu zannetmeye başlarsın. Gruplar bu yüzden birbirlerini çekemez. Diğer insanlarla karşılaşmazsın. Müzik kişisel olmaya başlar. Grupta aynı fikirleri paylaşmıyoruz, ama bana güveniyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nasıl mütevazı kalabiliyorsunuz?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Ben bunu pek ciddiye almıyorum. İlk albümümüz beş para da etmese ben bunun yanında olurum. Bizim sanatı tekrar tanımlamamız lazım. Dergilerde bahsedilen moda şeylere dayanan bir şey değil bu. İnsanlara gerçek bir düzeyde ulaşmak istersin ve seni anlayan bir hayran kitlesinin oluşmasını beklersin. Ama insanların bizden neler aldığını asla bilemeyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bir ara Liam Gallagher ile takıştınız. NME’de arkanızdan atıp tutmuştu ama şimdi işbirliği çağrısı yapıyor. İlgileniyor musunuz?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Hayır. En son çalışacağımız adamlardan birisi. Oasis gibi gruplara tepki olarak kurulduk biz. Yapmak istediklerimden ne kadar farklı olduklarını düşündüğümü hatırlıyorum. Oasis bize neyi yapmak istemediğimizi göstermesi açısından iyi bir örnek olmuştur. Oasis doğru cevabı bulduğunu sanıp makbul albümler yapıyor. Ama bu sadece Beatles ya da Sex Pistols’ta olan bir şey değil. İlginç müzikler yapan daha bir sürü grup var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Eleştirmenlerin ve hayranların Silent Alarm’la ilgili ortak hataları neler?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Matt Tong&lt;/em&gt; – Konuştuğum birçok insan konuyu şu Gang Of Four meselesine getirdi. Sanırım bunu yaptığımız işlerden çıkarmışlar.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – İnsanların yazdıklarının çoğu yanlış, şarkı sözlerimiz gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Ama web sitenizde var.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Evet, ama yine de yanlışlar. Sanırım Gordon şarkıları dinledi ve bana ne olduklarını sormadı. Sözlerin müzik ile beraber okunmasını istiyorum. İnsanların bazı şarkılara onlarla hiç alakası olmayan anlamları yüklemesi çok yanlış. Helicopter’in Başkan Bush ile ilgili olması çok yaygın bir yanlış anlama. Hor görmek gibi. İlk farkettiğim batılı gençlik bencilliği oldu. Batıda kendini evrenin merkezindeymişsin gibi inanman konusunda devamlı yönlendiriliyorsun. Sanki gençken inanacak hiçbir şey yokmuş gibi. Albümün bütün teması gençlerle ilgilenmek üzerine. Gençlik her zaman aymazdır. Gençken inanacak bir şeyin yoktur. Dini kabul edemeyiz, din daha çok insanları kısıtlamak ve zenginliklerle ilgili bir şey. Vatanseverlik ise Britanya’da bir şaka gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Belli ki daha belirgin farkları olan bir şey yapmaya çalışıyorsunuz, ama Bloc Party isminden pişman mısınız?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Evet. Keşke o ismi koymasaydık. Tamamen muğlak bir şeydi.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Matt Tong&lt;/em&gt; – Bu sadece bir grup ismi. Tek anlamı o.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İnsanlar size kafalarında belirli bir politik çizgi ile yaklaşıyorlar, ama bu sizin yapmaya çalıştığınız bir şey değil.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Haklısın. Her tartışma ortamında bununla ilgili bir bağlantı kurmaya kalkarsan da bu çok yorucu oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Çıkışınız ile ilgili zamanlamanın yanlış olduğunu düşünüyor musunuz? Irak’taki savaş ve Bush ile Blair’in seçimleri. Eğer albümünüz beş yıl önce çıksaydı, insanlar yine sizi politik olarak görmezler miydi?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Pek değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;ABD yanlıları politika yapmakla suçlandılar.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Evet bu hiç samimi değil, değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Şarkı sözleriniz inandıklarınızla bağlantılı mı?&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Her bir şarkı bir inanç ya da dışavurumla ilgili. Albümdeki birçok şarkı yaşadıklarım ile ilgili. Bu yönüyle yazdığım birçok şarkı otobiyografik oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Dinleyicilerin şarkılarından seni ne kadar tanıyabilir? Hissettiklerini anlamanın en iyi yolu bu mu?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Sanırım. Sözlere döktüğün zaman benim için birçok anlam taşıyor. Bence hakkımda bilinmeye değer herşey o sözlerin içinde. Herkes geçmişini araştırmaya bayılır. Ünlü olmaktan ve hakkımdaki herşeyin açığa çıkmasından korkuyorum. Çıkacağım yerin bir dergi kapağı olmadığını bilmem önemli. Sadece müzik yapmak için buradayım. Hepsi bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Usher’ın büyük bir hayranıymışsın.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Sadece turnedeyken dinlediğimiz bir şarkısı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Hangisi?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – “Caught Up”. İçindeki boşluklar ve vokal riffleri harika.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Şimdilerde indie-rock ile eski hip-hop arasında sıkça ortak çalışmalar yapılıyor. Jack White Missy ile çalışmıştı, şimdi de Kanye ile Franz Ferdinand. Bana daha önce hip-hop’un müzikal olarak eğlenceli olduğunu ama indie-rock’ın olmadığını söylemiştin.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Yani prodüksiyon ve kaynak anlamında. Yoksa şarkı sözleri olarak kastetmedim.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Matt Tong&lt;/em&gt; – Bir bakıma bazı işler zamanın ötesindedir. Ama 15 sene kadar geridekiler değil, onlar yine kulağa eski geliyor.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Ta 15 yaşımdan beri şu R&amp;amp;B müziklerini download eder dururum ve çok da keyif alırım. Ama “zamanın ötesinde” fikrinin geçerli olduğunu sanmıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Peki, demiştin ki Bloc Party’nin müzikte kopya işine karşı duruyordu. Ama hip-hop’ta komple sample’lar alınıp kullanılır.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Kesinlikle, bütün sample’lar, bütün şarkılar. Bu post-modern anlayış bence çok heyecan verici. Kesinlikle bu ana ait. Rock müzikle ilgili sorunum ise bu müzikte nesil kavramının olmaması. Büyüme çağındayken sana kendini en samimi şekilde ifade etme yolun olarak rock müzik gösterilir. Canlı kayıtlar, vokal, canlı davullar falan işte. En iyi iletişim yolunun bu olduğuna inandırırlar. Modern rock’ın çoğu 20 yıl önceki müziğe bağlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Çocuklar oyun oynayacakları yerde müzik yapmak isterler ve bir “rock grubu” kurarlar. İlgilerini bir imge ya da müzikal bir kaynağa yönlendirirler.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Bloc Party olarak şu anda etrafta bir sürü heyecan verici şeylerin yapıldığını serbestçe kaul edebiliyoruz. Bana çok şeyi ifade eden bir yığın müzik var, ve bence bunun yaptıklarmız içinde bir şekilde katkısı da var. Bir blues albümünü ‘işte böyle yapılır’ diye düşünerek dinlemek değil bu. Gruplar işin iyice detayına indiğinde bu hoşuma gitmiyor. White Stripes’ı pek beğenmem. Jack White bence çok iyi bir müzisyen, ama bir rock makinesi gibi bir sounda bağlı kalmaya çalışıyorlar. Söylemek istediğim şu, Bloc Party bir post-modern grup. Etrafta eski klasik rock’a bağlı yoğun bir nostalji ya da fetişist bir hava var. Bu müziğin en büyük düşmanı bana göre. Devamlı olarak ileriye dönük olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bu yüzden mi diğer gruplara şarkılarınızı remixletiyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Bize göre diğer gruplarla beraber çalışıp remixleri çıkarınca bizim dans müziğini de önemsediğimizi ve bu insanların bizim müziklerimizden de bir şeyler alabileceğini gösterebiliyoruz. Nasıl tüketileceğimiz konusunda itinalı davranmıyoruz. Remixler bana oldukça eğlenceli geliyor. Elektronik müziğin hep hayranı olmuşumdur, hatta yeni albüm için de bir şeyler düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;O zaman “Like Eating Stuff”taki gibi klavyeleri daha çok göreceğiz?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Evet, bazı şarkılarımız. Nasıl kaydedeceğimizi ve sunacağımızı düşünüyorum. Elektronik davulları, synthesizer’ları dinliyorum. Yeni işlerin biraz da bunları yansıtmasını istiyorum. Bazı şarkılar hafif ama bazıları da çok sert. Şimdilik elimizde 20 şarkı var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Stüdyodaki elektronik enstrümanları sahneye taşımayı düşünüyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Hayır canlı olarak drum machine kullanma taraftarı değilim.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Matt Tong&lt;/em&gt; – Neden kanka?&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Automato’yu izlemeye benziyor çünkü. Tarzını bir drum machine’e kopyalatırsan yapabileklerinin sınırı genişler, bu da bir bakıma çok heyecan verici bence.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Matt Tong&lt;/em&gt; – O zaman albümlerde neden farklı?&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Çünkü kayıt deneyimi ile canlı deneyim birbirinden tamamen farklıdır. Bir albüm yaparken insanları sesin içinde boğamazsın. Ama sahnedeyken insanları ta içlerinden kavramak istersin. Tamamen farklı şeyler.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Matt Tong&lt;/em&gt; – Basement Jaxx’i canlı izledin mi? Canlı davulcuları var mı?&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Hayır…&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Matt Tong&lt;/em&gt; – Buna ne dersin peki?&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Bence canlı olarak da çok iyiler çünkü kendimi harika hissettim. Benim için bir dönüm noktası oldu çünkü bu gittiğim ilk dans konseriydi. Dört yıl önce kız kardeşimle izlemiştim, seyirci çılgın gibiydi. Herkes dans ediyordu, harika bir atmosferdi.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Matt Tong&lt;/em&gt; – Sence bir rave ile canlı konser arasındaki çizgi tam olarak nerede?&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Bilmiyorum, ama gördüm!! Londra’da daha yeni izledim. Gerçek dans müziği yapıyorlar. Gerçek house albümleri yapıyorlar. Yani sadece dans edeceğin single’lar değil. Kesinlikle farklı bir enerji. Gerçekten bilemiyorum. Gitarının soundunu bir synthesizer gibi ya da davulunun soundunu bir drum machine gibi kullanmak üzerine söyleyecek çok şey var. Daha da yapacak çok şey var. Eğer müziğimize yeni bir enstrüman katacaksak bu klavye olmayacak, keman ya da ona benzer bir şey olabilir. İkinci albümümüzden sonra yeni enstrümanlar çalmayı öğreneceğim. Biraz bu ortamdan uzaklaşıp müziğe farklı bir açıdan yaklaşmak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Mesela biraz pop müzik yapmak gibi mi?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Pop kelimesi bile pop ile neyi kastettiğine göre değişiyor. Bana göre pop müzikte bir akım var. Bu hani sana aşık olan hatun ile de ilgili olabilir. Ama bu bile modern ilişkileri yansıtır. Kesinlikle bağlantısız değil. Ben şu alçak sanat / yüksek sanat ayrımını hiç anlayamadım. Pop kültüründe kesin bir akım var bana göre. Herkes gibi biz de şu boktan dergileri okuyoruz. Hep sadece en iyi olan bir tane şeyi dinlemeyi hiç doğru bulmam. Bu sanat ayrımı bana nasıl düşünmem gerektiğini söyleyen bu yapılaşmadan çıkıyor. Mesela bana göre Paris Hilton bizim jenerasyonun Marilyn Monroe’su. Bugünün gençliğinin imgesi. Paris’in insanlara göre değişen bir gerçek cazibesi var. Bana göre iğrenç hatunun teki, ama şöhreti sayesinde insanlara kolayca ulaşabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Albümünüz politik bir albüm, kültürel politikanın düzeyinde geziniyor. İnsanlara kime oy vereceklerini söylemiyorsunuz, ama size göre nasıl yaşamaları gerektiğini anlatıyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kele Okereke&lt;/em&gt; – Bence haklısın. Mesela “Price Of Gas”. İnsanların hayatlarına bir bakış atıyorum. Bana göre insanlara “&lt;em&gt;Bush’a oy vermeyin&lt;/em&gt;” demekten öte bir şey olmalı. İnsanlara kendi sonuçlarına ulaşabilecekleri bir alan yaratmak.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23232010-114277004166841957?l=kulaktandolma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/feeds/114277004166841957/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23232010&amp;postID=114277004166841957' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114277004166841957'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114277004166841957'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/2006/03/bloc-party.html' title='Bloc Party'/><author><name>vikartindur</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14325179977702188929</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23232010.post-114270114152156037</id><published>2006-03-18T18:47:00.000+02:00</published><updated>2006-03-18T19:06:14.703+02:00</updated><title type='text'>Oasis</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/1600/oasis_band.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/320/oasis_band.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Oasis – Don’t Believe The Truth&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Donuk, sessiz ve naif insanlar olarak İngilizler kendi gruplarının ne kadar da üstüne düşüyorlar, değil mi? Beatles dünyayı fethettikten sonra, artık ne zaman nispeten iyi bir İngiliz grup piyasada belirecek olsa, o eski günleri yakalama umudu içerisinde bir havaya giriyorlar. Haftalık müzik dergilerinin manşetleri New York Post’un güncel haber manşetleriyle yarışıyor neredeyse. “&lt;em&gt;Suyun ve tanrının keşfedilmiş olduğu hiçbir gezegende Kaiser Chiefs’ten daha önemli bir şey olamaz.&lt;/em&gt;” türünden bir başlık buna örnek. Ufacık adaları yine dünyanın hayranlık merkezi olmaya aday…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben Amerikalıyım. Oasis’i gerçekten beğeniyorum. Ama belli bir dönem – açıkça belirtmek gerekirse &lt;em&gt;Be Here Now &lt;/em&gt;ile &lt;em&gt;Heathen Chemistry &lt;/em&gt;arası – benim gibi bir insan McCarthyizm’i çağrıştıran birşeylerden duyduğu korkuyu gizlemek zorundaydı. Amerika’da Oasis’i sevmeye izin yoktu ve bu çok ciddiye alınan bir konuydu. Ben de her yetişkin gibi onları sevmiyor gibi göründüm. “&lt;em&gt;Yasak zevkler&lt;/em&gt;” kategorisine konulmuşlardı. Oasis dinlerken kulaklık takıyordum, tanıdıklara yakalanmamak için yeni bir Oasis albümünü almaya üç semt ötedeki alışveriş merkezine gidiyordum. Bundan utanç duyuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Heathen Chemistry&lt;/em&gt;’nin üzerinden belli bir zaman geçti, ve artık &lt;em&gt;Don’t Believe The Truth &lt;/em&gt;piyasada. &lt;em&gt;What’s The Story&lt;/em&gt;’nin bütün ihtişamını yansıtmasa da bu yılın en beğenilen rock albümlerinden birisi olmaya aday. Artık kemikleşmiş kadrosuyla gitarda Gem Archer, basta Andy Bell ve davulda grubun gayrıresmi beşinci üyesi Zak Starkey’le (sürpriz bir şekilde Zak, Ringo Starr’ın oğlu) Madison Square Garden’de verdikleri konserin tüm biletleri tükendi. Ve ardından da Holywood Bowl. Artık kara liste tarihe karışmış durumda. McCarthy de hapsi boyladı, artık biz de kulaklıklarımızı çıkartıp gün ışığına çıkabiliriz, komşularımız da bizi yüksek sesle Mucky Fingers, ya da Lyla, ya da Let There Be Love söylerken duyabilirler. Eğer biri çıkar da The Importance Of Being Idle gibi bir şarkıdan etkilenmediğini söylerse onunla görülecek bir işim var!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu gelişmelerin coşkusu içinde, Gallagher kardeşleri karşıma aldım ve farklı iki röportajda onlara aynı soruları sordum. Cevaplarında yerine gelen güvenlerinin müziklerini nasıl süslediğini göreceksiniz. İki kardeşin, aile işleri ne olursa olsun, birbirini sevmekten ne kadar nefret ettiklerini okuyacaksınız. Liam ve Noel &lt;em&gt;Definitely Maybe&lt;/em&gt;’den beri çok yol katettiler. Wembley’de headliner olmaktan Black Crowes’un alt grubu olmaya ve tekrar Madison Square Garden’de ana grup olup kendi alt gruplarını seçmeye kadar… Bütün bunların içinde tarihin hep önümüze koyduğu hiç değişmeyen hikayeye tanık oluyorsunuz, küçük olanın hiçbir zaman aradaki yaş farkını kapatamaması ve ne kadar hızlı yaşarsa yaşasın büyük abisinden daha bilge olamaması. Aynı hikaye bu iki kardeş için de geçerli, nedeni de gerçeğe tekrar inanmaya başlamış olmaları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Yeni albüm ve turne Oasis için bir geri dönüş olarak nitelendirildi. Bunun anlamıysa geri dönmüş olduğunuz bir yerlerin varlığı. Buna tepkiniz ne oldu?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Liam&lt;/em&gt; – Biz hiç kaybolmadık ki. Ayağımızı gazdan hiç çekmedik, bildiğim kadarıyla. Biz ortaya bir takım şeyler koyduk ama insanlar bunu anlamamış olabilir. Hayat bu. Hapse falan girmedik ya. Çıkardığımız her albümümüzün ardındayızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Noel&lt;/em&gt; – &lt;em&gt;Morning Glory&lt;/em&gt;’den beri en aklıbaşında, en iyi albüm olduğunu kabul ediyorum. Ama biz herhangi bir yerde değildik, o yüzden nereden geldiğimizi anlamıyorum. Ama tekrar bir araya gelmek anlamında kabul edebilirim. Aramızdaki ruhu tekrar yakaladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Peki Madison Square Garden’daki kapalı gişe konsere ne diyeceksiniz?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Liam&lt;/em&gt; – Bunu açıklayamam. İşte herşey ortada. Çok mutluyum ve bunu gerçekleştirmiş olmaktan da gurur duyuyorum. Oradaki insanlar bize az da olsa inanıyorlar. Tekrar Amerika’ya gitmek için can atıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Noel&lt;/em&gt; – Oraya gidip de seyircinin yaşını görmeden birşey diyemem. Eğer hepsi küçük çocuklarsa, küçük kardeşlerine &lt;em&gt;Definitely Maybe&lt;/em&gt;’yi vermiş abilerinden oluşan bir jenerasyon olmalı derim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;30’lu yaşlarınızda yaptığınız ilk Oasis albümü bu…&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Liam&lt;/em&gt; – Evet, kesinlikle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İlk albümden beri kendinizde gördüğünüz en belirgin değişiklik ne?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Liam&lt;/em&gt; – Dürüst olmak gerekirse, kendimle daha çok mutluyum. Çocuklarım oldu. Kendimi daha çok müziğe verdim, artık işlerin nasıl yürüdüğü hakkında daha fazla bilgi sahibiyim. Konser geceleri sabah dokuzlara kadar dışarılarda takılıp insanlarla saçma sapan şeyler hakkında konuşup uyuşturucu takılamazsın artık. Benim hızımı kesen sorumluluklarım var, ama tam olarak da bir ota dönüşmüş değilim. Her gün gitar çalıyorum. Saatlerin hesabını yapıyorum. Oysa 20’li yaşlarımdayken, şu rock yıldızı havasının daha çok içindeydim, kızların peşinden koşup serserilik yapıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Basın size karşı adil mi değil mi?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Liam&lt;/em&gt; – Adil olsunlar veya olmasınlar hiç sikimde değil. Hoşuma da gidiyor! Her sabah yataktan kalktığımda onların yanıldığını ispatlamak için içimde bir istek oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Şimdiye kadarki konuşmalarında hep bir takım şeylere karşı duyduğun nefretten bahsettin, ama şarkılarında hep sevgiden ve barıştan bahsediyorsun. Bu ikisini nasıl bağdaştırıyorsun?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Liam&lt;/em&gt; – Ben hiçbir şeyden nefret etmem. İçim sevgi doludur. Çocuklarımı seviyorum. Hayatı seviyorum. Sabahları erken kalkmayı seviyorum. Akşamları dışarı çıkmayı seviyorum. Etrafım bir sürü güzellikle dolu. Sevmediğim tek şey diğer insanların müziği oluyor bazen. Eğer bir grup hakkındaki düşüncelerimi soracak olursan duvarın üstüne oturup da “&lt;em&gt;Evet, süper herifler!&lt;/em&gt;” demem. Eğer beğenmiyorsam beğenmem. Aynı şekilde eğer benim grubumu beğenmeyen varsa çıkar bunu açıkça söyler. İnsanlar kendilerini rahat hissetmeli. Franz Ferdinand ile ilgili söylediklerim şakadan ibaret. Onlardan nefret etmiyorum, sadece müzikleri hoşuma gitmiyor, vokalistin sesi ise bence Right Said Fred’deki elemana benziyor. Eğer buna bu grubu aşağılamak diyeceksen defol git. Onlar hakkında gerçekten ne düşündüğümü bilmek istemezsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bloc Party gibileri…&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Liam&lt;/em&gt; – Öncelikle şunu söyleyeyim, elime bir gazete aldığımda benim hakkımda atıp tutanların bu amcıklar olduğunu gördüm! Ben onlara cevabımı vermeden tam bir hafta önce, gazeteyi açıyorum ve bunları görüyorum. Tamam, grubumu yerden yere vurursun, ama sonradan kıçının dibinde olacağımı da bil. Ama işte gittiği yere kadar. Birbirimizin müziğinden nefret ediyoruz, bu da hayatın bir parçası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İnsanlar Bloc Party gibi gruplarla Amerika’da Brit müziğinin yeniden dirildiğini söylemeye başladılar. Sence Brit müziğin Altın Çağı en son ne zamandı? Kimileri Britpop ve 90’ları telaffuz ediyor…&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Liam&lt;/em&gt; – 90’ların içinde olduğunu söyleyebilirim, ama bence Amerika’da çok fazla bir iş yapmadı. Ama şunu söyleyeyim, eğer bu söylediğin İngiltere için geçerliyse, 90’lar hakkında en ufak bir fikirleri yok çünkü şarkı yazmayı unutmuşlar. Şu yeni yetme gruplardan klasikleşmiş bir şarkı söylesene. Hiç yok ki. İşte ne kadar iyi görünürlerse görünsünler, vs vs vs, bu işi iyi yapan 10 iyi grup varsa, 10 tane de boktan olanı var. Hiçbirinde klasik bir şarkı yok. Bütün bunlar bir hareketten ibaret, bilirsin işte “&lt;em&gt;Oh Londra’da işte bu küçük grubumuz var, aynı şekilde giyiniriz, blazer’larımız ve makyajımız var…&lt;/em&gt;” Bunlardan çıkmış bir tane baba şarkı? Yok. Ben kendim 90’ları tercih ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Ama…&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Liam&lt;/em&gt; – Üstelik hepsi de kötü giyinen amcıklar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Peki.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Liam&lt;/em&gt; – İçlerinden bir tane düzgün görünümlü bir rock yıldızı göster. Yok ki! Yemin etmezler, içki de içmezler, bana sorarsan hepsi tekdüze. Bunları yapmak doğrudur demiyorum ama eğer bir rock yıldızıysan öyle olmalı, değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Ama George Harrison bir seferinde sizi kimsenin Beatles’ı hatırladığı gibi hatırlamayacağını söylememiş miydi? Böylece bir şekilde yeni yetme grupların değerli olup olmadığını anlayamama görevini üstlenmiş oluyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Liam&lt;/em&gt; – Hmm, evet, belki. Bilemiyorum. Ama ben ayaklarımın üstünde duruyorum. Boşver gitsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Geçmişteki gruplarla kıyaslanmaktan bıktınız mı?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Liam&lt;/em&gt; – Hayır, zaten benimle tamamen ilgili birşey bu. Yeni gruplarla aramdaki sorun da bu, Coldplay gibileri mesela. U2 gibi halen hayatta olan bir gruptan etkileniyorlar. Ne demek bu şimdi? Ben bir zamanların devlerinden etkilendim. Beatles, Stones, Neil Young, Sex Pistols gibileri, bunda yanlış olan birşey yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;British Rock Stone Roses ile dünyaya hakim olmak üzereydi, ama Nirvana çıktı ve bütün herşeyi altüst etti. Sonra Oasis doğdu ve bir şekilde dengeyi tekrar sağladı. Bugünlerde İngiliz ve Amerikan rock’ı arasında bir bağlantı görebiliyor musun?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Liam&lt;/em&gt; - Ben bilemiyorum, çünkü bu yeni akımın içinde değilim. Hiçbir ilgim yok. Biz bir Britpop grubu değiliz, biz Oasis’iz. Destek olmam gereken grupları beğenmiyorken İngiltere’yi nasıl destekleyebilirim? “&lt;em&gt;Ah, Bloc Party, sıkı herifler!&lt;/em&gt;” demem, çünkü bir boka benzemiyorlar. Beğendiğim tek grup Kasabian. Bir de Kings Of Leon var, The Strokes var. Siktiriboktan Bloc Party veya Kaiser Chiefs dinleyeceğime bunları tercih ederim. Hiç olmazsa onlar daha iyi görünüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Noel&lt;/em&gt; – The Strokes, The Killers ve Kings Of Leon’la tanıştım, bana yabancı tipler değiller. Hepimiz aynı topraklarda büyüdük, hatta Kings Of Leon bizden kültürel olarak daha uzak olamazdı, ama yine de çıkış noktalarımız ortak. The Strokes İsviçre’de ya da her neredeyse güzel okullarda okumuşlar. Bizler işçi sınıfıyız, yine de onlarla bağımız olduğunu hissediyorum. Amerikan müziği İngiliz müziğini yansıtıyor mu bilemiyorum, ya da tam tersi, ama bu müziği yapan insanlar birbirlerine benzeyen insanlar. Bence bu iyi bir şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Amerika ilk iki albümünüzü yalayıp yutmuşken son birkaç albümde bu azalmış göründü. Bu şaşırtıcı mı yoksa hayal kırıklığı mı oldu sizin için?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Liam&lt;/em&gt; – Ne zaman orada olsam hayranlardan sevgi ve ilgi görmüşümdür. Eğer insanlar bunu anlamıyorlarsa anlamıyorlardır. Bunu insanların boğazına zorla tıkacak değilim ya. İki ay boyunca albüm çalışmaları için orada bulundum ve çok büyük keyif aldım. Albümlerimizi sevmeyenler gitsinler kendilerini becersinler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Söylediğin sözlerin gelip seni tekrar bulacağını düşünüyor musun? Karma’ya inanır mısın?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Liam&lt;/em&gt; – Nasıl gelecek de beni bulacak? Ne yani, bir Bloc Party konserine elimde bilet olmadan girmeye çalışıp kapıda mı kalacağım? Ama karma’ya inanırım yine de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Senin hakkında bilinenlerin dışında bilmediğimiz sürpriz bir yönün var mı?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Liam&lt;/em&gt; – Ben oldukça entelektüel lanet olası bir uzaylıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bugünün Liam Gallagher’ı 10 yıl öncesinin Liam Gallagher’ı ile geçinebilir miydi?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Liam&lt;/em&gt; – Kesinlikle, hiç şüphesiz. Üstelik ona saygı da duyardı. 10 sene önce önemli biriydim, şimdi de öyleyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Müziğin İngiltere’den Amerika’ya doğru yeniden dirilişi hakkında duydukların seni memnun ediyor mu? Kardeşinin bu konuda söyleyecekleri oldu…&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Noel&lt;/em&gt; – Liam Oasis ve Beatles’takilerin haricindeki insanlara merhametli yaklaşmaz. Ortalıkta bir sürü iyi grup var, ama hiçbiri henüz iyi birer albüm yapmış değiller. Sanırım iyi bir albüm yolda, ama kimden olduğunu söylemeyeceğim. Gördüklerimden beğendiklerim Razorlight, The Libertines, Babyshambles, Kasabian, Coral ve Zutons. Hoşuma giden şey de kimsenin şu an ortada olan şeye boktan bir isim yakıştırmamış olması, Britpop gibi. Kendi kendine gelişmesine olanak tanınıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Şimdilerde Oasis’te olmak nasıl bir duygu? Bir noktada mutlaka çılgınlık olmalı, ya şimdi? Daha rahat, sakin, güvenli…&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Noel&lt;/em&gt; – Gruptaki diğer elemanların – özellikle de Liam – şarkılara daha fazla katkıda bulunabildiğini görmek beni rahatlatıyor, çünkü benim rolümü hafifletiyor. Ben her zaman bir grubun bir parçası olmak istemişimdir, oysa ilk iki üç albüm – eh, &lt;em&gt;Heathen Chemistry&lt;/em&gt;’e kadar her albüm – isim haricinde tamamen bir Noel Gallagher projesi gibiydi. Bundan biraz sıkılmaya başladım. Dünyayı dolaşırdık ve: “&lt;em&gt;Oasis büyük bir grup değil mi?&lt;/em&gt;”, ben de düşünürdüm ki: “&lt;em&gt;Bu ne sikim demek oluyor? Diğerlerinin buna katkısı ne?&lt;/em&gt;” Tüm şarkıları, tüm sözleri ben yazıyordum, prodüksiyonu ben yapıyordum, düzenlemeleri ben yapıyordum, bütün röportajları ben yapıyordum, bütün fotoğraflarda ben oluyordum ve konserlerin çoğunu ben götürüyordum. Eğer yolunda gitmeyen birşeyler olursa bunlar Noel Gallagher’ın şarkılarıydı, eğer herşey iyiyse bu Oasis’in zaferiydi. Hassiktirin ordan!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Liam’a şarkı yazma işinin nasıl gittiğini sordum. Sanırım bunu sana da sormalıyım. Sana ne kadarını sunuyor, sen ne kadarını saklıyorsun?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Noel&lt;/em&gt; – Bu albümde üç şarkısı var. Benim rolümün farklı olduğu yer burası, şarkıların seçimini ben yapıyorum, bu üç tanesini seçtim, çünkü en iyileri bunlardı. Buna tamamen karşı çıkıyor. Ona kalsa yazdığı sekiz şarkının tamamı albümde olmalıymış. The Meaning Of Soul’a bayıldım, keşke onu ben yazsaymışım dedim. Bundan daha fazla iltifat edemem o şarkıya. Guess God Thinks I’m Abel’i çok sevdim. Love Like A Bomb ise ne orada ne burada benim için, ama güzel şarkı yine de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Liam grubun kurulduğu zamanlardan bahsetti. Sen yokken hiçbir şey yazamazlarmış, sen katıldığında neredeyse otomatikman kontrolü ele almışsın çünkü şarkı yazmayı bilen bir tek senmişsin.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Noel&lt;/em&gt; – Ben onlara katılmadan önce pek bir şeye benzemiyorlardı. Onları toparladım sayılır. Hiçbirinin şarkılara katkıda bulunmayı bırak, herhangi bir fikir üretmeye bile ilgisi yoktu. Bir köşede oturup “&lt;em&gt;Neler yapacağımızı söyle akıllı adam.&lt;/em&gt;” derlerdi. Ben de, “&lt;em&gt;Sol ve La yedili akorlarını çalacaksın, başka hiçbir şey değil.&lt;/em&gt;” derdim. Onlar da, “&lt;em&gt;Ah, evet, tamam bilge kişi!&lt;/em&gt;” derdi. Sonra ben de “&lt;em&gt;Hadi git bana bir kahve getir ve lanet olası çeneni kapa!&lt;/em&gt;” derdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Son birkaç albümünüz Morning Glory kadar ilgi görmedi. Tecrübelerinize dayanarak, albümler arasında belli farklar var mıydı? Daha kolay yapılanı, daha zor olanı, sizi zorlayanı…&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Noel&lt;/em&gt; – &lt;em&gt;Standing On The Shoulder Of Giants&lt;/em&gt; en dibe vurduğumuzdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;O albümden birçok şarkıyı şimdi daha çok seviyorum.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Noel&lt;/em&gt; – Orada benim en iyi şarkı sözlerimden bazıları var. Bir stüdyoda şarkı yazıyor olmamalıydım, bir plajda oturuyor falan olmalıydım. Orada gayet iyi bir iş çıkardık, ama onunla şimdiki albüm arasındaki sıçrayış zaten herşeyi açıklıyor. O albümde bu şöhret ve uyuşturucu vs şeylerin bir bilançosunu yapıp seni ne tür bir insana dönüştüreceğini gösteriyordum, hemen hemen her şarkıda. Hayatın anlamını da tek bir şarkıda ortaya dökemezsin. Bunu Chris Martin bile beceremez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Oasis’in hayat çizgisinde nerede duruyoruz sence?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Noel &lt;/em&gt;– Elimizde, bence komple bir albümlük daha çok sıkı materyal var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Hangi gruplara benziyorsunuz diye şarkılarınızı didikleyenlere ne diyeceksin?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Noel&lt;/em&gt; – Bence çok saçma. Şöyle diyeyim: Radiohead’in Karma Police’ini biliyor musun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Evet.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Noel&lt;/em&gt; – Orada herhangi birisi “&lt;em&gt;Sexy Sadie&lt;/em&gt;” diyor mu? Duydun mu hiç?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Hatırladığım kadarıyla hayır.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Noel&lt;/em&gt; – Bence değil. Ama bunu yapıyorlar değil mi? O şarkı sence de şaşırtıcı değil mi? Biz yapsak taklit olur. Mesela başka bir şey: Ben ve Liam 24 yaşlarında iki çocuk olsak, şehrin ortasında bir yerlerde yaşıyor olsak, Beatles gibi şarkılarımız olsa insanlar “&lt;em&gt;Bunlar müziğin kurtarıcıları.&lt;/em&gt;” derlerdi. Ama şimdi, 30’lu yaşlarımızda ve başarılı olduğumuz için insanlar “&lt;em&gt;Aynı Beatles’ın kopyası olmuşlar.&lt;/em&gt;” Umurumda bile değil. Ben her zaman Beatles’a benzemişimdir. Soundumuz hep T.Rex gibi olmuştur. Birkaç sikik İngiliz gazeteci yüzünden çıkıp grubumu tekrar icat edecek değilim. Oasis’i seviyorum! (Gülüyor) Stüdyodayken prodüktöre gidip “&lt;em&gt;Bunu Beatles’a benzet.&lt;/em&gt;” derdim. O da “&lt;em&gt;Evet, ama kendinize özgü birşeyleriniz olmasını istemez misiniz?&lt;/em&gt;” derdi. Ben de “&lt;em&gt;Siktir et ya, bırak Beatles gibi olsun!&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Konu diğer gruplara gelince Liam düşündüklerini söylemekten çekinmiyor. Ben de bu tür pozitif şarkıları söylemekle böylesine nefret dolu olmayı nasıl bir araya getirebildiğini sordum. Sonra da karma’ya inanıp inanmadığını. Sanırım bunu sana da soracağım.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Noel&lt;/em&gt; – Karma’ya ben de inanıyorum. Buddha’yı falan bilmem ama inanırım ki ne ekersen onu biçersin. Emek verdiklerinin karşılığını alırsın. Eğer belanı arıyorsan da bela gelir seni bulur. Eğer gülümsersen bütün lanet olası dünya da seninle beraber gülümser. Şöyle söyleyeyim: Liam 1998’de Avustralya’da bir hayranına kafa attı ve burnunu kırdı, sonra da mahkeme filan. Eğer karma’ya inanmasaydı, herhalde dişlerini Almanya’da bir otelde arıyorken falan aklına gelirdi bütün bunlar. Bense hayatımda hiç kimseye kafa atmadım. Benim böylesine beladan uzak duruyor olmam onu çıldırtıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Vasiyet gibi şeylerden, ya da tarihin sizi nasıl yargılayacağından endişe duyuyor musun?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Noel&lt;/em&gt; – &lt;em&gt;Definitely Maybe&lt;/em&gt;’de işte bunlarla uğraşıyorum ben. Peki o insanlar kim? İnsanlar “&lt;em&gt;10 sene sonra ne düşünüyor olacaklar?&lt;/em&gt;” diye sorular sorduklarında onlardan nefret ediyorum. Onlar kim ki? Bir yerlerde bir panel toplanıp da “&lt;em&gt;Evet, bugün Oasis’in hesap günü. Ne diyelim? 10 üzerinden yedi mi? Sekiz mi?&lt;/em&gt;” mi diyecekler? İçi para dolu bir tabutla gömülü oldukça bunu hiç umursamam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Oasis Diskografi:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1994&lt;/strong&gt; – Definitely Maybe&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1995&lt;/strong&gt; – (What’s The Story?) Morning Glory&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1997&lt;/strong&gt; – Be Here Now&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1998&lt;/strong&gt; – The Masterplan&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2000&lt;/strong&gt; – Standing On The Shoulder Of Giants&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2001&lt;/strong&gt; – Familiar To Millions (Konser)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2002&lt;/strong&gt; – Heathen Chemistry&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2005&lt;/strong&gt; – Don’t Believe The Truth&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23232010-114270114152156037?l=kulaktandolma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/feeds/114270114152156037/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23232010&amp;postID=114270114152156037' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114270114152156037'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114270114152156037'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/2006/03/oasis.html' title='Oasis'/><author><name>vikartindur</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14325179977702188929</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23232010.post-114269969715744545</id><published>2006-03-18T18:25:00.000+02:00</published><updated>2006-03-18T18:41:29.176+02:00</updated><title type='text'>Alanis Morrisette</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/1600/Alanis_Morrisette_acoustic_2005b.1.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/320/Alanis_Morrisette_acoustic_2005b.1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Alanis Morissette – “Müzik benim için insanlarla iletişim kurabilmemin bir yolu.”&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;1. Bölüm – Jagged Little Pill&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alanis Nadine Morissette, Ottawa, Kanada’da 1 Haziran 1974’te doğdu. 12 yaşındayken Kanada’nın meşhur çocuk programı You Can’t Do That On Television’da boy gösteriyordu. 14 yaşındayen MCA Canada ile ilk albümü &lt;em&gt;Alanis&lt;/em&gt;’i çıkardı ve zamanın pop ortamına iyi bir çıkış yaparak Juno Award ödüllerinden (Kanada’nın Grammy’si) elinde En İyi Çıkış Yapan Bayan Vokalist ödülüyle döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci albümüyle başarılı olamayınca kariyerine yeni bir başlangıç yapmayı düşünerek Los Angeles’a taşındı. Prodüktör Glen Ballard’ın yardımıyla hazırladığı demosuyla plak şirketlerinin kapılarını aşındıran Alanis nihayet Madonna’nın şirketi Maverick tarafından kapıldı. Çıkardıkları albüm, &lt;em&gt;Jagged Litlle Pill &lt;/em&gt;beklenenin çok üstünde bir başarı elde ederek Alanis’i uluslararası arenaya çıkardı. Bir kısım eleştirmenin X-Kuşağı ürünü olmaktan daha ileri gidemediğinde ısrar ettiği albüm 1995’te piyasaya çıktı ve o yılın en çok satan albümü oldu. Devamında da toplamda 30 milyonluk bir satış rakamına ulaşarak Alanis’e gelmiş geçmiş en çok albüm satan bayan şarkıcı sıfatını kazandırdı. Daha sonra gelen konser albümü &lt;em&gt;MTV Unplugged &lt;/em&gt;ile hayranlarına canlı akustik performans lezzeti yaşatan Alanis ilk albümünün muhteşem geçen (ve Maslak Parkorman’da kapımıza da uğrayan) dünya turnesinin kayıtlarını albüm sırası ile &lt;em&gt;Jagged Little Pill Live &lt;/em&gt;olarak piyasaya sürdü. İlk albümle çıtayı çok yükseltmiş olmasına karşın Alanis 1998 yılında kendinden beklenenleri karşılamak üzere &lt;em&gt;Supposed Former Infatuation Junkie&lt;/em&gt;’yi çıkarttı. Bu albümü hit parçası Hands Clean ile Under Rug Swept albümü takip etti. Bu albümle beraber &lt;em&gt;Live In Navajo Land &lt;/em&gt;adında bir DVD daha çıkaran Alanis, daha sonra eski b-yüzü ve piyasaya sürülmemiş kayıtlarından oluşan &lt;em&gt;Feast On Scraps &lt;/em&gt;DVD’sini piyasaya çıkarttı. Alanis’in dördüncü stüdyo kaydı olan &lt;em&gt;So-Called Chaos&lt;/em&gt;, 2004 yılında piyasaya çıktı, bunu geçtiğimiz aylarda &lt;em&gt;Jagged Little Pill &lt;/em&gt;albümünün akustik performansından oluşan &lt;em&gt;Jagged Little Pill Acoustic &lt;/em&gt;izledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunculuk yeteneğini de deneyen Alanis, 1999 tarihli Dogma’da tanrı rolünde oynadı ve Sex And The City’nin 2000 yılındaki bir bölümünde Sarah Jessica Parker ile öpüştüğü bir sahnede göründü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Küçükken kazandığın başarıya göre şimdiki sana nasıl geliyor?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Şu zamanda kendimi daha rahat hissediyor olmamın sebebi, ironik bir şekilde küçükkenki halimden daha iyi olması, o zaman daha küçük olmam ve olayları farklı algılamamdı. Beni o zaman motive eden düşünce, bütün bu başarıyı elde ettikten sonra herkesin beni sevecek ve herşeyin mükemmel olacak olmasıydı, ama gerçekte bunun tam tersinin gerçekleştiğini gördüm. O zamanlar müziği insanları eğlendirecek, gündelik sorunlarından uzaklaştırıp yüzlerine birer gülümseme konduracak bir yol olarak görürdüm, şimdi ise tam tersi benim iletişim kurabilmemin, bilinçaltıma inebilmemin bir yolu. Bunu müzikle başarabileceğime inanmıyordum, bunun bir çok sebebi vardı, kendi kendimi sabote ediyor oluşum ve özgür ve yargısız hissedebileceğim kadar yaratıcı ortamlarda bulunamıyor oluşum gibi.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;İnsanlar senin pop müzikten You Oughta Know gibi bir şarkıya nasıl geçiş yaptığına inanamıyor. 15 yaşındaki halinle 21 yaşındaki halin nasıl bir değişim gösterdi?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Müzikle ilgilenmeye başladığım küçük yaşlarımda 80’lerin ortalarına çakılıp kalmıştım. Müzik benim için bir eğlence kaynağıydı. Herhangi bir mesaj iletmek için yazmıyordum, kişisel fırtınalarımı ve benliğimi ortaya koyacak özgüven seviyesinde değildim. Müziği insanları eğlendirecek, gülümsetecek, gerçeklikten uzaklaştıracak bir araç olarak görüyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yönümle buna karşı çıkıyordum. Çünkü 14 yaşındayken ve tecrübesizken çıkıp da “&lt;em&gt;Bana bakın, ben bu tür şarkılarla ilgilenmiyorum, bundan sonra kendi tarzımla devam edeceğim!&lt;/em&gt;” diyebilecek durumda değildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zamanlar liste başarısını yakalamıştım, ama işte çıkıp da “&lt;em&gt;Bunun farklı bir yolu olmalı.&lt;/em&gt;” dediğimde insanlar bana “&lt;em&gt;Sen 16 yaşında ve ünlü bir kızsın. Neden bahsediyorsun?&lt;/em&gt;” diye cevap verirlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Sonuçta bundan kurtuldun ama.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Evet, kişisel yaratıcı çevremden uzaklaştım, ve sonunda da büyüdüm. Kendi hayatımın sorumluluğunu üstlendim ve bunu başkasının yapmasına gerek duymadım. Bundan sonra da Los Angeles’a taşındım ve farklı insanlarla çalışmaya başladım. Ama bu insanlardan öğrendiğim tek şey neyi yapmak istemediğimi farketmek oldu. Şu “&lt;em&gt;Bunu yazamayacağını biliyorsun değil mi, genç bayan? Bunun için çok küçüksün.&lt;/em&gt;” zihniyetine karşı kürek çekip durdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun doğru olmadığını düşünüp durdum. Ama Glen Ballard’la tanıştıktan sonra (albümün prodüktörü) bana şunu söyledi: “&lt;em&gt;Ne istersen o olabilirsin.&lt;/em&gt;” Müzik ve sözler olarak, benim için çok saf ve ruhani bir dönemdi. Beni yargılamadığını, 20 yaşındaki bir kızın eline bu topu tutuşturup onunla oynamasını sağlayabilecek güveni içinde hissettiğini gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Rock Dünyasının Kadınları serisinin son halkası olarak lanse edilmek canını sıktı mı?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Bu sadece bir medya oyunu. Esas olan şey şarkılarımı dinleyen kitle ve mesajımı ileten bu ruh. Bu tür klişeler insanları tek boyutlu göstermeye sonunda onları sindirmeye yarar. Sansasyon yaratma çabalarını anlıyorum, ama insanların bunun daha ötesini irdeleyebilmek için sabıra ihtiyaçları var. Bunun ardına geçebilen gazeteciler var, ama diğerleri ise nedense beni bu şekilde kategorize etmek için kendilerini zorunlu hissediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Seni kendi jenerasyonlarının sözcüsü olarak gören hayranlarını nasıl değerlendiriyorsun?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana göre bütün bu X jenerasyonu dalgası insanların umutlarını kaybettiklerini gösteriyor. Buna katılıyorum, nedenini de biliyorum, benim annem babam üniversiteyi bitirdiklerinde kendilerini bekleyen hazırda en az 5 – 6 iş vardı. Şimdi ise üniversiteyi bitirip tamamiyle kariyerine hazır olsan da liseden sonra okumamış birisi ile aynı seviyedesin ve bir işin yok. Bizim zamanımız çok farklı. Tabi ki kafa yapımız da buna göre farklı olacak. Ama aynı zamanda bir jenerasyonu bütünüyle hafife almak da haksızlık. Dokuz yaşımdan beri bir kariyer olarak ne yapacağımın bilincindeydim, bu yüzden kendimi şanslı sayıyorum. Sevdiğim bir işi yapabiliyordum ve çok küçük yaşta ayaklarımı yere sağlam basabiliyordum. Yaşıtlarımla aramdaki en büyük fark bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;You Oughta Know nefret dolu bir haykırış olarak yanlış mı algılandı?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Bu şarkı için kızgın ya da nefret doludan çok kırılgan denebilir. Kızgınlık acının devamıdır, bana göre acının üstesinden gelmenin korkakça bir yöntemidir. Bu şarkıyı şimdi söylediğim zaman o ilk anki duygularımı düşünüyorum, acı doluydum ve kafam karışıktı. Ama şu kızgın-genç-kadın modelini gördüğüm zaman insanların bu şarkının neyi anlattığı hakkında bir şeyleri kaçırmış olduğunu farkediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Diğer eleştirilere nasıl bakıyorsun? Mesela Ironic?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;İnsanların hakkımda bilmediği bir şey, şarkılarımı genellikle yirmi dakikada falan yazarım. Bu da o anın bir yansımasıydı. İlk olarak, bunun bir sene boyunca her akşam söyleyeceğim bir şarkı olarak görmedim. Ya da milyonlarca insanın beğeneceği ve dinleyeceği bir şarkı olarak. Bu sadece herhangi birisinin sömestr ödevi için şiir yazması gibi bir şey. Bunu yazarsın, sonra asla kapağını açmayacağını da bilirsin. İşte ben de şarkılarımı böyle yazarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların şarkılarım hakkındaki fikirlerini pek dinlemiyorum, açıkçası. Küçükken yapıcı eleştirinin bana çok faydası olacağına inanırdım, ama olmadı tabi. Bence sanat tamamen kişisel bir olgudur, herkes kendi başınadır. Bir resme bakıp da “&lt;em&gt;Bence daha fazla sarı kullanmalıydın.&lt;/em&gt;” derler, ama sen o an bu kadar fazla sarı kullanmak istememiştin. Benim görüşüm bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Peki bunca zamandan sonra artık çalmayacağın şarkılar var mı?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu albüm için yazdıklarımın tamamı geçmişi yansıtan şeyler. Yıllar boyunca bu şarkıları çalacak olsam her zaman geriye dönüş olarak kalacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bu kadar ön planda olmaktan memnun musun? Eskisine göre daha mı iyi yoksa bir fark yok mu?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Kesinlikle daha iyi. Hemen hergün kişiliğim ve karakterimin sınandığını görüyorum. Bu da kişiliğime olan inancımı geliştiriyor. İlk anda tabi ki büyük bir adaptasyon süreci geçirdim, ama sonuçta motivasyon kaynağım bu olmadığı için kişisel boyutta karşılamam zor olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bunun çok önemli olduğunu düşünmüşümdür…&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bence bunun içinde olmadan da ne kadar önemli olduğunu farkedemiyorsun. Özel hayatından mahrum kalmadıkça anlayamıyorsun. Benim ya da benim gibi bir başkasının olduğu yerdeyken, insanların gözü üzerindeyken üretiyor ve iletişim kuruyorsun. Bu büyük bir enerji sarfetmek demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Hiç oturup da düşündün mü? Yani tamam, albüm satışları, ödüller vs. seni yönlendirmiyor ama oturup da bu otuz milyon albüm satmış oluşunu düşündün mü?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;1996 gibi bir yılda böylesine büyük bir albüm satışı yakalamam bana o dönem ile ilgili çok şey söylüyor. İnsanlar diğerlerinin gelişimleri, itirafları, duyguları, kızgınlıkları ile ilgileniyorlardı, bence bu çok önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İnsanlarla olan iletişimle alakalı değil mi?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Kesinlikle. Önce kendime karşı, sonra da karşımdakilere karşı dürüst olmamla, ve de bu yaptığımın karşımdakilerle bağlantılı oluşu ve sonuçta belki de onları aynı şeyleri yapabilmeleri için yüreklendirebilmiş olmamla ilgili.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jagged Little Pill sürecinden bahset biraz. Sanırım bütün şarkıları bir hafta sonunda kaydetmişsin.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Evet, yaptığımız şey şarkıları yazar yazmaz kaydetmekti, sanırım bundan sonra da hep bunu yapacağım çünkü şarkıyı yazdığın andaki ruhu kaybetmiyorsun. Şarkıyı yazmama ilham kaynağı olan o duygudan uzaklaşmak istemedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Şarkılarının çoğu acı çekmek ve bunun hayatına nasıl zenginlik kattığı ile ilgili.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Evet, bütün duyguları oldukları gibi kabul etmekle ve bunun tersi olarak da toplumun genel olarak insanları üzüntünün, kararsızlığın, kızgınlığın karanlık olduğuna ve mutluluğun doğru olduğuna inandırmasına karşı olmakla ilgili. Bence bütün duygular eşit görülmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;You Oughta Know, Right Through You, hepsi acı dolu. Yani hep ilişkilerin sonunda yaşanan acılarla ilgili? Halen böyle acılar yaşıyor musun?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Geldiğim noktada yaşadıklarım kadar acı çekebileceğimi sanmıyorum, ama yine de acı çekeceğim anlar olacak. Bu kaçınılmazdır. Büyüdükçe edindiğin tecrübelere sahip olamadığın genç yaşlarına göre bunu görmek daha kolay.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Son zamanlarda bu kızgınlığın yine var mı?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Zaman zaman. Ama bu çok doğal, herkesin içinde sahip olduğu bir kızgınlık vardır. Bu duygu diğerleriyle bir bütün teşkil ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İlk albümle bu kadar büyük bir başarıyı yakalamak, 4 Grammy vs. kazanmanın endişe verici bir yanı olmalı. Bundan sonraki albüm seni endişelendiriyor mu? Nasıl düşünüyorsun?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Hmm, bu albümün tamamen kendi kontrolümün dışında gelişen bu başarısını tekrar yaratmayı amaçlasaydım herhalde kafayı sıyırırdım! Üzerimde çok büyük bir baskı olurdu, ama dediğim gibi eğer bir albümü bitirmişsem ve içime de sinmişse, on tane de satsa on milyon tane de satsa bu tamamen benim kontrolümün dışında gelişir. Hiç kimse bunu kontrol edemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nasıl bir baskı altındasın?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;İki farklı dünyanın içinde yaşıyorum. İlki eğlence dünyası, içinde şarkı sözü yazarı, iletişimci ve konser adamı olarak büyüyorum. Bir de bunun iş boyutu var. Kontrolümün dışında. Buna gerektiğinden daha fazla kafamı yormuyorum çünkü kontrol edemeyeceğimi biliyorum. Bildiğim tek şey, her neredeysem şarkı yazmaya devam edeceğim. Eğer bu ilk albümümü almış olan binlerce hayranımı kaybetmekse bırakın öyle olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Sadece bir albümlük şarkılarla konserleri nasıl götürüyorsun?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Beş ya da altı tane yeni şarkımız var. Radiohead’in Fake Plastic Trees’ini çalıyorduk. Planım turneden sonraki iki aylık zaman diliminde yeni albümün şarkılarını tamamlamak. İlk albümü de böyle bir süreçte tamamlamıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Yazacağın şarkılarda ne tür deneyimlerinin etkisi olacak?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;İnsanlarla olan diyaloğum beni büyük bir şekilde yönlendirecek. Bir insanla zihinsel iletişim kurabilmek &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;dünyanın en iyi şeyidir. Tanıştığım insanlarla bu tür bağları kurabildiğimi görüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İzleyici kitlen ne tür?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Her türden, her şekilden dinleyici kitlem var. Bazı geceler yoğunlukla genç kızları görüyorum. Amsterdam’daysa şaşırtıcı biçimde konser alanının %98’i erkekti!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Maverick’te işler nasıl?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Beni tamamen özgür bıraktılar. Yaratıcı olarak ve karar verici olarak kendi kendime yeteceğimi anlamaları biraz zamanlarını aldı. Ama sadece zamanla gelişebilen bir saygı oluştu kendi aramızda. Plak şirketleriyle geçmişte bu tür sorunlar yaşadığım olmuştu, ama şimdi yaşamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Artık bu kadar ön planda olduktan sonra senin beğendiğin ama pek tanınmayan grupları tanıtmak gibi bir sorumluluk duyuyor musun?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Dinleyici kitleme tanıtabileceğim birkaç grubun şarkılarını konserlerde söyledim. Beğendiğim grupları turneye çağırdım. Aslında yapabileceklerimin hepsini yapıyorum. İşleri hemen halledebilecek büyülü bir değneğim yok. Ama Radiohead, Tori Amos, Björk, PJ Harvey gibileri için, onların bağlantı kuramayacakları insanlarla bağlantı kurabiliyorum. Sanırım benim yaptığım müzik onlarınkisine kıyasla daha hakiki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Olumlu eleştiriler olduğu gibi olumsuz eleştiriler de alıyorsun. Bu kadar çok olumsuz eleştiri ve yorum okumak canını sıkıyor mu?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Sanırım son sekiz ya da dokuz ayda bu konuda bir hayli esneklik kazandım. Aklımda tutmaya çalıştığım şey şu: Benim kişiliğimi ya da şarkıyazarlığımı temsil etmeyecek bir sürü makale yayınlanacak. Birkaç hafta önce yine böyle bir makale okuyunca çılgına döndüm, sanırım bütün bunların hiçbirini anlamamışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Ne açıdan?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Beni “&lt;em&gt;devamlı depresif, kızgın Alanis Morissette&lt;/em&gt;”, “&lt;em&gt;şiddetin kadın modeli&lt;/em&gt;”, “&lt;em&gt;gençliğinde Kanada’nın Debbie Gibson’ı, şimdinin alternatif-kadını&lt;/em&gt;” olarak yazmışlar. İşte tek boyutlu bir görüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kendi deneyim ve duyguların üzerine bu kadar dürüstçe yaklaşabildiğin için albümün birçok dinleyici için bir devrim niteliğini taşıyor.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Kesinlikle, birçok insan bana gelip de “&lt;em&gt;Şimdiye kadar bu yaşadıklarımın anormal olduğunu düşünmüştüm, şimdi ise bir insan olduğumun farkına vardım!&lt;/em&gt;” diyor. Bence bu albüm bir tepki, küçükken içinde bulunduğum duruma, içinde bulunduğum topluma, bu toplum tarafından gördüğüm muameleye, yetiştiriliş tarzıma, bana ne olmam gerektiğini öğrettikleri şeylere bir tepki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;2. Bölüm – So Called Chaos (AskMen.com)&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Son albümün tarz ve görünüş olarak öncekilerinden çok farklı. Bu değişikliğin arkasında ne var?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Kendimi korkutacak bir şeyler yapmalıydım. En belirgin olanı da saçımı kesmemdi. Çok uzun zamandır onun ardına gizleniyordum ve artık çıkma zamanı gelmişti. Bunu yaptıktan sonra eski halimden sıyrılmamı gerektirecek birçok işin altından kalktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Beraber yaşadığın adamla sadece birkaç aydır berabersin. Nasıl oldu bu?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Oldukça doğaldı. Hatta planladığımız birşey de değildi. Çoğu zaman beraberdik, her ikimizin de Vancouver ve Los Angeles’ta evi vardı. Hayatımın geri kalanını beraber geçirebileceğim bir insanla tanıştığımı hissettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bir adamda seni en çok çeken nedir?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Cesaret ve kararlılık, bu bir konuşma da olsa, bir anda çıkılan bir yolculuk da olsa, ya da yapılmamış bir şey de olsa, bence oldukça çekici bir özellik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Zamanında You Oughta Know ile sana yakıştırılan kızgın-genç-kadın modeli diğer single’larınla zayıfladı mı?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Evet. You Oughta Know çıktığında ve henüz diğer şarkılarım çok dinlenmiyorken insanlarda bu bakış açısı oluştu. Bir insanı sadece kızgın olarak nitelendirmenin tek boyutlu bir şey olduğunu düşünürüm. İçimde kızgınlığının olduğu doğru, ama insanlar diğer şarkıları da dinlemeye başlayınca bu yargıları ortadan kalktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Hırçınlığından söz açılmışken, erkekler hakkında seni bu kadar sinirlendiren ve bu tür şarkıları yazmana sebep olan etken ne?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Kişisel ilişkiler bütünüyle insana özgü ve benim de uzun bir süre takıntılı olduğum bir konu. Bir erkekle yaşanan romantik bir ilişki benim büyümeme olanak sağlayan çevreyi yaratmıştır. Sanırım o zamanlar iletişim sorunları yaşıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bir kızın olsaydı ve kendinden on, yirmi, hatta otuz yaş büyük erkeklerle çıkıyor olsaydı ne düşünürdün?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;İşte bu onun yaşına göre değişir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Mesela 14, 15 ya da 16 olsun…&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Hayır buna izin vermezdim, gerçekleşmezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;90’ların sonunda grup arkadaşlarında turnede en çok kim seks yapacak diye bahislere girermişsiniz, hatta bir tanesini de kazanmışsın. Bunun hakkında konuşmak ister misin?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;İlk hafta ben kazanmıştım, ama sonradan hepsi beni geçtiler. Birkaç deneyim kazanıp akşamları çıktığım olurdu, ama bu kısa sürdü. Kendi aramızda bir tür şakalaşmaydı, zaten fazla uzun da sürmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Üçlü ilişkiler hakkında ne düşünüyorsun? Bir erkek sence bu konuya nasıl yaklaşmalı?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Eğer bu ilişkinin içinde bağlılık varsa, partnerime ne hissediyorsa bundan onu çıkarabileceğini söylerdim, ama öte yandan bu ilişki özgür, günübirlik ya da değişken bir ilişki olsaydı partnerimi bunu denemesi için cesaretlendirirdim. Bu tür bir ilişki içinde de bulundum ve tek kazanımım cinsel deneyim oldu. Ama eğer bağlandığım bir ilişkim olsaydı asla yapmazdım, bu tür bir deneyim ilk tercihim olmamıştır hiç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bir günlüğüne erkek olsaydın ne yapardın?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Ayakta işerdim! Sokakta yürüyüp insanların bana nasıl farklı davrandığını görüp bunun keyfini sürerdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İnsanların seni yanlış anladıklarını düşündüğün bir nokta var mı?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Tek bir şeymişim gibi, yani sadece kızgın, sadece ruhani, sadece bir aktivistmişim gibi davranmaları, ama ben herşeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kadınlar üzerinde daha başarılı olmak isteyen erkeklere tavsiyelerin var mı?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Kendilerine dikkat etsinler. Kendine dikkat eden ve cesur olan bir erkekten daha çekicisi yoktur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23232010-114269969715744545?l=kulaktandolma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/feeds/114269969715744545/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23232010&amp;postID=114269969715744545' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114269969715744545'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114269969715744545'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/2006/03/alanis-morrisette_18.html' title='Alanis Morrisette'/><author><name>vikartindur</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14325179977702188929</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23232010.post-114240898755468207</id><published>2006-03-15T09:45:00.000+02:00</published><updated>2006-03-15T10:09:30.270+02:00</updated><title type='text'>Pearl Jam</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/1600/pjam.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/320/pjam.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;14 Yıl ve Hala Sapasağlam – Pearl Jam &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Mike McCready USA Today’de e-mail ile hayranlarının sorularını cevaplamış. Buyrunuz neler neler anlatmış…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Yeni albüm ve yeni turne hakkında neler söyleyeceksin?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Albüm yarı yarıya tamamlandı sayılır. Müthiş gidiyor. Ed’i böyle söylerken hiç duymamıştım. Bütün şarkılardaki en üst notayı yukarı çekti. Sanırım hepimiz birbirimizi gerçek bir klasik rock albümü yapmak için zorluyoruz. Albüm ve turne için kesinleşmiş tarihler yok, ancak önümüzdeki sene turnede olacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bu senenin sonunda Pittsburgh’da Rolling Stones’un alt grubu olarak sahnede olacaksınız. Bu nasıl ortaya çıktı, nasıl bir setlistle çıkmayı düşünüyorsunuz?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım birisi menejerimizi arayıp alt grup olarak çıkıp çıkmayacağımızı sordu, biz de kabul ettik. Bunu bir kez daha yapmıştık, olağanüstüydü. Setlist hakkında fikrim yok, yine her zaman olduğu gibi konser günü kararlaştıracağız. Belki bir saat filan sahnede kalırız, sabırsızlanıyorum… Stones benim favori grubum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Pearl Jam her gece setlistini nasıl oluşturuyor? Sanırım birçok hayranınız konserlere gitmenin en eğlenceli yanının hangi şarkıları çalacağınızı bilmemenin heyecanını yaşamak olduğunu söyleyecektir.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Dinleyiciyi şaşırtmayı seviyoruz, tabi kendimiz için de her şarkıyı taze tutmayı tercih ediyoruz. Çoğu zaman Ed konserden bir saat önce oturur, bir önceki gecenin listesine bakar. O anki ruh halimize göre şarkı ekler ya da çıkartırız, ya da o şehre uyacağını düşündüğümüz şarkıları koyarız. Bazı konserlerde setlistin gidişatı konser anında değişebilir. Gün içinde Ed’in akşamki konserin hem bizim için hem de dinleyici için en iyisinin olması için kafa patlattığını biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Pearl Jam’in Epic’ten ayrılıp J Records’la anlaşma imzalamasında belirgin bir etken var mı?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Epic’le olan ilişkimiz gayet doğal bir süreçte seyretti ve kontratımızın sonuna geldik. Ama yeni bir kontrat imzalamamaya karar verdik. Yeni bir ilişkiye başlamaktan dolayı heyecanlıydık. J de dahil olmak üzere bir sürü plak şirketi ile tanıştık. Clive Davis ve ekibi ile ilişkilerimiz iyi. İki taraflı bir saygı söz konusu. J’in bize sunduklarından ve yaratıcılığımız açısından çalışma tarzımızda bize verdikleri rahatlıktan memnunluk duyduk. Geçen sene bu gruptan ilk albümümüzü çıkardık – Live At Benaroya Hall – yeni albüm ikincisi olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Dünyanın en çok bilinen ve saygı gören rock gruplarından birisinde geçirilen 14 yıldan sonra sen ve gruptaki arkadaşların göz önünde olmamayı nasıl beceriyorsunuz? Eğer konu müziğiniz değilse sizleri dergilerde görmek asla mümkün değil. Bunu sürdürebilmek zor mu?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Çok erken dönemlerde göz önünde olmamayı ve müziğin bizim için konuşmasını kararlaştırmıştık. Neler yaptığımıza veya grubun geneline odaklanmayan, belli bir tema üzerine hazırlanmış görseller kullandık. Bu bize istediğimiz gizliliği yaşayabilmemizi ve müziğe daha çok odaklanabilmemizi sağladı. Bu noktada, uzun bir süredir bu yolda kalabildiğimiz için artık yaratıcı gözle bakıldığında doğru olan kararlar almakta kendimizi daha rahat ve özgür hissediyorum.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;Bir keresinde Corduroy’un en az beğendiğin Pearl Jam şarkısı olduğunu söylemiştin. Peki en favori parçan hangisi?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavaşlardan en favorim Nothing Man, karanlık olduğu halde umut veren bir şarkı. Hızlılardan da en favorim Go, çünkü sert ve kaotik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Şimdiye kadarki en iyi konseriniz sence hangisiydi?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım en iyisi 2000 yılında Seattle’da Key Arena’daki ikinci gecemizdi. Seyirci olağanüstüydü, bizim de turnenin son konseriydi ve içimizde ne varsa ortaya koymuştuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Çalması en zor şarkınız hangisi?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesinlikle In Hiding. Stone’un (Gossard) parmaklarını izlerim devamlı. Karıştırmamaya çalışıyorum ama hep karıştırıyorum. Şarkı içinde çok fazla değişiklik var ve notaları ezberlemesi zor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Rock müziğinin son durumu hakkında neler düşünüyorsun? Sence inişte mi, yoksa hip-hop herkesi yanıltıyor mu? Rock’ı yine hakettiği yere taşıyacak gruplar var mı?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence rock müzik Social Distortion, Death Cab For Cutie, Sleater-Kinney, Supersuckers, Queens Of The Stone Age, The Killers, The Strokes gibi gruplarla hala güçlübir şekilde devam ediyor. Bence bu dediğin her 10 yılda bir içine girilen bir döngü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gitar çalışının ruhani bir yönü olduğunu belirttiğini okumuştum. Bundan biraz bahseder misin?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam olarak ifade edemeyeceğim bir bilinç haline girerim çalarken. Hissetmek ve düşünmemek ile ilgili. Olgulara başka zaman bakamayacağım bir pozitif açıyla bakabildiğimi hissederim. Bir türlü ruh tedavisi bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Pearl Jam’in yaşama enerjisine en büyük katkı nedir sence?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Hayran kitlemiz. Bizimle iyide ve kötüde hep beraber oldular. Bunca yıllık desteğe büyük bir hayranlık duyuyorum. Ayrıca müziğin haricindeki konularda göz önünde olmamamızın da etkisi olduğunu düşünüyorum. Kendi hayatlarımızı yaşamak için birbirimizden belli sürelerde ayrı kalabiliyoruz. Bu da müzik yapmak için geri döndüğümüzde heyecanlı olmamızı sağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Stüdyo ve turne hayatının içinde sigarayı bırakmayı nasıl becerdin?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahnede nefessiz bir şekilde oradan oraya koşturuyordum ve artık buna katlanamamaya başlamıştım. Bir Avustralya turnesi öncesi kararımı verdim, çünkü artık böyle devam edemezdim. Neredeyse üç yıl oldu ve şimdi çok memnunum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Sence gelmiş geçmiş en baba Amerikan grubu hangisi?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım gruptaki herkes bu soruya farklı cevaplar verecektir. Kiss beni bir gitar almak ve devam etmek konusunda çok etkilemiştir. Paul Stanley veya Ace Frehley olmasaydı hayatım daha farklı bir şekilde seyrederdi. 11 yaşımdayken etkilendiklerimin listesinde kesinlikle en üst sırada bunlar var.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23232010-114240898755468207?l=kulaktandolma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/feeds/114240898755468207/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23232010&amp;postID=114240898755468207' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114240898755468207'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114240898755468207'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/2006/03/pearl-jam.html' title='Pearl Jam'/><author><name>vikartindur</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14325179977702188929</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23232010.post-114226767601362927</id><published>2006-03-13T18:17:00.000+02:00</published><updated>2006-03-13T18:37:42.450+02:00</updated><title type='text'>Animal Collective</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/1600/animal_collective.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/320/animal_collective.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Animal Collective&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İnsanın iç dünyasını yansıtan bir kanal olarak orman, sanat ve edebiyatın tarihi boyunca bir metafor olagelmiştir. Belki de bu bir tür &lt;em&gt;evrimsel déjà vu&lt;/em&gt;’nun sonucudur – eski zamanlarda yaşama yön vermiş hayvansal orijinimizin bir anısı. Veya ne kadar da önemsiz varlıklar olduğumuzu suratımıza vuran vahşi hayatın o büyük karmaşıklığı. Bilemiyorum. Ama günümüzün genç sanatçılarının çoğunda bariz bir ormana-geri-dönüş hareketi gözlenmekte. Ryan McGinley veya Justine Kurland gibi fotoğrafçılar çıplak modellerini ormanda fotoğraflıyorlar, görsel sanatçılar Marcel Dzama ve Ernesto Caivano kendi hayal dünyalarını hayvansal görsellik üzerine inşa etmişler, hatta bu aralar güney doğu kısmındaki birçok butikte bir geyik fetişi hüküm sürmekte.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Belirli bir hareketin parçası olamayacak kadar fazla istisnai ve hayali olmasına karşın, Animal Collective bu ağaca-tırman trendinin başlıca uygulayıcıları olarak kabul edilebilirler. Yerine oturmuş bir sound, elektronik tırtıklamalar, ustalıkla elden geçirilmiş vokal harmonileri, kabile şarkıları ve Brezilya ritmlerini içeren devingen bir ses dağarcığıyla çalışan Animal Collective’in müziği belirgin şekilde canlı. Her ne kadar &lt;em&gt;Danse Manatee&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;Here Comes The Indian&lt;/em&gt; gibi eski albümler doğanın gevşek, kaotik yüzünde geziniyor görünse de yeni albüm &lt;em&gt;Sung Tongs&lt;/em&gt; ormanın içinden bir çıkış yolu bulabiliyor. Albümdeki ilk iki şarkı, grubun bugüne kadar yaptıkları en ulaşılır, en yakalanabilir iki şarkısı. Diğer şarkılar bu özelliğin dışında kalırken, albüm genel olarak grubun başıbozuk ilham ve etkileşimlerini çaylak dönemi işlerinden daha tatmin edici, daha işini bilen, daha karmaşık ve kendine özgü bir karışıma nasıl dönüştürdüğünü yansıtıyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Anthology Film Archives lobisinde röportaj için grubun tamamıyla tanıştığım anda bir Japon çift de bir röportaj ayarlamaya çalışıyor. Bu yüzden Dave’i onlara kaptırıp Josh ve Noah ile devam ediyorum. Dışarı çıkıp yürüyerek boş bir kafe buluyoruz ama Noah “&lt;em&gt;Burada hiç istemediğimiz halde bize yiyecek satmaya kalkacaklar…&lt;/em&gt;” diyerek kabul etmiyor, nihayet ilk etapta istediğimizin tam tersine, gürültülü bir spor bar’a geliyoruz. Oturur oturmaz gelen garsona Josh ve Noah birşey istemediği için kendi adıma bir bira ısmarlıyorum. İkisi hemen önceki akşamki Bard College konserleri hakkında konuşmaya başlıyorlar, aksi ve soğukluklarıyla nam salmış öğrencilerin o geceki çılgın coşkusundan çok etkilenmişler.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;“&lt;em&gt;Bard şehir dışında bir okul, konserleri de spor salonlarında yapıyorlar.&lt;/em&gt;” diyor Josh. “&lt;em&gt;Her tarafta grafiti vardı. Konser alanının girişine güvenlik noktası kurmuşlardı, ellerinde içkileri ve jointleriyle konsere gelen öğrencileri izliyorlardı. Millet çıldırmış gibi etrafta koşturup duruyordu. İki çocuk çöp kutularının içinden başka çocukları çıkartıyordu.&lt;/em&gt;”&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Bu tür konserler bizim için eğlenceli oluyor. Enerjiyi ortaya çıkarırız hep. Konserden sonra insanlarla konuştum, hepsi oradan güzel duygularla ayrıldıklarını söylediler, mesela hayatı daha iyi hissediyorlarmış.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Grup her zaman hoş karşılanmamış. 2001’de Black Dice ile beraber çıktıkları ilk turnelerinde genellikle son sırada çıkmışlar, çünkü onlar çıktığı zaman insanlar mekandan ayrılmaya başlıyorlarmış. “&lt;em&gt;Batı kıyısındaki konserler fena değildi, ama Mobile, Alabama gibi yerlerdekiler ne yaptığınızı anlamayan kızgın punk çocuklardan ibaretti.&lt;/em&gt;” diyor Josh.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Noah “&lt;em&gt;Bu bazen aşağılayıcı olabiliyor, ama bence iyi bir şey.&lt;/em&gt;” diyor. “&lt;em&gt;Hiç tepki almamaktansa aşırı olumsuz bir tepkiyi yeğlerim.&lt;/em&gt;”&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Hayranlar yavaş yavaş gruba ısınmaya başlamışlar ama yine de önlerinde büyük bir sorun varmış: henüz tam bir isimleri yokmuş. Erken dönem işlerinin ya sadece başlıkları varmış ya da albümde yer alan grup üyelerine atfediliyormuş. Josh’a göre “&lt;em&gt;Animal Collective’in bütün konsepti aslında bir grubun içinde olmadığımız fikriydi.&lt;/em&gt;”&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Bütün o Danse Manatee şarkılarını sadece Danse Manatee şarkıları olarak gördük.&lt;/em&gt;” diye ekliyor Noah. “&lt;em&gt;Ama insanlar çok fazla sayıda albüm satmanızı bekliyorlar ve bunun için de bir isminiz olması gerekiyor. Animal Collective ismi de bize plak şirketi tarafından bulundu.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hala isimsiz olmalarına karşın, 2003’te ardarda çıkardıkları birbirinin zıttı iki CD, akustik &lt;em&gt;Campfire Songs&lt;/em&gt; ve karmaşık &lt;em&gt;Here Comes The Indian &lt;/em&gt;ile olumlu eleştiriler topladılar. Ama grup nihayet tam patlamaya hazır noktaya gelmişken grup içindeki kişisel çekişmeler su yüzüne çıkmaya başladı&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;“&lt;em&gt;Here Comes The Indian’ı yaptığımız zaman o dönemde birbirimizle olan ilişkilerimiz ve duygularımız açısından çok kötü bir durumdaydık, albüm bu yüzden karanlık ve boktan oldu.&lt;/em&gt;” diyor Noah. Gerekliliği kaçınılmaz bir aradan sonra Noah Dave ile bir araya gelerek Animal Collective ismi altındaki ilk albümleri &lt;em&gt;Sung Tongs&lt;/em&gt;’u kaydetti. “&lt;em&gt;Albüme hayat veren çok fazla düşünce yok, sadece o anda neler hissettiklerimiz ve ilgilendiğimiz soundlar var. O aralar iki kişiydik, ben ve Dave.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;“&lt;em&gt;Bulunduğumuz duruma tepki göstermek bizim için çok doğal bir şey.&lt;/em&gt;” diyor Josh. “&lt;em&gt;Danse Manatee’yi yaptığımız zaman New York’a yeni taşınmıştım, o anlarda şehrin kaosunun üzerimdeki etkisi çok büyüktü ve bu albüme de yansıdı. Ama son zamanlarda sanırım müziğimizin daha pop bir yönünü ortaya çıkarıyoruz.&lt;/em&gt;”&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Grubun değişken müzikal paleti aynı geceki kapalı gişe Anthology Film Archives konserinde de ortaya kondu. Saykedelik, soyut filmler perdede renk ve hareket patlaması yaratırken Avey Tare ağır gitarıyla karanlık ruhları diriltiyor, Panda Bear davulunun ardına saklanıp hayvan sesleri çıkartıyor, Geologist çatlak bir bilim adamı edasıyla sayısız teyp ve sample kurcalıyor, ve Deakin de akıldan çıkmayacak gitar sololarıyla ortama ruhsal bir yapı katıyor. &lt;em&gt;Sung Tongs&lt;/em&gt;’un zayıf folk-pop’undan kaçınan grubun yeni setlisti, şarkılardaki yüksek çıkışlar ve kabilesel davul ritmleri ile süslü uzun ve atmosferik kompozisyonlardan oluşuyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;“&lt;em&gt;Hepimiz yarı-kırsal bölgelerde, ağaçlarla çevrili yerlerde büyüdük.&lt;/em&gt;” diyor Josh. “&lt;em&gt;Ayrıca hayali, ruhsal dünyalarda yaşamanın ne demek olduğunun da farkındaydık. Bence olayları ruhsal bir seviyede idrak etmek için bilinçaltında süregelen bir hareket var, illa bir guru bulmak ya da Hıristiyanlık veya Judaizm’e başvurmak zorunda değilsiniz, ama bence yaşamın içinde fiziksel gerçekliğin ardına geçen bir bağlantıya ihtiyacınız var.&lt;/em&gt;” Gerçekten de konser grup için hemen hemen bir ayin havasında geçiyor, hatta izleyici kitlesinin büyük çoğunluğu için de bu aynı. Grubun seti oldukça uzun, alkışlar en son nota da çalındıktan sonraya kadar tutuluyor. Şarkılar belirgin olarak başlayıp bitmiyor, onun yerine belli belirsiz geçişlerle değişiyor. Alışkın olmayan kulaklara bu doğaçlama gibi gelebilir, ama Josh’un önceden söylediği gibi doğaçlama söz konusu değil. “&lt;em&gt;Doğaçlama tamamen bir yanlış anlama. Doğaçlama ile birçok şey öğreniyoruz, şarkıları çalışımız o an nasıl hissettiğimize göre doğaçlanıyor ve bu şarkıların gidişatını da etkiliyor. Ama sonuçta önceden yazılmış şarkılar. Esas doğaçlama şarkı aralarında belli oluyor.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;Gelecek hakkında soru sorulunca, yan projeler ve kendi plak şirketleri Paw Tracks ile ilgilenmek için bir süre ara vereceklerini söylüyorlar. Daha sonra bir turne için yine Black Dice ile bir araya gelecekler. Plak şirketlerinden çıkacak ilk albüm Panda Bear’in bir yan projesi. “&lt;em&gt;Daha çok techno, house tadında bir çalışma.&lt;/em&gt;” diyor Noah. “&lt;em&gt;Bir arkadaşım, Scott, table’ın başında olacak ben de onun üstüne şarkı söyleyeceğim, Jamaika’da yaptıkları gibi birşeyler olacak.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Onlara müzikle uğraşmadıkları zaman neler yaptıklarını soruyorum. Noah pişmanlıkla “&lt;em&gt;Bu aralar müzik haricinde geçirdiğimiz zaman hiç de fazla değil.&lt;/em&gt;” diye cevaplıyor. “&lt;em&gt;Çok sık müzik dinlemiyorum, ama müzik açtığım zaman dinlediklerim insanların zevksiz, hafif diye nitelendirdikleri şeyler oluyor.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;“&lt;em&gt;Steely Dan gibi mi?&lt;/em&gt;” diye sorunca, Noah “&lt;em&gt;Steely Dan’i severim. Hatta geçen gün dinliyordum onu.&lt;/em&gt;” diyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;“&lt;em&gt;Ben bir marangozum.&lt;/em&gt;” diyor Josh. “&lt;em&gt;Bu aralar marangozluğa vakit ayıramıyorum, ama geçimimi sağladığım işim bu. Brian ise çevre politikası konusunda aktif olarak çalışıyor. Başkentte kongrede görevli. Onunla gurur duyuyoruz.&lt;/em&gt;”&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Yalnız başıma çok vakit geçiririm.&lt;/em&gt;” diyor Noah. Josh da bunu onaylıyor. İkisi Brooklyn Heights’ta bir dairede yaşıyorlar. “&lt;em&gt;Ben artık hayatımı müzikten kazanıyorum.&lt;/em&gt;” diye ekliyor. “&lt;em&gt;Çok iyi yaşadığımı söyleyemem, ama böyle yaşıyorum.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bardan çıkıp onlara veda etmeden önce pek alışılagelmedik samimiyette bir resimlerini çekiyorum. Doğaya salıverilmiş hayvanlar gibi ormana geri dönüyorlar, yiyecek ve başlarını sokacak bir delik bulmaya ve kaybettikleri delay pedalını aramaya… &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23232010-114226767601362927?l=kulaktandolma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/feeds/114226767601362927/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23232010&amp;postID=114226767601362927' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114226767601362927'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114226767601362927'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/2006/03/animal-collective.html' title='Animal Collective'/><author><name>vikartindur</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14325179977702188929</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23232010.post-114190002211438914</id><published>2006-03-09T12:22:00.000+02:00</published><updated>2006-03-09T12:38:49.956+02:00</updated><title type='text'>Pink Floyd Bölüm IV</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/1600/live8.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/320/live8.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;The Division Bell&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;The Division Bell &lt;/em&gt;albümü grubun 70’lerin sonundaki prensiplerine geri dönüşünü simgeliyor. 1993’ün başlarında Gilmour, Mason ve Wright iki haftayı doğaçlama yaparak geçirdiler ve yaklaşık 50 farklı şarkı taslağı oluşturdular. Sonraki adım, &lt;em&gt;A Momentary Lapse Of Reason&lt;/em&gt;’ı bir araya getiren prodüktör Bob Erzin’i çağırmaktı. Sonuç ise grubun uzun kariyerinin belki de en güzel albümü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gruba albümde Tim Renwick (gitar, vokal), Guy Pratt (bas, vokal), Gary Wallis (perküsyon) ve Jon Carin (klavye, vokal) eşlik ediyor, vokalistler de Durga McBroom, Sam Brown ve Claudia Fontaine. Albümde ayrıca Dark Side Of The Moon’da saksofon çalan Dick Parry’i de görmek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gilmour’a göre, “&lt;em&gt;Pink Floyd’un artık kanıtlayacağı birşey kalmamış.&lt;/em&gt;” Mason’a göre de, “&lt;em&gt;Çılgınlık halen canlı. Hala herşey hakkında çalabiliriz.&lt;/em&gt;” Konu ne olursa olsun, Pink Floyd şimdiye kadar bu kadar güvenli ve bu kadar kendileri olarak çalmamışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albümü takip eden sekiz aylık dünya turnesi Pink Floyd tarihinin en büyük ses ve ışık gösterisini içeren bir sahne tasarımıyla yapıldı ve bu konserlerden birisi çift CD / VCD’lik &lt;em&gt;P.U.L.S.E. &lt;/em&gt;albümüyle de piyasaya sürüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Live 8 – 2005&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2005 yılının en büyük müzik olayı hiç şüphesiz Bob Geldof’un 20 yıldan sonra 2 Temmuz’da tekrarladığı – bu sefer para toplamak için değil, aynı hafta İskoçya’da toplanacak olan dünyanın en güçlü sekiz liderine, G8’e, özellikle Afrika’dakiler olmak üzere dünyanın en yoksul ülkelerinin borçlarının silinmesi başta olmak üzere 21. yy’ın başında aşırı yoksulluğun, açlığın, hastalıkların ve çocuk ölümlerinin önüne geçilmesi için önlemlerin alınması konusunda mesaj göndermek ve baskı yapmak için – Live8 konserleri olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın altı farklı noktasında gerçekleştirilen konserlerin en çarpıcı detayı ise, konserlerin Londra Hyde Park’taki ayağına katılanların ve konseri evlerinde canlı izleyenlerin asla unutmayacakları bir olay, Pink Floyd’un tam 25 yıl sonra tekrar 4 kişi olarak sahne almalarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Waters’ın çağrısıyla bir araya gelen Gilmour, Mason ve Wright, eski günleri hatırlatırcasına çıktıkları sahneden “&lt;em&gt;Biz hala varız ve buradayız…&lt;/em&gt;” mesajını verdiler. İlerlemiş yaşlarına rağmen performanslarından ödün vermeyen dörtlü, çaldıkları &lt;em&gt;Speak To Me/Breath&lt;/em&gt;, &lt;em&gt;Money&lt;/em&gt;, &lt;em&gt;Wish You Were Here&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;Comfortably Numb&lt;/em&gt; ile milyonları mest ederken Waters mikrofona uzandığı anlarda “&lt;em&gt;Bunca yıl sonra bu üç adam ile aynı sahnede olmak çok duygulu.&lt;/em&gt;” diyor ve &lt;em&gt;Wish You Were Here&lt;/em&gt;’ı her zaman olduğu gibi Syd’e ithaf ediyordu. Bu anlamlı konserin en büyük mesajı “&lt;em&gt;İnsanlar unutur, ve insanlar bağışlar&lt;/em&gt;...” olsa gerek. Konserlerden sonra diğer büyük sanatçılar gibi Pink Floyd albümleri de satış patlaması listesinin en başında yer alarak insanların tekrar ilgisini çekmeye başladı. &lt;em&gt;Dark Side Of The Moon&lt;/em&gt;, &lt;em&gt;The Wall&lt;/em&gt;, &lt;em&gt;Wish You Were Here&lt;/em&gt;, &lt;em&gt;Echoes – The Best Of Pink Floyd &lt;/em&gt;%1200 - %3600 arasında bir satış patlaması yaptıktan sonra Gilmour BBC’ye yaptığı açıklamada albümlerden gelen bu ekstra gelirin tamamını Live-Aid insiyatifine bağışladığını söylüyordu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23232010-114190002211438914?l=kulaktandolma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/feeds/114190002211438914/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23232010&amp;postID=114190002211438914' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114190002211438914'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114190002211438914'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/2006/03/pink-floyd-blm-iv.html' title='Pink Floyd Bölüm IV'/><author><name>vikartindur</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14325179977702188929</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23232010.post-114182863527514588</id><published>2006-03-08T16:36:00.000+02:00</published><updated>2006-03-09T12:36:47.896+02:00</updated><title type='text'>Pink Floyd Bölüm III</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/1600/division%20bell%20photo.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/320/division%20bell%20photo.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bölüm III – Çözülmeler – The Wall Sonrası Pink Floyd&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;The Wall&lt;/em&gt;’un başarısı grubun çözülmesinin alevlerini körüklemekten öteye gidemedi. 80’lerin başlarında grubun her bir üyesi kendi solo projeleri ile ilgileniyordu. Gilmour lisedeki grubu &lt;em&gt;Joker’s Wild&lt;/em&gt;’ı tekrar bir araya getirerek kendi adını taşıyan ilk solo albümünü çıkardı. Grup gitar ve vokalde Gilmour, basta Foreigner’dan Rick Wills ve davulda Willie Wilson’dan oluşuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1983’te kaydedilen &lt;em&gt;The Final Cut&lt;/em&gt; – pek tesadüfi değil – ruh taşımayan bir çalışmaydı. “&lt;em&gt;Bu zaten Roger’ın bir solo albümüydü. Biz bir şekilde içine çekilmiş olduk.&lt;/em&gt;” diye hatırlıyor Mason.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1984’te gelen Gilmour’un ikinci solo albümü&lt;em&gt; About Face&lt;/em&gt; ile beraber, &lt;em&gt;The Wall&lt;/em&gt;’dan sonra gruptan ayrılan Wright’ın yeni grubu &lt;em&gt;Zee&lt;/em&gt; ile çıkardığı &lt;em&gt;Wet Dream&lt;/em&gt;, Waters’ın ilk solo albümü &lt;em&gt;The Pros And Cons Of Hitchhiking&lt;/em&gt; ve Mason’ın ilk solo albümü &lt;em&gt;Fictitious Sports&lt;/em&gt; piyasadaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Waters solo projesini &lt;em&gt;The Wall&lt;/em&gt; ile beraber yazmıştı. “&lt;em&gt;Albümün fikri The Wall ile aynı zamanlarda ortaya çıkmıştı. Her iki albüm için de demo teypleri hazırlamıştım. Sonra bunları gruba dinletip &lt;/em&gt;“İkisinden birini seçelim, diğerini ben kendim yapacağım.” &lt;em&gt;demiştim. Grup olarak The Wall’u seçince diğeri bana kaldı.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1986 yılında Waters, Gilmour ve Mason’ı “&lt;em&gt;boşa harcanan bir emek&lt;/em&gt;” olarak değerlendirip Pink Floyd ismini kullanmamaları konusunda dava edince avukatlar arasında “&lt;em&gt;Gerçek Pink kim?&lt;/em&gt;” tartışması başladı. İki taraf da birbirine karşı acımasız bir basın savaşı açmıştı. Hayran kitlesi açısından durum farklıydı. Bir anlamda bir grup fiyatına iki tane performansının zirvesinde albüm ve rock şovu elde etmişlerdi – Pink Floyd’un A&lt;em&gt; Momentary Lapse Of Reason&lt;/em&gt;’ı ve Roger Waters’ın &lt;em&gt;Radio K.A.O.S.&lt;/em&gt;’u. Ama bunun bedeli ağırdı. Pink Floyd’un gerçek varisinin ve grubun servetinin hak sahibinin kim olduğu için verilen mücadelede Waters, Gilmour ve Mason yirmi yıl önce onları bir araya getiren her türlü kişisel arkadaşlık, yoldaşlık ve müzikal birlikteliği bir anda silip atmışlardı. &lt;em&gt;The Wall&lt;/em&gt;’u yaratan müzisyenler artık kendilerine ait bir duvarla yüzleşiyorlardı – onları birbirinden ayıran bir duvar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer Floydlar ve kendi arasında uçuşan suçlamalar hakkında sorulduğunda Waters Don Henley’in &lt;em&gt;Long Way Home&lt;/em&gt;’undan bir alıntıyla karşılık veriyordu: “&lt;em&gt;Her hikayenin üç tarafı var, seninki, benimki ve soğuk, sert gerçekler&lt;/em&gt;” Ve Floyd Waters’a karşı davasında gerçek olan birbirlerine artık tahammül edemiyor oluşlarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gilmour ve Mason’a göre Waters küstah, egomanyak ve bütün güven ve ödüllere aç birisiydi. Waters’a göre de Floyd’lar tembel, açgözlü yaratıklardı, kendi deyimiyle “&lt;em&gt;iyi niyeti ve Pink Floyd’un ismini kullanarak&lt;/em&gt;” bir albümü çalmış kendilerine multimilyon dolarlık bir emeklilik yuvası sağlayacak bir turneye çıkmışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayranlar ise her şekilde biraz Floyd veya biraz Waters tatmaktan memnundular. Yirmi yıllık basın cephesi suskunluğu ve az çıkılan turneler rock kamuoyunu içinde Floyd olan herşeye aç hale getirmişti. Ama kamuoyunun coşkusu ve desteği her zaman suçlamaların patırtısını ve avukatların çantalarının devamlı açılıp kapanmasını bastıramıyordu. Gilmour &lt;em&gt;A Momentary Lapse Of Reason&lt;/em&gt;’ın kayıtları ve turne hazırlıkları esnasında hemen her gün avukatları ile konuşarak davanın gidişatı hakkında planlar yapıyordu. Gilmour’a göre Waters’ın 1983’te çıkardığı anti savaş destanı&lt;em&gt; The Final Cut&lt;/em&gt;’tan sonra yayılan dağılma söylentileri çok zamansızdı. Waters’ın solo projeye dönmesi grubun sonu anlamına gelmemişti, en azından Gilmour ve Mason için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Bunun bir son olduğunu hiç düşünmemiştik.&lt;/em&gt;” diyor Gilmour. “&lt;em&gt;Ama gittikçe artan söylentiler ve en sonunda Roger’ın ağzından duyduklarımız bir çığ gibi çarptı. Habire&lt;/em&gt; “Hayır, biz ayrılmadık!” &lt;em&gt;diye basın açıklamaları yapamazdık. Değmezdi. Fikrimiz, benim fikrim, bir albüm daha yapmaktı.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gilmour ve Mason’a göre, Roger Aralık 1985’te grubun plak şirketlerine, Amerika’da Columbia ve İngiltere’de EMI’ye gönderdiği mektuplarda grubu bıraktığını açıklamıştı. “&lt;em&gt;Tartışmalar yaşıyorduk.&lt;/em&gt;” diyor Mason. “&lt;em&gt;Birşeylerin olacağını biliyorduk.&lt;/em&gt;” Roger’a göre bu onların da sonu olacakmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Toplantılar yapıyorduk, bunlardan birisinde Roger &lt;/em&gt;“Sizinle artık çalışmayacağım.” &lt;em&gt;demişti. Bana &lt;/em&gt;“Devam edecek misin?” &lt;em&gt;diye sorardı, ben de &lt;/em&gt;“Bilmiyorum, ama ne zaman iyi ve hazır olursak herkese planın ne olduğunu anlatacağım, ve devam edeceğiz.” &lt;em&gt;derdim. Bana kalırsa mektubunun bir amacı da kısmen bizi birşeyler yapmaya itmekti.&lt;/em&gt;” diyor Gilmour.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mason, “&lt;em&gt;Bunu yapmayacağımıza çok fazla inanıyordu.&lt;/em&gt;” diye ekliyor. “&lt;em&gt;Ya da yapamayacağımıza.&lt;/em&gt;” diyor Gilmour. “&lt;em&gt;Bazı toplantılarda &lt;/em&gt;“Bunu asla yapmayacaksınız, lanet olsun!” &lt;em&gt;derdi. Kelimesi kelimesine. Hatta biraz daha sert bir şekilde.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Waters ve diğer Floyd’lar, özellikle de Gilmour uzun bir süredir, ta 1972’de &lt;em&gt;Dark Side Of The Moon&lt;/em&gt;’un kayıtlarından beri bir çatışma içindelerdi. Albümün miks aşamasında bulunmak için prodüktör Chris Thomas çağrılmıştı, çünkü Gilmour ve Waters albüm soundu hakkında radikal bir tartışma içindeydi. Sonraları Waters grubun kavramsal yönü ve müziği üzerinde daha büyük bir sorumluluk iddia etmeye başlayınca işin boyutu daha da sertleşti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gilmour’a göre Waters, “&lt;em&gt;Kendini grubun merkezi olmaya zorluyordu. Tek istediği buydu. Bunun iyi bir şey olmadığını hissediyordum, eminim Nick de öyle hissediyordu. Roger biraz daha geri adım atmayı deneseydi veya diğerlerinin de katmak istediklerine biraz daha açık olsaydı daha iyi albümler yapabilirdik. Biz sanki ona bağlıymışız, ona dayanıyormuşuz gibiydi, ama öyle değildi. Kendini o mevkiye getirmek için verdiği çabayla ilgili bir şeydi, çok sertti ve bu tür bir mücadele için daha fazla gücü vardı.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;The Wall&lt;/em&gt;’un yardımcı prodüktörü ve hakemi Bob Ezrin’e göre de ağız dalaşı asla bariz bir kavgaya dönüşmemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Suratlarındaki o İngiliz gülümsemesi ve yumuşak sesleri ile devam ediyordu bu kavga. Ama basitçe &lt;/em&gt;“Senden nefret ediyorum ve seni öldüreceğim.” &lt;em&gt;diyorlardı. Bu iki adamın arasındaki savaş inanılmazdı.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama o nezaketleri nedense Waters’ın İkinci Dünya Savaşı’nda ölen babası hakkındaki &lt;em&gt;The Final Cut&lt;/em&gt;’ın kayıtları esnasında kaybolmuştu. Waters eseri sahipleniyordu, albüm kendi kaybı hakkındaki takıntısı ve çoğunlukla anlamsız fedakarlık bekleyen politikacılar ve generallere karşı duyduğu aşırı hiddetin çok kişisel bir dışavurumuydu. Gilmour Waters’ın albüm hakkındaki şevkini paylaşmıyordu. Bazı şarkıların orijinal The Wall demolarından arta kalanlar olduğuna dikkat çekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Benim kasıtlı olarak ona engel olduğumuz söylüyordu.&lt;/em&gt;” diyor Gilmour. “&lt;em&gt;Eleştirilerim ve itirazlarım mümkün olduğu kadar yapıcıydı. The Wall gibi albümlerin yaratılmasında da kullanılan yapıcı eleştirilerdi.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Waters bu açıdan göremedi diyor Gilmour. Eğer Gilmour onu yardımcı prodüktör olarak göstermezse bütün albümü çöpe atmakla tehdit ediyordu. Gilmour bunu kabul etti, ama ona ait olan ekstra prodüktör ayrıcalıklarını kendine sakladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;İşler sonunda bu boyuta vardı, sefil bir dönem. Waters bile o dönemi sefil olarak tanımlar, ama bana göre işleri bu hale sokan oydu.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Waters’a göre albüm orijinal olarak &lt;em&gt;The Wall &lt;/em&gt;demolarından arta kalan şarkılardan oluşacakmış ve bir şekilde albümle bağlantılı olacakmış. “&lt;em&gt;Sonradan babam hakkında yazmaya başladım. İnişli çıkışlı bir dönemdi, kendimde değildim. İşin aslı bu albümü yapan bendim. Dave de beğenmedi, ve bunu dile getirdi.&lt;/em&gt;” Albümü Gilmour ve Mason’ın üzerine yıktığı söylentilerine de tepki gösteriyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Onlara &lt;/em&gt;“Belki de bu bir solo albüm olmalı. Harcadığınız parayı size geri ödeyeceğim ve bunu solo olarak devam edeceğim.” &lt;em&gt;dedim. Ama kabul etmediler. Şarkıların ağaçta yetişmediğini biliyorlar, bunun bir Floyd albümü olmasını istediler.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albüm Pink Floyd adıyla çıktı. Bu üçlünün (Wright o ara grupta yoktu) devam edeceğini düşünenler hayal kırıklığına uğrayacaklardı. Waters’ın Gilmour’la paylaşacak birşeyi kalmamıştı. Gilmour da Waters’ın liderliğindeki Pink Floyd’da sadece müzisyen sıfatı olarak kalmaya niyetli değildi. Waters ile özel bir arkadaşlığı olan Mason bile Gilmour tarafını tuttu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Dave Final Cut turnesinde kendini çok rahatsız hissediyordu. Bunun hiç adil olmadığını düşünmeye başlamıştım.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş hukuksal platformda ciddi bir anlaşmazlığa dönüşmüştü. Waters Pink Floyd’un bir grup ve müzikal beraberlik olarak bittiğinde ısrar ediyordu. Gilmour’un durumuysa sadece Waters öyle dedi diye bunun gerçek olamayacağıydı. İşin ilginç yanı, bütün bu karmaşıklığa yol açan şey Pink Floyd isminin kullanılması sorunu değildi, buna paralel gelişen bir sorundu. Waters’a göre:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1985’in başlarında grubun uzun süre menejerliğini yapmış olan Steve O’Rourke ile olan anlaşmasını Pink Floyd’un gelecekteki işleri üzerindeki zorunlulukları hakkındaki – Eğer ortada bir grup yoksa gelecekte Pink Floyd albümleri nasıl çıkabilirdi? – ve kontrattaki maddelerin yerine getirilmemesi halinde doğacak zararlar ile ilgili anlaşmazlıklar yüzünden feshetti. Waters O’Rourke’a anlaşmaya göre altı aylık bir süre vermişti. Oysa O’Rourke anlaşmanın kurallara aykırı biçimde bozulduğunu söylüyordu. Waters daha sonra Gilmour’a bir takım fedakarlık anlaşmaları sundu, bunlara göre eğer O’Rourke’u bıraktığını onaylarlarsa Pink Floyd ismini onlara verebilecekti. Böyle yaparak Gilmour ve Mason’un grubun adıyla devam edebilecekleri riskini de almış oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haziran 1986’a O’Rourke menejerlik anlaşması ve hakları konusunda Waters’ı dava etmeye hazırlanıyordu. O dönemde Waters, Gilmour ve Mason’a “&lt;em&gt;Beni dinleyin, eğer o kağıtlar bu kapıdan içeri girerse hepimiz mahkemeye gideriz. Siz Pink Floyd olarak yola devam ederken ben yıllar boyunca mahkeme koridorlarında çürümeye niyetli değilim.&lt;/em&gt;” diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı yıl Ekim’in 31’inde Waters, Pink Floyd ismini kullanmamaları konusunda Gilmour ve Mason’ı mahkemeye verecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Waters Gilmour ve Mason’ın Pink Floyd’un isim hakkını kullanmalarına karşı oluşuyla önceki görüşü hakkındaki tutarsızlığın farkındaydı. Ama ona göre “&lt;em&gt;sessiz ve sakin bir hayat&lt;/em&gt;” içindi hepsi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Bu iki yıl önceydi (1984), inanın bana. Son iki yıldır hayatımda tek eksik olan şey sakinlik. O zaman da yanlış olduğunu düşünmüştüm. Şimdi de düşünüyorum. Pink Floyd ismini kullanmamaları lazım bence. Bazı bağlantıları sağlamam iki yılımı aldı. Şimdi ortada dava var, ve mahkemede sonuçlanacak. Dava, Pink Floyd’un ismini kimin kullanacağı. Bu yasal bir konudur, mahkemeye gidersin ve onun için savaşırsın.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer konu daha farklıydı, bir rock grubu nedir veya ne değildir? Beatles kimdi? Paul McCartney ve Ringo Starr Beatles mıydı? Ama değildi, John Paul Jones içinde olsa bile The Firm’in Led Zeppelin olamayacağı gibi. Gilmour Waters’ın iddialarına daha basit bir şekilde karşılık veriyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Ben bu gruba hayatımın azımsanmayacak bir bölümünü adadım. Bu kabul edilemez bir durum, eğer dışarıda bırakılacaksam lanetlenmiş olmalıyım. Çok inatçı birisiyimdir, kısmen bana ait olduğunu hissettiğim birşeyin dışında bırakılmayacağım.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Waters’ın ayrılışı grubun geri kalan üç üyesinin (1980’de gruptan sessiz sedasız ayrılan Wright yeni albüm ve turne için geri dönmüştü) yaratıcılığını tetikleyerek bir başka Pink Floyd klasiğinin ortaya çıkmasını sağladı. 1987 tarihli &lt;em&gt;A Momentary Lapse Of Reason&lt;/em&gt;, Waters olmadan Gilmour ve Mason’ın ne kadar Pink Floyd olabileceğine dair bir kanıttı. Albüm uluslararası arenada grubun geri dönüşü olarak anıldı. Gücünü toplayarak yollara düşen üçlü, canlı performanslarının doruğundaki konser albümleri &lt;em&gt;Delicate Sound Of Thunder&lt;/em&gt; ile 1988’te yine zirvedeydiler. İki albüm toplamda 11 milyonluk bir satış rakamına ulaşırken, konser albümü &lt;em&gt;Soyuz-7&lt;/em&gt;’nin Sovyet ve Fransız personeli tarafından dinlenerek uzayda çalınan ilk rock albümü oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Albüm ve turne bizim için rehabilitasyon gibiydi.&lt;/em&gt;” diyor Gilmour. “&lt;em&gt;Üçümüz oturup çaldığımızda, ortaya çıkan Pink Floyd’dur. Burda çok belirgin bir değer var, benim için çok önemli. Herhangi birinin egosundan daha yüksek bir duygu. Bu albümü yaparken hiç &lt;/em&gt;“Kulağa Floyd gibi gelmiyor, biraz daha Floyd sounduna çalışalım.” &lt;em&gt;demedik. Şarkılar oturana kadar üzerinde çalıştık sadece. Ne zaman iyi ve doğru sounda ulaştılar, o zaman Pink Floyd olmuşlardı.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Waters ise grubun yoluna devam etmesiyle “&lt;em&gt;The Wall’u stadyum rock’ına bir başkaldırı olarak yazdım. Şimdi Pink Floyd bunu stadyumlarda çalarak para kazanıyor! Ne acıklı, benim eserimin içine ediyorlar!&lt;/em&gt;” diye tepkisini dile getiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dava mahkemeye taşındığı zaman bir jürinin tek bir albüm dinlemekle kimin Pink Floyd ismine sahip olacağı hakkında adil bir karar vereceğini düşünmek doğru olmaz. Waters ve Gilmour da bunun farkındaydı, yasal veya değil, herhangi bir anlaşma ya da yargı kararı kendi taleplerini karşılayamayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;İdeal anlaşma yıllar önce hepimiz oturup el sıkıştıktan sonra yapılabilirdi.&lt;/em&gt;” diyor Waters. “&lt;em&gt;Şunu anladım ki dünyadaki hiçbir mahkeme neyin Pink Floyd olduğu ve neyin olmadığı saçmalığı hakkında en ufak bir ilgiye sahip değil. Bundan tek alabileceğim şey bir dilim.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Bu çözüm hiç kimseyi tatmin etmeyecek.&lt;/em&gt;” diye ekliyor Gilmour. “&lt;em&gt;Ama gerçekliği yansıtan bir şekilde çözülecek. Ve umarım çok yakında çözülür.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En başında, Londra’nın 1966-67 underground sahnesinde Syd Barrett vardı, Pink olarak o kabul ediliyordu. Cambridge’li bir sanat öğrencisi olarak Pink Floyd’u 1965’te Londra’da mimarlık okuyan Cambridge’ten lise arkadaşı Waters ve onun sınıf arkadaşları Mason ve Wright ile kurmuştu. Gruba ismini veren Barrett’tı. (Blues sanatçıları &lt;em&gt;Pink Anderson&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;Floyd Council&lt;/em&gt;’in isimlerini birleştirerek) Şarkıların çoğunu söylüyor ve gruba karizma kazandırıyordu. Ekzantrik ilhamları ve düzenli kullandığı LSD’nin tripleri altında, acemi Floyd’u 1967 çıkışlı ilk albümleri &lt;em&gt;Piper At The Gates Of Dawn&lt;/em&gt;’da yansıttıkları sıradışı melodik keşifleri ve rock heyecanları ile ileri taşıyordu. Barrett’ın maceraperest dehasının bir diğer kanıtı da, Waters’ın &lt;em&gt;Radio K.A.O.S. &lt;/em&gt;turnesi boyunca her gece dev ekranda gösterdiği ve sonunda “&lt;em&gt;Büyük Syd Barrett, unutmuyoruz&lt;/em&gt;” dediği, grubun ilk single’ını tanıtmak amaçlı kullandıkları 1967 tarihli siyah beyaz bir filmdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Syd’in şarkılarının şaşkına çeviren yönü, fikirlerin ve kelimelerin saçma ve çılgın bir şekilde dizilmiş olmasının yanısıra insaniyeti yansıtan kuvvetli bir olgu olmasıydı. Şarkılar insanın özü hakkındaydı. Benim de her zaman yapmaya çalıştığım bu. Onunla kuvvetli bir bağım olduğunu hissediyorum.&lt;/em&gt;” diyor Waters.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlantı 1967’nin sonlarına doğru daha karanlık bir dönemece girdi, kullandığı asidin ve başarının getirdiği yükü omuzlarında taşıyamayan Barrett’ın ruhsal dengesizlikleri artan bir ivmeyle büyüyor ve artık aklını kaçırıyordu. Asla iyileşemedi. Kendisi de Cambridge’li olan Gilmour, Syd’in gitar ve vokal görevini devralmak için gruba katıldı. O dönemde, iki büyük hitleri (&lt;em&gt;Arnold Layne&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;See Emily Play&lt;/em&gt;) olmasına karşın Pink Floyd dibe vurmuş ve herhangi bir şarkı yazarı ve gidecekleri bir yönleri olmadan sürükleniyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Boş bir sayfaydı...&lt;/em&gt;” diyor Gilmour. “&lt;em&gt;İlk arzum grubu hizaya getirmekti. Şimdi komik geliyor, ama gruba katıldığım zamanlar çok kötü bir durumda olduklarını düşünüyordum. Syd’le beraber çıktıkları konserler tamamen disiplinsizdi. Liderleri çöküyordu, tabi grup da öyle.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pink Floyd sonraki dört yılı uzayda gibi geçirdi. &lt;em&gt;A Saucerful Of Secrets&lt;/em&gt;, &lt;em&gt;Ummagumma&lt;/em&gt;, &lt;em&gt;Atom Heart Mother &lt;/em&gt;ve&lt;em&gt; Meddle &lt;/em&gt;gibi albümlerde uzun deneysel doğaçlamalarla elde ettikleri ve albüm geneline yayabildikleri melodik temalar ve pivot rifflere dayanan bir şarkı yazma stili geliştirdiler. Grubun antipop estetiği ve hayalgücüne dayalı şarkı mimarisi İngiliz progresif rock’ının 1970’lerdeki yükselişinden büyük ölçüde sorumlu olsa da, Waters kendilerine yakıştırılan uzay müziği etiketinden rahatsız olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Uzay hadisesi tam bir şakaydı. Hiçbir şarkı dış uzay ile ilgili değildi. Hepsi iç uzay ile ilgiliydi. İnsanlar ve iç dünyaları, Syd’in veya benim şarkım olması farketmez. Hepsi aynı konuyla ilgiliydi.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grubun iç dünyayı keşfi 1973’te tüm zamanların en çok satan plaklarından birisi olan &lt;em&gt;Dark Side Of The Moon&lt;/em&gt;’la sanatsal açıdan doruğa ulaştı. Benzersiz konsepti, titiz kayıtları ile grup geleneksel şarkı yazımının katı yüzünü kendine has kompozisyon stiliyle paramparça etti ve en umulmadık beklentilerin de ötesinde bir başarı elde etti. Albüm ayrıca Floyd’un dehalarını ortaya koyarak ortaklaşa kotardıkları son albümlerden biriydi. Sadece Waters’ın yabancılaşma, şizofreni ve ölüm ile ilgili gözlemlerinin sözlere yansıması değil, aynı zamanda Gilmour ve Wright’ın enstrümantal fırça darbeleri, özellikle de Wright’ın caz kokan minör-yedili akorları albümün gücünün temel taşlarıydı. (Wright Time’ın nakaratı için Miles Davis’in Kind Of Blue albümündeki &lt;em&gt;So What&lt;/em&gt;’tan esinlenmişti.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Herkes bitmiş şarkılarla geliyordu.&lt;/em&gt;” diyor Wright. “&lt;em&gt;Mesela Us And Them benim üzerinde çalıştığım bir piyano parçasıydı. Onlara çaldım, hoşlarına gitti. Roger arka odaya gidip sözlerini yazmaya başladı. Oysa Echoes gibi şarkılarda hepimiz stüdyoda oturup düşünür, çalar, fikirleri bir şekilde uydurmaya çalışırdık. Çalışmak için iyi bir yöntem, bence Floyd’un en iyi işleri bu yöntemle ortaya çıkmıştır.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dark Side Of The Moon’un Pink Floyd üzerinde iki etkisi oldu. İlki, çok hızlı gelen rock yıldızlığıydı, bir gecede saygın saykedelik sanatçılardan ve FM-Radyonun kült kahramanlarından fanatik hayranlık objelerine dönüşmüşlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;İnsanların şarkıları ıslıkla çalmalarından duyduğum siniri üzerimden atabilmem yıllarımı aldı. Birisini ıslık çalarken duyunca &lt;/em&gt;“Sessiz olun!” &lt;em&gt;diye bağırırdım.&lt;/em&gt;” diye hatırlıyor Waters.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer büyük etki de Waters’ın &lt;em&gt;The Wall &lt;/em&gt;ve &lt;em&gt;The Final Cut&lt;/em&gt;’ın ortaya çıkmasıyla sonuçlanan, kurgusal şarkı yazımı, büyük temalar ve teatral anlatımlara olan ilgisinin artmasıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Grubu her zaman konu kavramında belli yerlere doğru zorluyordum…&lt;/em&gt;” diyor Waters. “&lt;em&gt;Hep direkt olmaya çalışıyordum. Görsel olarak bütün gereksiz detaylardan kaçınıyordum. Bir anlam ifade eden ve yoruma mahal bırakmayacak görsel malzeme kullanmak istiyordum.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gilmour ekliyor: “&lt;em&gt;Hiçbirimizin Roger’ın ilgi duyduğu konularda ondan farklı düşündüğümüzü sanmıyorum, aynı fikirde sayılırdık. The Wall için konseptin bir kısmında – seyirciyle aramızda bir duvarın olması – onunla aynı fikirde olmasam da konunun çok iyi olduğunu düşünüyordum. Babam savaşa gidip orada ölmedi, bu kısım da bana uygun değil, ama ona kurgusal gözle bakıyordum.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gilmour’un bu bakış açısı Waters’ın Floyd’un diğer üyelerine tanıdığı boyut kadar olabilirdi ancak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Şarkı yazma aşamasında bir başkası için yeterli boşluk yoktu.&lt;/em&gt;” diyor Waters. “&lt;em&gt;Eğer ortada uygun akor bölümleri varsa, onları kullanırdım. Gilmour’un, Mason’ın veya Wright’ın söz yazmasının bir anlamı yoktu. Çünkü asla benimkiler kadar iyi olamazdı. Gilmour’ın sözleri son derece üçüncü sınıf. Hep de öyle olacaklar. Benimkilerle kıyaslandığında eminim o da kabul edecektir. Ben gitar solosu atmıyordum, o da şarkı sözü yazmıyordu.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca, Pink Floyd artık prodüktör Bob Ezrin’in de dediği gibi “&lt;em&gt;Roger Waters Gururla Sunar&lt;/em&gt;” durumundaydı. Materyalleri yazıyor, provaları yönetiyor, konser sunumları üzerinde çalışıyor ve diğerlerinin katkılarını kendi işlerine uyguladığı katı sanatsal standartlar çerçevesinde yargılıyordu. &lt;em&gt;The Wall&lt;/em&gt;’un kayıtları sırasında Richard Wright’in kovulması insiyatifini de üzerine almıştı. Ama Wright’in gruptan çıkışı hakkında farklı yorumlar var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Bu olayla ilgili söylenenler sanki hepsi benim kaprisimmiş gibi, bunların hepsi saçmalık.&lt;/em&gt;” diyor Waters.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Waters, Wright’in stüdyo performansının standartların altında olduğunu, yıllardır gruba müzikal bir katkı sağlamadığını (Wright’ın ismi 1975’in Wish You Were Here’ından beri grubun şarkı yazarı listesinde yer almıyordu) iddia ediyordu. Bob Ezrin ise Wright’ı “&lt;em&gt;Waters’ın barbarvari zulmünün bir kurbanı&lt;/em&gt;” olarak tanımlayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Rick ne yaparsa yapsın Roger’a yaranamıyordu. Roger’ın onun başarısına hiç ilgisi olmadığını düşünüyordum.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wright, Waters ile arasındaki sürtüşmeyi diplomatik olarak “&lt;em&gt;ağır bir kişisel sorun&lt;/em&gt;” olarak tanımlıyor, öyle ağır bir sorunmuş ki Waters Wright’ın grubu terk etmemesi durumunda albümü geri çekmekle ve solo bir proje olarak kendi başına yapmakla tehdit etmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Gruptan memnun değildim zaten.&lt;/em&gt;” diyor Wright. “&lt;em&gt;Grubun gittiği yol, havası. Bu adamı aşağılamaya çalışmıyorum, bence çok üstün fikirleri var. Ama beraber çalışması aşırı zor bir insan.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O dönemde Pink Floyd, gruptaki herkes için, Waters’ın bile inkar edemeyeceği bir şekilde içinde çalışılması çok zor bir ortam haline gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Sanırım iş bir rock and roll grubu olduğumuz gerçeğine gelip dayanıyor.&lt;/em&gt;” diyor Waters. “&lt;em&gt;Rock and roll grubundaki insanlar ilgiye açtır. Grubun dinamiği üzerinde asla bir görüş birliğine varamıyorduk, kimin ne yaptığı ve neyin yanlış, neyin doğru olduğu hakkında. Başlangıç olarak öfkeydi, ama sonlara doğru imkansız bir hiddete dönüşmüştü.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Waters için birçok uzun soluklu Pink Floyd hayranının grubun içindeki yaratıcı dinamiğin şaşkınlığı içinde olduğunu ve bunun 70’lerde çizdikleri az tanınan profillerinin bir yan etkisi olduğunu öğrenmek bir hayalkırıklığıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Ne kadar çok insanın kim olduğumu ya da Pink Floyd içinde neler yaptığımı bilmiyor olduğunu öğrenmek çok sinir bozucuydu. Bir uçağa binerdik, insanlar hangi gruptan olduğumuzu sorarlardı. Onlara Roger Waters olduğumu söylerdim, ama bir anlam ifade etmezdi. Pink Floyd’dan bahsettiğim zaman, &lt;/em&gt;“Ah, Money, The Wall’a bayılıyorum.” &lt;em&gt;derlerdi. Gizlilik istiyordum. Evet, bunu elde etmiştim. Bir şekilde özel ve gizli kaldık. Ama şimdi geçmiş yirmi yılın bir anlamı yokmuş gibi geliyor.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu söylemesi çok komik. Nick Mason da geçenlerde Waters, devam eden davalar ve yeni Floyd albümü hakkındaki tüm sorulara cevap verdiği bir telefon röportajı yapmış. Röportajın seyrinde Syd Barrett’tan da bahsetmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Sonra gazeteci &lt;/em&gt;“Dur bir dakika, Syd Barrett da kim?” &lt;em&gt;dedi. Bana çok dokundu açıkçası. Pop müzik yazmaya daha yeni başlamış. Syd veya erken dönem geçmişimiz hakkında hiçbir fikri yoktu. Belki de yirmi yıl sonra, eğer yine ortalıkta olursak insanlar &lt;/em&gt;“Roger Waters da kim?” &lt;em&gt;diyecekler.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gilmour’un Waters’sız ilk Floyd albümü için düşündüğü ilk isimlerden birisi &lt;em&gt;Delusions Of Maturity &lt;/em&gt;(Olgunluğun hayalleri) idi. Waters bunu beğenirdi. Yeni Floyd albümü hakkındaki ne düşündüğü sorulunca lafını sakınmıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Bence çok cana yakın görünen, akıllıca işlenmiş bir hileden başka birşey değil. Eğer çok dikkatli dinlemezsen kulağa aynen Pink Floyd gibi gelecektir. David Gilmour gitar çalıyor. Herkesin Pink Floyd beklentisini karşılayacak bir albüm yapmak niyetiyle yola çıkınca bu tür sınırlı bir amaca ulaşman kaçınılmaz. Ama bence şarkılar çok zayıf. Sözleri ise aklım almıyor. Yine de başarılı olacağından eminim.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Floyd’un Dark Side sonrası albüm liste başarısı kendini yine gösteriyordu. Yayınlandıktan sonraki üçüncü haftada &lt;em&gt;A Momentary Lapse Of Reason &lt;/em&gt;Billboard’un ilk 10’una girerken Waters’ın &lt;em&gt;Radio K.A.O.S.&lt;/em&gt; ilk 100’ün son sıralarında geziniyordu. Tabi sayılardan daha fazlası da var. Momentary Lapse’in artan satış yüzdesi rock dinleyicisinin Pink Floyd ismine olan güveninin sağlamlığının bir simgesi. Albüm daha onu dinlemeyen yığınla insan varken müzik dükkanlarının raflarında tükeniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla beraber, Pink Floyd adı altında yeni bir albüm yapmanın zorluğuna göğüs germeyi kabul eden Gilmour ve Mason başka bir zorlukla karşı karşıyaydı: Waters’ın yıllar boyunca oturttuğu standartlara dayanan toplumsal beklentiyi karşılayabilmenin zorluğu. &lt;em&gt;The Wall&lt;/em&gt;’un veya &lt;em&gt;The Final Cut&lt;/em&gt;’ın tiz, pedagojik etkisini yakalayamayan bir albüm hiç de sürpriz olmazdı. Albümün kulağa hitap eden zenginlikte ve baştan çıkarıcı bir örgüyle kurgulanmış olması ise &lt;em&gt;Shine On You Crazy Diamond&lt;/em&gt;’ın uzatılmış enstrümantalleri ve &lt;em&gt;Meddle&lt;/em&gt;’ın soğuk ihtişamından büyülenmiş bir dinleyici için ikna edici olacaktı. Yeniden toparlanmış bir Pink Floyd &lt;em&gt;On The Turning Away&lt;/em&gt; ile elinde &lt;em&gt;Money&lt;/em&gt;vari bir single tutuyor olabilir. Parlak nakaratları ve kritik Gilmour gitarı ile okşayan bir balad, Waters’ın Floyd için yazdığı herşeyden daha umut ve sevgi dolu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimin Pink Floyd olduğu sorusu, Gilmour ve Mason’ın ikiye karşı onsekiz gibi bir oranla karışık bir kayıt müzisyenleri kümesinden – müzisyenler, vokalistler, söz yazarları – daha az oluşuyla daha komplike bir hal alıyor. Ama bu hesaba albüm kayıtlarının ortalarında klavyelere katkıda bulunmak için geri dönen Wright ve ekstra klavye ve perküsyon çalan Bob Ezrin dahil değil. Ama Gilmour bunu yalnız yapamayacağını ve yardım istediğini ve aldığını gizlemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Geriye dönemezsin. Çalışmak, yönetmek ve üstesinden gelmek için yeni bir yöntem bulmalısın. Eski Pink Floyd albümleri gibi çalışmadık. Herşey farklıydı.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sebepten dolayı albümün başlarında bir konsept albümü fikrinden vazgeçmiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Bir konsept albüm yapmaya gerek olmadığını düşündük. Eğer yine herşeyin en iyisi olması için çalışsaydık sonradan lineer bir çizgiye kavuşacağını gördük.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Yapmaya çalıştığımız şey bu değil…&lt;/em&gt;” diye devam ediyor Bob Ezrin. “&lt;em&gt;Biz Roger Waters değiliz. Biz başka türlü şeyler yapıyoruz, ve bunları da çok iyi yapıyoruz. Atmosferin en önemli şey olduğuna karar verdik. Konsept bütün albüme yayılan bir duygu olmalıydı. Albümün atmosferini en iyi çalıştığımız ortam tanımlar.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahsettiği ortam Thames nehri üstünde, Astoria, yani Gilmour’un kayıt stüdyosuna çevirdiği yüzyılın başından kalma tekne eviydi. Londra’nın onaltı mil dışında bağlı duran Astoria’da yedi ay geçiren Gilmour ve Ezrin albümün büyük çoğunluğunu kaydetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Nehir motif oldu.&lt;/em&gt;” diyor Ezrin. “&lt;em&gt;Her şarkıda vardı, kendi kendini gösterdi.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayıt oturumlarında kendini gösteren bir başka şey de Waters’ın hayali varlığı ve Gilmour’un başını çektiği Floyd’un Floyd olmadığı hakkındaki bitmez iddialarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Kamuoyunda bir mücadeleydi…&lt;/em&gt;” diyor Ezrin. “&lt;em&gt;Roger’ın &lt;/em&gt;“Herşeyi ben yaptım, ben gidersem Floyd yok olur.” &lt;em&gt;demesi, aslında kastettiği Gilmour’un sanatsal açıdan hiçbir değerinin olmadığıydı. Bu hiç adil değil, eğer birisi bu iddiayı yeteri kadar kuvvetli ve uzun bir süre boyunca taşırsa kendini kanıtlaman gerekir. Bana göre Dave &lt;/em&gt;“Lanet olsun, yirmi yıldır buradayım ve burada olmak benim hakkım.” &lt;em&gt;diyen kızgın bir ses ile &lt;/em&gt;“Belki de artık o kadar iyi değilim.” &lt;em&gt;diyen cılız bir ses arasında kalakalmıştı.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Waters, &lt;em&gt;Radio K.A.O.S.&lt;/em&gt;’un sahne tasarımıyla – eski Floyd şarkıları ve albümün apokaliptik temasını görsel olarak ileten tasarımı – mesajını albümün kendisinden daha etkili bir biçimde ilettiğini söylese de albümle ilgili kuşkuları boşa çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Albümün ortalarına doğru, hikaye olarak başarısız olacağını kabul ettim. Hikayenin sadece bir tadımlık kısmını alabiliyorsunuz. Devam etmeye karar verip projenin gelişerek devam edip etmeyeceğine kendi karar vermesini sağladım.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Waters turnede Floyd gibi iş yapamıyordu. Floyd stadyum ve arenaları doldururken o tek gecelik konserleri doldurmakta zorlanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Kurduğunuz bağlantının kalitesi, bağlantıyı kurduğunuz insan sayısını telafi eder. Indianapolis veya San Diego’da, 12 bin kişilik salonlarda 4 bin kişi olurdu. Ama o konserlerde seyirciden fantastik bir destek alırdım, verdiklerimi almak istemelerinden öte, zaten bunu çok iyi alıyorlardı. Bu tür zamanları aşmamda bana destek oluyorlardı, daktilolarının başındaki salaklar benim için &lt;/em&gt;“Bunların hepsi havada kalmış saçmalıklar.” &lt;em&gt;yazsınlar.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyircisinin desteği Floyd’larla süren savaşında ona bir tür terapi gibi gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Bu turne gerçekten bazı şeyleri unutmama yardımcı oldu. Bütün bu saçmalıkları yolun kenarına atıp devam ettiğimi hissediyorum. Bunun için müteşekkirim.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Waters ve diğer Floyd’lar oturup galibin kim olduğunu beklemiyorlardı. Waters seyircisinin K.A.O.S. turnesindeki olumlu tepkisinden çok etkilenip turnenin ilk ayağından sonra konser grubu ile soluğu Nassau, Bahamalar’daki Compass Point Stüdyolarında alarak K.A.O.S. II albümü için kolları sıvadı. Gilmour-Mason-Wright Floyd ise bir yıl boyunca turnede olacaktı, planlar 1988’te Amerika’da ikinci bir turne daha yapmaktı. Ama her iki taraf da bir zamanlar onları bir arada tutan ruhun kayboluşundan üzgün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Ne kadar üzgün olduğumu söyleyemem.&lt;/em&gt;” diyordu Mason. “&lt;em&gt;Çok anlamsız, bir arkadaşımı kaybettiğim için çok üzgünüm.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Waters’a göre: “&lt;em&gt;Nick Mason beni hayalkırıklığına uğrattı. Beni arkadan vurduğunu hissediyorum.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;O yıllarda Waters’ın başındaki bir diğer sorun da Andrew Lloyd Webber’di. 1992 tarihli son albümü &lt;em&gt;Amused To Death&lt;/em&gt;’teki şarkı sözlerinden biri şöyle diyordu: ‘&lt;em&gt;Lloyd Webber’ın iğrenç işi / yıllar boyu devam ediyor / tiyatroyu sallayan bir deprem / ama opera devam eder / sonra piyanonun kapağı düşer / ve lanet olası parmaklarını kırar. (Lloyd Webber’s awful stuff / Runs for years and years / An earthquake hits the theatre / But the operetta lingers / Then the piano lid comes down / And breaks his fucking fingers)&lt;/em&gt;’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Andrew Lloyd Webber beni hasta ediyor. Bütün gün suratımın önünde, yaptığı şey saçmalıktan başka birşey değil. Hiçbir değeri yok. Sığ, çöplükten türemiş, beni sıkıyor. Hiçbir konserine gitmedim, ama albüme onunla ilgili küçük bir şaka koyduğuma göre birkaç albümünü dinlemeliyim diye düşündüm. Bu yaz Amerika’da bir ev kiralamıştım, bana evi kiralayan insanların elinde bu herifin bir sürü albümü vardı, ben de Phantom Of The Opera’yı bir dinlesem diye düşündüm, plağı koydum. &lt;/em&gt;“Tanrım, umarım iyi birşey değildir, hatta ortalama bile değildir…” &lt;em&gt;diye düşündüm. Beni hayalkırıklığına uğratmadı. Lanet olası Phantom Of The Opera baştan sona tamamen korkunç!&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Sir Andrew Lloyd Webber’ın müziği fazlasıyla korkunç, ama Waters Phantom Of The Opera’yı “&lt;em&gt;Baştan sona lanet olası onbeşinci sınıf&lt;/em&gt;” diye yerden yere vururken birşeyi kaçırmıyor mu? Albüme adını veren şarkı, Phantom Of The Opera’da, &lt;em&gt;daaaa-da-da-da-da-daaaa&lt;/em&gt; diye giden notalarda acayip birşeyler yok mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Evet, Echoes!&lt;/em&gt;” diye patlıyor. (Echoes, 1971 tarihli &lt;em&gt;Meddle&lt;/em&gt; plağının bir yüzünü kaplayan sağlam bir şarkı.) “&lt;em&gt;Echoes. Lanet olası Phantom Of The Opera’nın başlangıcı Echoes’dan. (kendi söylüyor) Daaaa-da-da-da-da-daaaaa. Duyduğum zaman kulaklarıma inanamadım. Ölçüsü bile aynı – 12/8’lik, aynı yapı, aynı notalar, herşey aynı! Lanet olası piç! Buna mutlaka cevap vermek lazım. Kesinlikle! Ama hayat Andrew –lanet olası– Lloyd Webber’ı mahkemeye vermek için çok uzun. Bunun canımı çok sıkacağını biliyorum.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Waters son yılların uzun bir kısmını mahkemeler ve davalarla geçirdi. 1983 yılındaki &lt;em&gt;The Final Cut&lt;/em&gt;’tan sonra Pink Floyd’dan ayrıldı. Dört yıl sonra, geride kalanlar, Gilmour, Mason ve Wright bir araya gelip Pink Floyd ismiyle büyük ve coşkulu kalabalıkların önünde birçok Waters şarkısını çalacaklar, çok para kazanacaklardı. Aynı zamanda Waters da &lt;em&gt;Radio K.A.O.S.&lt;/em&gt;’un tanıtım turnesine çıkacaktı, ama o Pink Floyd değildi ve kimse ona bir şans vermiyordu. Bu çok üzücüydü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Kendilerini Pink Floyd olarak adlandırdıkları zaman çok, ama çok canım sıkıldı. Bu onları çok memnun etti ama. Açıkçası mutlu oldular mı bilemiyorum. Ama sanırım mutlu olmalılar. Onlara sormalısın. &lt;/em&gt;“Mutlu musunuz? Konser kapalı gişeydi. Bütün turne öyle. Bu sizi mutlu etti mi?” &lt;em&gt;Yani, nasıl olur da sahneye çıkıp benim şarkılarımı çalarlar – The Wall’dan şarkılar? Ben The Wall’u stadyum rock’ına karşı olarak yazdım. Şimdi Pink Floyd stadyumlarda o parçaları çalarak para kazanıyor! Oh, bu onların beraber yaşayacağı birşey. Bu ihanetin bedelini ödeyecekler. O albümün ne hakkında olduğunu inkar ederek yaşayacaklar. Bütün bu saçmalık başladığı zaman canım çok sıkılmıştı. Nehrin kenarında durup sudaki yansımama bakıp &lt;/em&gt;“Ne acıklı” &lt;em&gt;diye düşündüm. &lt;/em&gt;“Eserlerimin içine ettiler ve benim yapabileceğim hiçbir şey yok.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Acınası bir zaferim de uçan domuza testis takmalarıydı. (Animals’ın kapağı için tasarladığı, Battersea Enerji Santrali’nin önünde bağlıyken iplerini koparıp Home Counties’in gökyüzüne uçan şişme domuz) Eğer kullandıkları domuz aynı domuz olsaydı onları engelleyebilirdim. Onlar da domuza taşak takmışlar. Lanet olsun. Gilmour ve Mason Pink Floyd ismine sahipler. Onu bir kutu içinde saklıyorlar.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Waters kendini savaştan sonraki en iyi beş şarkı yazarından biri olarak görüyordu. Peki kim onun üstünde yer alıyor? “&lt;em&gt;John Lennon&lt;/em&gt;” diyor. “&lt;em&gt;Düşünmeye çalışıyorum. Başka birini düşünemiyorum. Artık fazla albüm dinlemiyorum, biraz daha yalnızlığıma düşkün hale geldim. Balık tutmayı tercih ederim. Büyük şarkı yazarları listesi çok ama çok kısa, ama ben mutlaka içindeyim. Kim olabilir ki başka, Freddy Mercury belki…&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedikleri gibi, Elindeki baltaya dikkat et Eugene…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23232010-114182863527514588?l=kulaktandolma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/feeds/114182863527514588/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23232010&amp;postID=114182863527514588' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114182863527514588'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114182863527514588'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/2006/03/pink-floyd-blm-iii.html' title='Pink Floyd Bölüm III'/><author><name>vikartindur</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14325179977702188929</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23232010.post-114182266036524064</id><published>2006-03-08T14:06:00.000+02:00</published><updated>2006-03-09T12:35:37.903+02:00</updated><title type='text'>Pink Floyd Bölüm II</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/1600/kolaj.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/320/kolaj.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Bölüm II – 1970’ler…&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Dark Side Of The Moon&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer &lt;em&gt;Beatles Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band &lt;/em&gt;ile 1967’de rock albümü konseptini yeniden yazdıysa, Pink Floyd’un &lt;em&gt;Dark Side Of The Moon&lt;/em&gt;’u da bu konsepti altı yıl sonra ses sanatına dönüştüren ince ayarı yapmıştı. Beatles’ın bütün albümlerini kaydettiği, EMI’ın efsanevi Abbey Road stüdyolarında dokuz ayda kaydedilen albümün prodüksiyonu tamamen grup tarafından yapıldı. Albüm Mart 1973’te piyasaya çıktığı zaman, grubun stüdyo deneylerinin ve Waters’ın önceki albümlerde ancak değinildiği anlayışının en yüksek noktasını yansıtıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konsept kavramı &lt;em&gt;Meddle&lt;/em&gt;’da çok etkili bir biçimde ortaya konmuştu, bu bir sonraki albümde de parlak bir şekilde meyvesini gösterdi. Grubun “&lt;em&gt;günlük hayatın stresi ve gerginliği üzerine bir meditasyon&lt;/em&gt;” olarak tanımladığı &lt;em&gt;Dark Side Of The Moon&lt;/em&gt; dünya çapında 28 milyondan fazla satarak tüm zamanların en çok satan üçüncü albümü oldu ve 15 yıl boyunca Billboard albüm listesinde tutunarak bütün rekorları altüst etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Titizlikle kaydedilen ve belirgin şekilde içeriği doldurulan benzersiz ve deneysel &lt;em&gt;Dark Side Of The Moon&lt;/em&gt;, Pink Floyd’un yeni soundunun ve bundan sonraki albümlerinin ve turnelerinin habercisiydi. Grup kendilerini progresif rock’ın lideri ve müzik teknolojisinin ustaları olarak ilan etti. Dışlanma, aklını yitirme ve ölümden bahseden şarkı sözleri enstrümantal geçişleri, şaşırtan ses efektlerini ve bilim kurgudan çıkmış synthesizer’ları tamamlıyordu. Bu formül Pink Floyd’a sonraki üç albümlerinde de çok yardımcı olacaktı: &lt;em&gt;Wish You Were Here (1975), Animals (1977) &lt;/em&gt;ve&lt;em&gt; The Wall (1979)&lt;/em&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Dark Side Of The Moon müziğin, sözlerin ve görsel efektlerin bir araya geldiği ilk albümdü.&lt;/em&gt;” diyor Gilmour. “&lt;em&gt;Bir noktada, bana göre getirdiği başarının da bir sorunu vardı. Amaçların, hedeflerin ve arzuların vardır, ve bir anda hepsini elde edersin. &lt;/em&gt;“Herşeyi yaptın, sonra ne yapacaksın?” &lt;em&gt;sorunu ile kalakalmıştık. Ama üstesinden gelmesini bildik.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Stüdyoya insanlar gelip giderdi. Onlar için üzerinde sorular olan bir sürü ufak kart hazırlamıştık.&lt;/em&gt;” diyor Gilmour. “&lt;em&gt;Gelenler için bir masada kayıt cihazı ve mikrofon vardı. Oraya oturup o soruları yanıtlarlardı. Albüm boyunca duyulan bütün o sesleri bu şekilde topladık.&lt;/em&gt; “Ayın karanlık yüzünde sence ne var?” &lt;em&gt;diye soruyorduk. Abbey Road’un İrlandalı temizlikçisi Jerry &lt;/em&gt;“Ayın karanlık yüzü diye birşey yok. O zaten tamamen karanlık.” &lt;em&gt;demişti.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Açıkhava konserleri vermeye başlamıştık,&lt;/em&gt;” diye devam ediyor Wright. “&lt;em&gt;Bir çatıya ihtiyacımız vardı. &lt;/em&gt;“Neden bir piramit yapmıyoruz?” &lt;em&gt;diye düşündüm. Böylece onu helyumla doldurup konser sonunda havaya salabilirdik. 20 metreye 20 metre bir piramit inşa ettirdik. Bunu diğerlerine kabul ettirmek için çok uğraştım. Nick bu tür şeylerde her zaman uyum sağlar. Fikir çok hoşuna gitmişti. Sonunda yaptık, inanılmazdı. Pittsburgh’daki Three Rivers Stadium’daydık. Bir anda piramit fırlamıştı, kabloyla bağlı olduğu için onu geri getirmeye çalıştık, sonra birdenbire ters döndü ve altındaki balon kurtularak yükselmeye başladı, sonra da piramit hızla yere düştü ve milyonlarca parçaya ayrıldı. Konseri izleyen herkes o parçalardan evine götürmüştü.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraki iki albüm, üç uzun parçanın yazıldığı 1974’teki birkaç kayıt oturumunun sonucunda ortaya çıktı. Bunların iki tanesi &lt;em&gt;Sheep&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;Dogs&lt;/em&gt; olarak 1977 tarihli &lt;em&gt;Animals&lt;/em&gt;’ta yer aldı. Diğeri, &lt;em&gt;Shine On You Crazy Diamond&lt;/em&gt; ise 1975’in &lt;em&gt;Wish You Were Here&lt;/em&gt;’ının temel temasını oluşturdu. Bu sefer konu tamamen kişiseldi; albüm, &lt;em&gt;Dark Side of The Moon&lt;/em&gt;’da konu edilen üç kavramın, yalnızlık, yabancılaşma ve çıldırmanın bir uzantısıydı ve ruhsal rahatsızlığı onu inzivaya çekilmesine zorlayan, grubun yol gösterici yıldızı Syd Barrett’e adanmış bir şarkılar bütünüydü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önceki albüm gibi Abbey Road Stüdyolarında kaydedilen albüm, 1975’in Ocak ayında başlayıp Temmuz’unda biten süreçte iki Amerika turnesi ile kesintiye uğrasa da grubun disiplinli çalışması ile beklenen sürede tamamlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Bence, Wish You Were Here daha tatmin ediciydi. Dark Side Of The Moon’a tercih ederim onu.&lt;/em&gt;” diyor Gilmour. “&lt;em&gt;Müzik ve sözlerin daha iyi bir dengesini yakalamıştık bence. Dark Side bu dengenin dışına çıkmıştı, sözlere çok asılmıştık, ezgi biraz ihmal edilmişti.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Bütün herşeyin başlangıcı o ilk gitar kısmı, ‘din-din-din-diiinn’. Birgün stüdyoda prova odasındayım, bir anda gitardan bu notalar çıktı, küçük bir motif. Birkaç kez çaldım, sonra birkaç efekt katarak bir daha çaldım, kulağa çok hoş geliyordu. Sonra Roger’a çaldım, o da en az benim hissettiğim kadarını hissetti ilk duyuşta. Nasıl başladığını bilemiyorum, bu tür şeyler bir anda olur. Bütün albümü yapmaya böyle başladık.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1975’teki stüdyo çalışmaları başka ve sıradışı bir sebeple çok büyük önem taşıyor. “&lt;em&gt;Tesadüfün böylesi…&lt;/em&gt;” diyor Wright. “&lt;em&gt;Stüdyoya girdiğimde Roger Shine On… üzerinde çalışıyordu, arkasındaki koltukta da kel, şişman birisi oturuyordu. O an aklıma birşey gelmedi, çünkü devamlı birileri stüdyoya gelip giderdi. Sonra Roger’la oturup çalışmaya başladık. Ayağa kalkıp duruyordu, cebindeki diş fırçası ile dişlerini fırçalıyordu, sonra tekrar oturuyordu. Roger’a kim olduğunu sordum, o da bilmiyordu, benim bir arkadaşım olduğunu sanmış. 45 dakika geçti ve bir anda şimşek çaktı. O Syd’di! 5 yıldır hiçbirimiz onu görmemiştik. Kendisi hakkındaki şarkının vokallerini çalıştığımız gün çıkıp gelmişti. Çok tuhaf, onca yıl ortada olmaması, sonra onunla ilgili bir şarkının vokallerini koymak için çalıştığımız gün birdenbire ortaya çıkması…Sonra tekrar ortadan kayboldu.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Hiç kimse bu işin ticari boyutuna verdiğimiz tepkiyi anlamıyordu. Röportaj vermeyi kabul etmemek, &lt;/em&gt;“Amerika’da bir hafta daha kalırsanız şu kadar daha para kazanacaksınız” &lt;em&gt;tarzı şeylere kulaklarımızı kapamak… Böyle şeylere cevabımız hep hayır olurdu. En başından beri bazı noktalarda kabul edilen yöntemlerin aksini uygulardık. Müzik yapmaya başladığımızdan beri piyasadaki insanlar bizi anlamaz ya da bize inanmazdı. Başarılı olacağımıza inanmıyorlardı.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Wish You Were Here&lt;/em&gt;’ın başarısından sonra Pink Floyd 1977’nin başında &lt;em&gt;Animals&lt;/em&gt;’ı piyasaya sürdü. &lt;em&gt;Animals&lt;/em&gt;, Wright’in grup içindeki konumunu yavaş yavaş Waters’a bıraktığının sinyallerini vermesi açısından önem taşıyan bir albümdü. Waters giderek grubun lider karakteri haline gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Animals bir yönüyle beni gruptan uzaklaştıran bir albüm olmuştu. Albümde hiçbir şarkıya katkıda bulunmadım. Artık Nick gibi sadece çalmak için gruptaydım.&lt;/em&gt;” diyor Wright.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;The Wall&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pink Floyd’un konseptleri daha karmaşıklaştıkça, konser sahneleri de daha emek isteyen şekilde tasarlanıyordu. Konserlerinde slayt şovlar, ışık gösterileri, animasyon filmleri ve hatta uçarak sahneye düşen bir şişme uçak kullanılıyordu. Ama grubun sembolü haline gelen bu sahne tasarımları grubun söz yazarı ve konsept direktörü, bas gitarist Roger Waters için bir hayal kırıklığına dönüşüyordu. Waters’a göre grup seyirci ile olan iletişimini yitirmişti. İronik olarak Waters’ın bu memnuniyetsizliği grubun bu güne kadarki en sağlam konsept albümünün ortaya çıkmasını sağladı: &lt;em&gt;The Wall&lt;/em&gt;. Basit olarak bu kompleks çift plaklık albüm, yıldız sanatçı ile izleyicisi arasındaki ilişkinin yitirilmesinden bahsediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Albüm ve konser konsepti fikri 1977’de Animals turnesinde oluşmaya başladı. Amerika’da turnedeydik ve sadece büyük stadyumlarda çalıyorduk, turneyi Montreal’deki Olympic Stadium’da bitirdik. Bundan çok sıkılmıştım, her şekilde midemi bulandırıyordu, insanlara &lt;/em&gt;“Bundan hiç keyif almıyorum, burada yanlış olan birşeyler var.” &lt;em&gt;diyordum, ama buna cevapları &lt;/em&gt;“Öyle mi? Bugün 4 milyon dolar kazandık biliyor musun?” &lt;em&gt;ya da&lt;/em&gt; “Bugün 98 bin kişi vardı.” &lt;em&gt;oluyordu. İnsanların tek ilgilendikleri şeyin bunlar olduğunu düşünmeye başlamıştım, benim müziğe başlama sebebim bu değildi ki. Bir noktada artık beynimde herşey çözüldü, bütün bunların korkunç olduğunu düşünüyordum, böylece sahnede büyük bir duvar inşa edeceğimiz, seyirci ile sahnedeki grubu ayıran bir duvarın olacağı bir konser yapmayı düşünmeye başladım, çünkü bu görünmez duvarın gerçekten var olduğunu ve benim de içinde olduğumu düşünüyordum.&lt;/em&gt;” diye açıklıyor Waters.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Roger’ın hikaye örgüsünü çok beğenmiştim.&lt;/em&gt;” diyor Gilmour. “&lt;em&gt;Ona tamamen katılmamakla birlikte, görüşünü ortaya koyması gerektiğine inanıyordum. İzleyicimizle Roger’ın hissettiğinden daha farklı bir iletişim düzeyinde olduğumuzu düşünüyordum. Turneye çıkmayı sevmiyordu, seyirci ile arasında bir bağ kalmadığını düşünüyordu. Ben farklı bakıyordum, hala da farklı bakıyorum.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grubun içinde büyüyen fikir çatışmalarına rağmen albüm, bir numaraya yükselen single’ı, anti-otoritenin marşı &lt;em&gt;Another Brick In The Wall, Part II &lt;/em&gt;ile dünya çapında 20 milyon adet sattı. Albümü takip eden turnenin sahne tasarımı rock dünyasının gördüğü en teatral tasarımlardan birisiydi, bunun devamı da yönetmen Alan Parker’ın, Bob Geldof’un çılgın rock diktatörü Pink’i canlandırdığı filmi ile geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;The Wall konseptinin fikri nasıl doğdu?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – &lt;em&gt;The Wall&lt;/em&gt;’un altındaki fikir on yıllık bir turne ve rock konserleri geçmişinden doğdu. Sanırım, özellikle 1975 ve 1977 yılları arasında çok büyük seyirciye çalıyorduk, bir kısmını bizim kendi hayranlarımızın, bir kısmını da eğlenmeye ve bir iki bira atmaya gelen insanların doldurduğu büyük stadyumlarda çıkıyorduk, ve sonuçta bu tür konserlerin yabancılaştırıcı bir etkisi olduğunu farketmeye başladım. Seyirci ile aramızda bir duvarın oluştuğunu görüyordum, albüm fikri de bu düşüncenin bir ifadesi olarak ortaya çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Sanırım albüm biraz daha derine iniyor, çünkü hikaye aslında ana karakterin doğumundan itibaren başlıyor.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Hikaye, yazmaya başladığım iki yıl öncesinden, yani 1977’den beri gelişiyor, şimdi ise sadece bir kısmı bir konser olgusunu içeriyor. Aslında albüm de bir konser anında başlıyor, daha sonra geriye dönüş yaşanıyor ve karakterin izi sürülüyor, Pink, ya da her kimse. Ama ilk çıkış noktası konserlerin korkunç atmosferi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;‘Korkunç’ derken orada olmayı istemediğini mi söylemek istiyorsun?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Açıkçası bir konserde senin en çok dikkat ettiğin seyirci ilk 20-30 sıradaki insanlardır. Daha büyük arenalarda, o hafif deyişle ‘&lt;em&gt;festival oturma düzeni&lt;/em&gt;’nde ise insanlar bir araya tıkıştırılmışlardır, çılgınca sallanırlar. Oradaki çığlıkların, bağrışmaların, rastgele havadan birşeyler fırlatmanın ve birbirine vurmanın, maytap fırlatmaların arasında sahnede çalmak çok zordur, öyle değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Evet…&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Aslında çok keyiflidir, ama bütün bunlar olup biterken çıkıp çalmak çok zordur. Bir yandan da kendi açgözlülüğümüzün bunlara yol açtığını düşünüyordum, eğer büyük arenalarda çalacaksanız… Büyük yerlerde çalmanın tek sebebi daha çok para kazanmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ama sizin durumunuzda, küçük bir konser salonunda çalmak uygun, ya da ekonomik olmazdı.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Ama bu konseri gerçekleştirdiğimiz zaman olmayacak, çünkü bu bize para kaybettirecek. Sözünü ettiğim konserlerde, ’75 Avrupa ve İngiltere turnesi ile ’77 İngiltere, Avrupa ve Amerika turnelerinde çok para kazandık, çünkü büyük alanlarda konserler vermiştik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Seyircinin bundan sonra ne yapmasını istiyorsun – müziğinize nasıl bir tepki vermesini beklersin?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Hissettikleri neyse onu yapacak olmalarından memnunum, çünkü kendi tepkilerini ortaya koyuyorlar, haklı olduklarını düşünüyorum, çünkü o konserler kötü şeylerin habercisiydi. Seyirci ile sahnedekiler arasında büyük bir temasın olduğuna dair yıllardan beri gelen bir düşünce var, ama bence bu doğru değil. Bence bunun yabancılaştırıcı bir tecrübe olduğunu kanıtlayan çok ama çok örnek var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Seyirci için mi?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Herkes için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Son albümünüzden beri iki buçuk yıl geçti ve insanlar bu albümün neden bu kadar uzun sürdüğünü merak ediyorlar.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – 1977’nin Temmuz veya Ağustos’unda biten bir turneye çıkmıştık, ancak ondan sonra yazmaya başladım. Bir yılımı aldı, hayır, Temmuz’a kadardı, tek başıma çalışıyordum. Sonunda elimde yaklaşık 90 dakikalık bir demo vardı, bunu diğerlerine çaldım ve üzerinde çalışmaya başladık, Ekim ya da Kasım’dı… Evet, Ekim 1978’de başladık çalışmaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ve sanırım bu yılın Kasım’ında kayıtlar bitti.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet. Bu yılın başına kadar kayıtlara başlamadık. Hatta Nisan’a kadar, ama tabi prova yaptıkça birçok şeyi yeni baştan yazıyorduk. Sonuçta uzun bir süreç oldu, ama biz genelde yavaş çalışmayı yeğliyoruz, çünkü bu süreç çok zor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;İlk şarkı ‘In The Flesh’&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Karakterin neye dönüştüğünü anlatıyor, herşeyin en sonunda…&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Kesinlikle. &lt;em&gt;Pink Floyd In The Flesh&lt;/em&gt; adını verdiğimiz 1977 turnesine bir referanstı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bundan sonra ‘The Thin Ice’ geliyor…&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Şimdi, bana göre bu şarkı, karakterin en başında, ona ‘&lt;/em&gt;Pink&lt;em&gt;’ diyelim, Pink’in hayatının en başında geçiyor, değil mi?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet, kesinlikle. &lt;em&gt;In The Flesh&lt;/em&gt;’in sonunda birilerinin “&lt;em&gt;Ses efektlerini kullanın&lt;/em&gt;” diye bağırdığını duyarsın, da-da-da, ve bombardıman uçaklarının sesi, neler olduğu hakkında bir fikir verir. Konserdeyken burada olup bitenler daha anlaşılır olarak yansıtılacak. Bu bir geri dönüş işte, hikayeyi anlatmaya başlıyoruz. Benim kuşağımla ilgili biraz da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Savaş mı?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet. Savaş çocukları. Tabi bir başkası tarafından terkedilen birisi hakkında da olabilir eğer öyle düşünürsen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Senin de başına gelen birşey mi bu?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet, babam savaşta öldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bundan sonra ‘Another Brick In The Wall, Part I’ geliyor. Kaybedilen babayla ilgili değil mi?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Gerçi albümde ‘okyanusu uçarak geçti’ deniyor…&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ama şimdi şarkıyı dinledikten sonra onun aslında başka bir yerlere gitmiş olduğu geliyor akla.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet, olabilir, eğer farklı seviyelerde düşünürsen, savaşla ilgili de olmak zorunda değil. Her jenerasyon için geçerli bu. Ben de hikayedeki baba sayılırım. İnsanlar ailelerini bırakıp çalışmaya gidiyorlar, sonuçta hikayede sadece savaşa gidip geri dönmeyen veya büyüyüp okula giden birisi vs. anlatılmıyor, daha genel olarak, terkedilmek ile ilgili.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;‘The Happiest Days Of Our Lives’ ise albümden dinlediğim kadarıyla, insanın okul hayatına karşı yazılmış bir lanetleme.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Benim okul hayatım tam böyleydi. İğrençti, gerçekten berbattı. İnsanların eski dil okullarının tekrar açılması hakkında konuşmalarını duymak beni hasta ediyor. Çünkü ben de erkekler için olan bir dil okuluna devam etmiştim. Oradaki öğretmenlerden bazıları gerçekten iyi insanlardı. Bütün öğretmenleri kötüleyen bir şarkı değil, ama kötü olanlar gerçekten insanları bozuyorlar. Benim okulumda da çocuklara kötü davranan, onları devamlı, ama devamlı aşağılayan kötü öğretmenler vardı. Hiçbir öğrenciyi yüreklendirmezler, ilgilerine yoğunlaşmalarını sağlamazlardı, tek bildikleri herkesin kafasını eğip susmasıydı, ancak o zaman üniversiteye gider ve ‘iyi insanlar’ olurladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Peki ya ‘mother’? Bu anne ne tür bir anne?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Aşırı koruyucu, çoğu annenin olduğu gibi. Eğer annelere yöneltebileceğin bir suçlama varsa o da çocuklarını gereğinden fazla koruduklarıdır. Çok fazla ve çok uzun bir süre. Burada kendi annemin portresini çizmiyorum, her ne kadar diğer anneler kadar benimki için de geçerli bir iki detay olsa da. İşin komik yanı, bir sürü insanın bunu kendilerine de yakıştırabilmeleri, mesela tanıdığım ve albümü yeni dinlemiş bir kadın aradı geçen gün, şarkıyı beğendiğini söyledi. O şarkıyı dinlediğinde kendini suçlu hissetmiş, üç tane çocuğu var, kendi çocuklarına karşı aşırı koruyucu olduğunu söyleyemezdim. Ama ilgimi çekti, benim yaşımda bir kadın, şarkının ona ulaşmış olması ilgimi çekti…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bundan sonra ‘Goodbye Blue Sky’ geliyor. Neler oluyor Pink’in hayatının bu aşamasında?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Albümü tamamladıktan sonra bu konu hakkında kendi fikirlerimi pek düşünmedim, ama bu kısım oldukça kafa karıştırıcı. Sanırım bunu açıklamanın en iyi yolu birinci yüzün bir özeti olduğu olabilir. (Şarkı ikinci yüzün ilk şarkısı) Şarkıya birinci yüzün bir özeti olarak bakabilirsiniz. Evet, kişinin çocukluğunun hatırlanması ve geri kalanına doğru bir adım atılması anı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Sıradaki şarkı ‘What Shall We Do Now’. Sanırım ortaya çıkan ebeveyn…&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet, artık bu şarkı albümde yok. Çok güzel bir şarkıydı! Sanırım onu konserde kullanacağız. Çok uzun bir şarkı, plağın bu yüzü de çok uzundu, aslında şarkı Empty Spaces’le aynı. Biz de What Shall We Do Now’ı koyacağımız yere Empty Spaces’i koyduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Çünkü o sözler olmadan albümü dinlemek…&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Pek anlam ifade etmeyecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Anlam ifade etmemek değil de, aslında Pink’in hayatında belli bir dönem atlanmış oluyor. Yani, Pink birinci yüzün özetinden bir anda ‘Young Lust’a geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Hayır, Empty Spaces’e geçiyor, oradaki sözler What Shall We Do Now’un ilk dört satırına çok benziyor. Ama farklı olan yer şurası: “&lt;em&gt;yeni bir gitar mı almalı, daha güçlü bir araba mı kullanmalı, gece boyunca mı çalışmalı (shall we buy a new guitar, drive a more powerful car, work right through the night)&lt;/em&gt;” bütün o kısım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;‘Et yemeyi bırak, az uyu, insanları evcil hayvan gibi besle (give up meat, rarely sleep, keep people as pets)’&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet. İnsanın başkalarının fikirlerine kafayı takmasıyla toplumdan uzaklaşmasından kendini koruması hakkında. Bu fikir araba sürmenin iyi olmasıysa, güçlü bir araba al, ya da vejeteryan olma fikrine takmışsan… başkalarının kriterlerini, tamamen kendin olduğun bir noktada düşünmeden kendine uyarlamak. Bu seviyede hikaye oldukça basitçe anlatılıyor, umarım diğer seviyelerde daha az belirgin, daha etkili şeyler ortaya çıkar. Sanırım konserde iyi olacak, orada sadece kelimeleri duyacaksın, bilirsin rock and roll konserlerinde bu pek mümkün olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bundan sonra ‘Young Lust’ geliyor. Pink rock and roll yıldızı, Roger Waters da yazar olduğuna göre, senin hayatında da bir genç şehvet dönemi oldu mu?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Sanırım, evet, benim de başımdan geçti. Ama bunu asla çıkıp söylemezdim, böyle birşeyle çıkmazdım. Bu şarkıyı yazdığımda bütün sözler farklıydı, sözler okulu kırmak, şehirde boş boş gezinmek, porno sinemalar ve erotik yayınların satıldığı dükkanlarda takılmak, seksle çok ilgili olmak ama korkusu yüzünden bunu yaşayamamakla ilgiliydi. Şimdi çok daha farklı, albümün prodüksiyonunu beraber yaptığımız Dave Gilmour ve Bob Ezrin’le beraber çalışmamızın bir sonucu oldu. Young Lust bir tür taklit şarkı aslında. Çok önceleri yaptığımız The Nile Song’u (1969-More) andırıyor. Dave’in vokali oradakine çok benziyor. Bence Young Lust’ı harika söylüyor, vokallere bayıldım. Ama şarkının anlamı turnede olan genç bir rock and roll grubunun bir taklit şarkısı olması. Bence muhteşem. Oradaki operatöre bayılıyorum. Bence çok iyi. Neler olup bittiğinin farkında değil, telefonu açması…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Sonra ‘One Of My Turns’ geliyor.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Burada birkaç yılı birden atlıyoruz, Goodbye Blue Sky’dan What Shall We Do Now’a kadar olan kısım albümde yok, ve Empty Spaces’den Young Lust’a doğru olan kısım bir rock konseri, kahramanımızın kariyerinin bir noktasındaki bir rock konserine atlamış bulunuyoruz. One Of My Turns, Pink’in hayatın kendisine olan saldırganlığına, evli olduğu halde hala birşeyleri oturtamamış olmasına karşı bir tepkisi, gerçi bazı şeyleri yapmış, evlenmiş… Ama eşinden ayrılıyor, sonra da bu kızı bulup otel odasına getiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Gerçekten de ‘herşeyi var (he’s got everything but nothing)’&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Herşeye sahip, biraz yippee olmuş. One Of My Turns’te, içeri geliyorlar ama bu kızla da bir bağı yok, bu yüzden oturup televizyonu açıyor, işte odadayken kız eşyalarıyla ilgili konuşuyor ama onun yaptığı tek şey oturup televizyona bakmak, kızla konuşmuyor bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Sonra ‘Don’t Leave Me Now’da içinde bulunduğu durumun farkına vardığı bir noktaya geliyoruz. Saldırgan, tamamen depresif, aşırı paranoyak ve çok yalnız, intihar sınırına gelecek kadar yalnız hissediyor.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Eh, pek o kadar değil, ama evet depresif bir şarkı. Ama ben çok seviyorum, bence harika bir şarkı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Şarkıda ‘bir Cumartesi gecesi seni dövmek (to beat you to a pulp on a Saturday night)’ diye bir dize var.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Nasıl söylesem, bence burası ahlak bozukluğunun derinlikleriyle ilgili…&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Birçok erkek ve kadın birbirleriyle yanlış sebeplerle beraber oluyorlar, sonra da birbirlerine karşı aşırı saldırganlaşıyorlar ve çok zarar veriyorlar. Ben, hatırladığım kadarıyla bir kadına hiç vurmadım, umarım hiç yapmam. Ama bunu yapmış birçok erkek var, birçok da kadın var, yürümeyen ilişkilerde çoğunlukla şiddet oluyor. Bu açıkça alaycı bir şarkı, evlilik hakkında artık böyle düşünmüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ama evlilik yaptın?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Bunun küçük bir yüzdesinin otobiyografik oluşu işin zorluğu, bu küçük yüzdenin tamamı kendi deneyimlerimden oluşuyor, ama yine de kendi otobiyografim olarak görülmemeli, her şarkı gibi, bir kısmı benim ve büyük bir kısmı da hayattan gözlemlediklerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Yine de içinde temel bir gerçek var.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet, öyle olmasını umarım. Bazı insanlar kendi hislerini yazma ihtiyacı hissederler, böylece diğerleri bunları anlayabilir ve kendilerine pay çıkarabilir, olumlu ya da olumsuz her ne olursa, onlardan mutlaka birşeyler çıkaracaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;‘Another Brick In The Wall, Part III’ ‘Etrafımda kimseyi istemiyorum (I don’t need no arms around me)’ Burada artık kafası karışık değil, kendinden çok emin. Sonra da ‘Goodbye Cruel World’ geliyor. Burada neler yaşanıyor?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – One Of My Turns’ün başlangıcında, kapı açılırken, üçüncü yüzün sonuna doğru (ikinci plağın ilk yüzü), senaryo bir Amerikan otelidir, kız One Of My Turns’ten sonra odadan ayrılmıştır, Pink Don’t Leave Me Now’u herhangi birine karşı söyler, o kıza değil, karısına da değil, herhangi birisine; eğer istersen bir erkekten bir kadına da diyebilirsin, bir şekilde suçluluk hissettiren bir şarkı. Şarkının sonunda, odasında ve televizyonun karşısında oturuyor, daha sonra televizyonu parçalıyor, tekrar kendine geliyor ve o şiddet anından sonra yüksek sesle “&lt;em&gt;Hepiniz duvarda birer tuğla parçasısınız! (All you are just bricks in the wall)&lt;/em&gt;”ı söylüyor. Kimseye ihtiyacı yok, kendini bu izolasyonun kabul edilebilir birşey olduğuna ikna etmeye çalışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Peki o noktada ‘Hoşçakal zalim dünya (Goodbye cruel world)’ derken nasıl bir ruh hali içinde?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Şizofren bir ruh halinde, finalde de oturduğu yerde kıvrılıyor, artık hareket etmeyecek. İşte son bu, yeteri kadarını gördü, sonuna geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konser için çok kullanışlı bir mekanizma tasarladık. Duvarın orta kısmını aşağıya doğru tuğla örerek tamamlayabileceğiz, böylelikle tam orta kısımda parça parça tamamlayabileceğimiz bir üçgen boşluk kalacak. Tepeye doğru çıkmak yerine, konser salonunda bu büyük duvar olacak, alttaki boşluğu da biz dolduracağız. Şarkıda “&lt;em&gt;hoşçakal&lt;/em&gt;” dediği yerde son tuğla yerleşmiş olacak. Duvar böylece tamamlanmış olacak. Benim içimde bu duvar İkinci Dünya Savaşı’ndan beri örülüyor, ya da herkesin içinde, eğer bunu önemsiyorlarsa, eğer diğer insanlardan izole olduklarını ya da yabancılaştıklarını hissediyorlarsa…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;O zaman bu noktada Pink’in tam olarak nerede durduğunun farkına vardığını söylemek doğru olacak, duvar tamamlanmış, veya karakterini düşünerek şöyle söylersek, bütün deneyimlerinden sonra, en sonunda gözlerinin önünde bu duvarı tamamladı.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – O artık hiçbir yerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Sonra üçüncü yüz başlıyor, albüm kapağına göre bambaşka bir şarkıyla.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet, Bob Ezrin o zaman beni aramıştı ve üçüncü yüzü dinlediğini ve beğenmediğini söylemişti. Gerçi ben de bundan rahatsızdım. Biraz düşündüm ve Hey You’nun aslında konsept olarak buraya tam uyacağını farkettim. Eğer üçüncü yüzün başına bunu koyarsak, otel odasındaki Pink’in şarkıda anlatıldığı gibi dış dünyayla bağlantıyı tekrar kurmak istediği ortadaki teatral sahneyi de sıkıştırırsak, yüzün sonunda gelmek istediğimiz yere gelmiş olacaktık. Bunun kararı çok geç verilmişti, şöyle açıklayayım, çok uzun süre önce bir sürü insana bu albümü Kasım’da bitireceğimize dair söz vermiştik ve bu sözü tutmak istiyorduk, bütün bu kararların son anda alınmasının sebebi de bu, bu yüzden şarkı sözleri albüm kapağında farklı bir yerde yer alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Pink şimdi duvarının arkasında…&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet, a şıkkı sembolik olarak, b şıkkı da otel odasında, otoyola bakan penceresi kırık olan otel odasında kilitli olarak duvarın arkasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Peki hayatına bundan sonra nasıl yön verecek?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Hey You dünyanın geri kalanına bir çağrı, “&lt;em&gt;Hey, işler yolunda değil&lt;/em&gt;” demek gibi, tabi ilerledikçe hikayesel bir bakış açısı da ortaya çıkıyor. Dave ilk iki kıtayı söylüyor, sonra enstrümantal bir bölüm var, ‘&lt;em&gt;bütün bunlar hayaldi (it was only fantasy)&lt;/em&gt;’ diye başlayan kısmı ben söylüyorum, hikaye kısmı burası; ‘&lt;em&gt;gördüğün gibi duvar çok yüksekti, ne kadar çabalarsa çabalasın bundan kurtulamıyordu, solucanlar beynini kemirmeye başladı (the wall was too high as you can see, no matter how he tried he could not break free, and the worms ate into his brain)&lt;/em&gt;’ Solucanlar, solucanlara ilk atıf burada… Geçen sene kullandığıma göre solucanların yeri şimdi daha az, geçen sene daha fazla kullanmıştım, benim çürüme sembolüm solucanlar. Çünkü bütün bu konseptin anafikri de eğer kendini izole edersen çürümeye başlarsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarkının sonunda yardım çağırıyor, ama artık herşey için çok geç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Çünkü duvarın arkasında?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet, zaten şarkıyı kendi kendine söylüyor, çünkü bir odada kendi başına oturup kendi kendine yardım için bağırman hiçbir işe yaramaz. Hepimiz şu veya bu zaman kafamızın içinde insanlara söyleyeceğimiz cümleleri tasarlamışızdır, ama onları söylemeyiz, işte bunun kimseye faydası yoktur, kendi kendine oynadığın bir oyundur bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;‘Nobody Home’da anlatılan da bu, ilk satırda ‘içinde şiirlerimin olduğu küçük bir kara kaplı defterim var (i’ve got a little black book with my poems in)’ diye geçiyor…&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet, kesinlikle, ‘&lt;em&gt;orada kimse var mı (is there anybody out there)&lt;/em&gt;’dan sonra geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;O halde yardıma ihtiyacı olduğunun farkına varmış bir şekilde odasında oturuyor, ama bunu nasıl alacağını bilmiyor.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Aslında bunu istemiyor bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Hiç mi istemiyor?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Bir parçası istiyor, ama diğer kısmı, işte kollar ve bacakları oturup televizyon izlemekten başka hiçbir şey istemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ama ‘Nobody Home’da elindeki herşeyi düşünüyor, ‘o mecburi Hendrix perması vardı.. (he’s got the obligatory Hendrix perm…)’ bildiğimiz herşey rock and roll dünyası için geçerli.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Buradaki bazı satırlar Syd Barrett’ın sakin dönemlerinden, aslında kısmen tanımış olduğum bütün insanlar ile ilgili, ama Syd tanıdıklarımın arasında çok farklıydı, bu satır da oradan geliyor, bunu anlamak için on yıl geriye gitmek lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Şimdi sonlara doğru ‘köklerim soluyor (i’ve got fading roots)’ diyor…&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Artık şimdi başladığı noktaya geri dönmeye ve neler olup bittiğini anlamaya başlıyor, birinci yüzde anlatılanlara geri dönmeye hazırlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bunu da ‘Vera’ ile yapıyor, İkinci Dünya Savaşı… O dönemde doğmakla ilgili…&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Televizyonda bir savaş filminin başlamasıyla bu şarkı açılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bunu duyabiliyoruz değil mi?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet duyabiliyorsun, bana göre bütün albümün merkezindeki şarkı bu, Bring The Boys Back Home.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Neden?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Çünkü şarkı insanların savaşa gönderilip ölmesinin engellenmesiyle ilgili, kısmen de rock and roll’a, arabaların üretilmesine, ya da sabun yapılmasına, insanların biyolojik araştırmalarda denek olarak kullanılmasına, kısaca bütün bunların bu kadar önemsenmesine karşı olmakla ve bunların arkadaşlardan, eşlerden, çocuklardan, diğer insanlardan daha önemli görülmesi hakkında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;‘Comfortably Numb’da Pink’in karakteri psikolojik olarak nasıl bir durumda?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Bring The Boys Back Home’dan sonra kısa bir bant kaydı var, öğretmenin sesi var, oteldeki kızın ‘&lt;em&gt;iyi misin (are you feeling ok)&lt;/em&gt;’ dediği duyuluyor, sonra operatörün sesi geliyor, bu arada kapıya vurup ‘&lt;em&gt;hadi, gitme zamanı (come on it’s time to go)&lt;/em&gt;’ diyen yeni bir ses duyuluyor. Burada onu konsere götürmek için almaya geliyorlar, çünkü o akşam bir konser var, odaya geliyorlar ve birşeylerin ters gittiğini anlıyorlar, sonra bir doktor çağırıyorlar. Comfortably Numb bu doktorla olan karşılaşması ile ilgili.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Doktor da onu akşam konsere çıkabilecek duruma getiriyor.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet, ona bir iğne yapıyor, aslında şarkıda bu çok açık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;‘Küçük bir iğne (just a little pinprick)’&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;‘Artık aaaaaaaah yok (there’ll be no more aaaaaaaah)’&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet. Bu insanlar Pink’in sorunları ile ilgili değiller, tek düşündükleri o akşam kaç kişinin olduğu, kaç bilet satıldığı, ve ne pahasına olursa olsun o konserin gerçekleşmek zorunda olduğu. Benim de çok depresif olduğum anlarda konsere çıkmışlığım vardır, hatta normalde hiçbir şey yapamayacak kadar çok hasta olduğum zamanlarda da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Çünkü herkes orada ve konser başlamak üzere…&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Ve hepsi paralarını ödemiş ve son anda iptal edersen bu çok pahalıya patlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Pink böylece sahneye çıkıyor, ama çok saldırgan ve faşist bir görünümde.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet, işte hikaye: Hatırlıyorum, 1977 Montreal, Olympic Stadium, 1977 turnesinin son konseri, konser boyunca o kadar sinirliydim ki ön sıradaki adamın tekine tükürmüştüm, herif bağırıyor, çığlık atıyor, harika zaman geçiriyordu, arkadan öne doğru bariyerleri zorluyorlardı, tek istedikleri kargaşa yaratmaktı, bizim tek istediğimizse iyi bir rock and roll şovu sunmaktı, ama sonunda çok sinirlendim ve herife tükürdüm, ne kadar kaba bir şey. Her neyse, buradaki fikir bu tür faşist düşüncelerin izolasyon sonucunda ortaya çıktığı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bunu sahnedeyken mi farkediyor?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Seyirci içindeki azınlıklarla uğraşıyor. In The Flesh’in tiksindiriciliği, zaten amacı da bu, bu kadar dışlanmışlık ve çürümenin sonucu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;‘Run Like Hell’de bunu seyirciye mi anlatıyor?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Hayır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Kendi kendine mi?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Hayır. ‘Run Like Hell’ o konserde çaldığı bir şarkı. Sadece bir şarkı, ilaçtan uyuşmuş haliyle konserine devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer kulaklıkla dinliyorsanız sol tarafta Run Like Hell’den sonra seyircinin Pink Floyd diye bağırdığını duyacaksınız, sağ tarafta da hammer, ham-mer, ham-mer, seyircinin coşkusu burada artıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Sonra ‘Waiting For The Worms’ geliyor, kafandaki solucanlar çürümeyi temsil ediyor, çürüme ise eli kulağında…&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Waiting For The Worms teatral açıdan o konserde neler olduğunu anlatıyor, ilaçlar etkisini yitirmeye başlayınca içinde kalan gerçek hisler tekrar onu etkilemeye başlıyor, çünkü o hislerini yitirmeye başlamıştı. Konseri veya filmi izleyene kadar insanların neden “hammer” diye bağırdığını çözemeyebilirsiniz, çekici burada zulmün güçleri anlamında kullandık. Solucanlar da, işin düşünme kısmı, bekleme bölümüne geçince…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;‘solucanları bekliyorum, kuru dalları kesmeyi bekliyorum (waiting for the worms to come, waiting to cut the deadwood)’&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet, ‘&lt;em&gt;waiting to cut deadwood&lt;/em&gt;’dan önce megafonla konuşan bir ses duyuluyor, ‘&lt;em&gt;test, bir, iki (testing, one two)&lt;/em&gt;’ diye başlıyor ve sonra da ‘&lt;em&gt;Brixton Town Hall’un dışında saat birde toplanıyoruz (we will convene at one o’clock outside Brixton Town Hall)&lt;/em&gt;’ diyor, burada Hyde Park’ta bir tür ulusal cephe mitingine doğru bir yürüyüş tasvir ediliyor. Ya da herhangi biri de olur, bilirsin, İngiltere’de bizim ulusal cephe mitingimiz vardır, ama bu dünyanın başka herhangi bir yerinde de olabilir. Bütün o bağırış ve çağırışlar… ancak dikkatli dinlersen duyarsın, ‘&lt;em&gt;Lambeth Road&lt;/em&gt;’, ‘&lt;em&gt;Vauxhall Bridge&lt;/em&gt;’, veya ‘&lt;em&gt;Jewboys’&lt;/em&gt; duyabilirsin, sadece ağız kalabılığı yapılan yerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Onu kim mahkemeye çıkarıyor?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Kendisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Kendi kendini mi mahkemeye çıkarıyor?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Evet, buradaki fikir şu: İlaçlar tamamen etkisini yitiriyor ve Waiting For The Worms’da kendi gerçekliğinden sapıyor, kendi kişiliğinden de diyebilirsin, eskiden insancıldı, ama şimdi solucanları beklerken, güm!, bir anda tersine dönmüş, yoluna çıkan herkesi veya herşeyi ezmeye hazır, bu da kötü davranılmış ve kendini çok dışlanmış hissetmenin bir tepkisi. Ama Waiting For The Worms’un sonuna doğru bu zulme daha fazla dayanamıyor ve “&lt;em&gt;dur!&lt;/em&gt;” diye bağırıyor. Çok hızlı bir şekilde söylüyor, sonra da ‘&lt;em&gt;eve gitmek istiyorum, üzerimdeki bu üniformayı çıkarmak ve bu konseri terketmek istiyorum (i wanna go home, take off this uniform and leave the show)&lt;/em&gt;’, ama sonra da ‘&lt;em&gt;bu hücrede bekliyorum çünkü bilmek zorundayım, bunca zaman suçlu muydum? (i’m waiting in this prison cell because i have to know, have i been guilty all this time?)&lt;/em&gt;’ diyor ve sonra kendi kendini mahkemeye çıkarıyor. Buradaki yargıç, diğer karakterler olduğu gibi onun bir parçası ve hatırladıkları bazı şeyler… hepsi aklında, hatıralar, her neyse en sonunda mahkemenin verdiği karar, kendi kendine verdiği karar, kendini tekrar geri kazandırmak, ki bu iyi bir şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;O halde şimdi en başa dönülmüş oluyor.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Neredeyse, evet. Bu tür bir halka fikri teybin bantını bir noktada keserek en başa yapıştırmak gibi, Outside The Wall kısmını yine en sona almak gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;‘Outside The Wall’daki karakter ‘teker teker veya ikişer ikişer, çılgın alçakların duvarı… (all alone, or in two’s…mad buggers wall)’ diyor, sanırım bu bütün albümün bir bildirgesi.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Ve benim açıklamaya başlamayı bile düşünmediğim birşey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Roger, ‘The Wall’u konserde izlediğimizde nasıl olacak?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Hoparlörlerin karşısına oturmuş insanlara normal gelecek, bilirsin, bütün koltuklar satılmıştır, her zaman sahneyi göremeyen binlerce insan vardır, rock and roll konserlerinde çoğu zaman ses çok kötüdür, çünkü o tür salonlarda iyi ses elde etmek çok pahalıya patlar, ama bu konserlerde ses oldukça iyi olacak, çünkü ortada olup bitenin yansıtılması sembolik olacak, sadece duvar gerçek olacak, insanların neler olup bittiğini görmelerini engelleyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Duvar orada kalacak mı?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Yok, hep değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Onu kim yıkacak?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Sanırım bunun için konseri beklemek gerek, şimdi burada konserde olacakların hepsini anlatmam saçmalık olur, ama albümü dinleyen herkes konserin hangi anında duvarın yıkılacağını anlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Tabi bu fiziksel duvar, peki ya psikolojik olanı?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Waters&lt;/em&gt; – Ah, bu da başka bir konu, buna dalıp dalmayacağımız herkesin bir tahmini, sanırım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23232010-114182266036524064?l=kulaktandolma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/feeds/114182266036524064/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23232010&amp;postID=114182266036524064' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114182266036524064'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114182266036524064'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/2006/03/pink-floyd-blm-ii.html' title='Pink Floyd Bölüm II'/><author><name>vikartindur</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14325179977702188929</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23232010.post-114170937147342984</id><published>2006-03-07T07:28:00.000+02:00</published><updated>2006-03-09T12:34:09.650+02:00</updated><title type='text'>Pink Floyd Bölüm I</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/1600/MeddlePaper.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/320/MeddlePaper.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Pink Floyd – 40 Yılın Özeti…&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pink Floyd’un müziği zamanın ötesinde – ekzotik, transa sokan bir titreşim, süzülerek yükselen gitarlar, ruhani klavye dokunuşlar ve havai vokal armonileri. 40 yıllık benzersiz yaratıcılık ve dünya çapında ulaşılmış 140 milyonluk albüm satışından sonra Pink Floyd rock tarihinin hatırdan asla çıkmayacak bir parçası olmuş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son albümleri, &lt;em&gt;The Division Bell&lt;/em&gt;, gitarist David Gilmour’un Thames nehri üzerindeki yüzer evinde kaydedildi. Albüm, insanların iletişimi kaybettiğinde neler olduğunu anlatan sofistike bir meditasyon niteliğinde. Bir konsept albümün de ötesinde, albüm içinde derinden hissedilen evrensel fikirleri barındırıyor: bireysel bilincin kaçınılmaz izolasyonu, hiç tükenmeyen paylaşma arzusu, ve son olarak, merhametin mum ışığı gibi parlayan anlarının getirdiği üstünlük duygusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Son albümümüz, &lt;/em&gt;A Momentary Lapse Of Reason, &lt;em&gt;dünyaya &lt;/em&gt;“Bakın, biz hala varız!”&lt;em&gt; demek içindi. Sonuç olarak da oldukça sert ve gürültülüydü.&lt;/em&gt;” diyor Gilmour. “&lt;em&gt;Yeni albümse daha yansıtıcı,&lt;/em&gt; Wish You Were Here&lt;em&gt;’dan sonra yaptıklarımızın içinde kişisel olarak en beğendiğim işimiz.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;The Division Bell&lt;/em&gt; akustik baladların (&lt;em&gt;Poles Apart&lt;/em&gt;), asalet dolu enstrümantallerin (&lt;em&gt;Marooned&lt;/em&gt;), kuvvetli dramanın (&lt;em&gt;High Hopes&lt;/em&gt;) ve tabi ki grubun ince, zarif, havai performansının mükemmel bir karışımı. Gilmour’un vokalleri yeni bir duygusal derinlik yaratıyor, hayattan alınan acı tatlı dersleri yansıtıyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bölüm I – İlk Yıllar&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1965 yılında genç Roger Waters, Nick Mason ve Richard Wright Londra Regent Street Polytechnic’te mimarlık okuyorlardı. Nick Mason’a göre grup kurma fikrinin ortaya çıkması bir tesadüfmüş: “&lt;em&gt;Okulda birinci sınıftaydık. Aynı dönemde bir adam daha vardı, birkaç şarkı yazmıştı ve bunları bir yayıncıya çalması için bir grup toparlamaya çalışıyordu. Rick, Roger ve ben bir şekilde çalabildiğimizi söyledik ve grubu oluşturduk. O adama şarkıları çaldık, şarkıları beğenmişti ama &lt;/em&gt;“Grubu unutun.” &lt;em&gt;diyordu. Eğer o zamanlar fikrini söyleyen herkesi dinleseydik zaten şu ya da bu zaman bir yerde dağılmış olurduk. Kendimize güvendik ve devam ettik.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roger’ın okul tanımlaması geleneksel eğitim sisteminin yaratıcılığı nasıl ezdiğini anlatıyor, sonradan sanatsal açıdan &lt;em&gt;The Wall&lt;/em&gt;’da irdeleyeceği gibi. “&lt;em&gt;Babam ben üç yaşımdayken savaşta ölmüştü. Ben de okul öğretmeni olan annem tarafından Cambridge’te büyütüldüm. Beni yaratıcılığım konusunda yönlendirmezdi. Ses sağırı olduğunu söyler, ne demekse, sanat ve müziğe karşı hiç ilgisi yoktur. Sadece politika ile ilgilenir. Çok mutlu bir çocukluk geçirmedim. Okuldan nefret ettim, özellikle de dil okuluna gittikten sonra. Çok sevdiğim oyun oynamanın haricinde, her bir saniyesinden nefret etmiştim. Belki sonlarına doğru, artık genç bir çocukken okula gitmek, benle ve şiddetle dolu ve sıradışı bir ‘biz ve onlar’ ilişkisi haline gelmişti.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;İyi gidiyordu, okul malını kırıp dökerek zarar vermekten keyif alıyordum. Dil okulunun mantalitesi 50’lerin sonlarındaki genç nesilin kafa yapısının çok gerisinde kalmıştı, bunu yakalamaları çok uzun zamanlarını aldı. Bir yönüyle, dil okulları savaş cephesi gibi yönetiliyorlardı, sana söyleneni yapar ve çeneni sıkı tutardın, ve biz böyle bir şeye hiç hazırlıklı değildik. Bu okul malına karşı organize bir gizli şiddete dönüştü, bombalar bile kullanılıyordu, ama kimse zarar görmedi. Bir gece hatırlıyorum, 10 kişi dışarı çıkmıştık, çünkü bahçeyle ilgilenen adamın bir derse ihtiyacı vardı. Çok değer verdiği bir elma ağacı vardı, ne pahasına olursa olsun koruyacağı. Bahçesine elimizde merdivenlerle girdik ve ağacındaki bütün elmaları dallarından koparmadan yedik. Ertesi sabah muhteşemdi, ölesiye yorgunduk ama başarmanın tatlı duygusunu yaşıyorduk.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Syd Barrett ile Cambridge’te arkadaş oldum, benden birkaç yaş küçüktü. Ortak ilgilerimiz vardı – rock ‘n’ roll, tehlike, seks ve uyuşturucu, sanırım o sırayla. Evden ayrılmadan önce bir motorsikletim vardı. Şehrin dışında çılgın turlara çıkardık, hayatta kalmamız bir mucizeydi. O günler, 1959 – 1960’lar, zor zamanlardı. Allen Ginsberg ve beat kuşağı Amerikan şairleri arasında flört yaşanıyordu. Cambridge üniversite şehri olduğu için, ortada kuvvetli bir sahte entelektüel ama beat bir hava vardı. Savaş sonrası depresyon çözülmeye ve ekonomik gelişme ilerlemeye başlamıştı. 60’ların başlarındaki savaş sonrası romantizm beni de etkilemeye başladı. Bir gruba katılma fikrine de böyle sahip oldum. Arkadaşlarla Avrupa’yı ve o zamanlar bugünküne oranla çok daha güvenli olan Orta Doğu’yu dolaşırdım. Bu tecrübelerimin şarkı yazmaya başlamama nasıl etkisi olduğu hakkında hiçbir fikrim yok.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Gitar çalmaya ilk hevesim Londra Regent Street Polytechnic’teki mimarlık okulumun ilk yılındaki sınıf başkanından geçti. Sınıfa gitar getirmeme izin veriyordu. Dizayn çalışmaları ve mimarlık için ayrılan zamanlarda bir köşede oturup gitar çalmak istersem onun için bir sorun yoktu. Cesaretimi ilk topladığım an buydu. Daha öncesinde, 14 yaşlarımda bir iki kez gitar çalmayı öğrenmeye çalışmıştım ama vazgeçmiştim, çünkü çok zordu. Parmağımı acıtırdı, çok zordu bana göre. Beceremiyordum. Polytechnic’teyken çok iyi çalmasam da gruplarda çalan insanlarla beraber takılıyordum. Biraz şarkı söylüyordum, biraz da gitar ve mızıka çalıyordum. Syd’le muhtemelen çok iyi bir ressam olarak bitireceği sanat okulunda bir araya geldiğimiz zamanlarda Londra’da bir grup kurmaktan bahsediyorduk. Aslında ben grubumu kurmuştum, sonra o bize katıldı.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Ritm &amp; blues çalarak başlamıştık, ama Syd gruba katılınca müziğin yönü değişti.&lt;/em&gt;” diye hatırlıyor Richard Wright. “&lt;em&gt;Müzik daha emprovize bir hal aldı, R&amp;amp;B sevmeyen bana çok uydu aslında. Ben caz hayranıydım.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu müzisyen kariyerlerine piyano ile başlamıştır. Ama Syd Barrett değil. O banco ile başlamıştı. “&lt;em&gt;Nedeninden tam emin değilim.&lt;/em&gt;” diye hatırlıyor. “&lt;em&gt;O zaman iyi bir fikir gibi görünmüştü bana. Onu bir ikinci el dükkanında buldum ve sonraki altı ay boyunca mutlu mutlu takıldım. Sonra bir gitar almaya karar verdim. İlk gitarım bir sene kullandığım #12 Hofner akustik gitardı. Sonra Cambridge’li &lt;/em&gt;Geoff Mott And The Mottos&lt;em&gt; diye bir gruba katıldım ve bir Futurama 2’m oldu. O zamanlarda gitarda son nokta olduğunu düşünüyordum. İşte o fantastik dizaynı falan. Ayrıca Geoff Mott da iyi bir şarkıcıydı. Kim bilir ne oldu ona?&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Özel partilerde çok iş çıkardık. Bazı işlerimiz orijinaldi, ama çokça Shadows’ların enstrümantallerine ve birkaç Amerikan şarkısına takılıyorduk. Sonunda grup dağıldı, ben de blues akımına kaydım, bu sefer bas çalarak. Yine bir Hofner’di, bunu birkaç yıl çaldım. Birgün Roger Waters diye bir adamla tanıştım, London Art School’a gelmemi ve bir grup kurmayı teklif etti. Öyle yaptım, ve &lt;/em&gt;Abdabs&lt;em&gt;’a katıldım. Yeni bir gitar almak durumunda kaldım, çünkü Roger da bas çalıyordu, bir Rickenbcker, iki bas gitaristli bir grup da olmazdı.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Ben de böylece gitarı değiştirmiş oldum, ve bar ortamlarında çalmaya başladık. O dönemde grubun ismi değişip duruyordu, en sonunda da Pink Floyd’da karar kıldık. İsim kimin fikriydi hatırlamıyorum, ama tam oturdu. Birkaç ay önce, birkaç yüzlüğü yeni bir gitara harcadım, ama yine de ilkini daha çok kullanıyorum. &lt;/em&gt;(Syd’in efsane Fender Esquire Telecaster’ı)&lt;em&gt; Birkaç kez boyandı, hatta bir keresinde üzerini plastik film ve gümüş disklerle kapladım. Diskler hala gitarın üstünde ama artık çok aşınmış gözüküyorlar. Pek bir değişiklik yok, sadece farklı bir sound deneyeceğim zaman manyetiklerle oynuyorum.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;İdollerim kim mi? Steve Cropper birinci seçenek olur, tabi Bo Diddley de. Eski günlerde ben ve grup için büyük bir ilham kaynağıydı. Ama sanırım artık beni etkilemiyor. İyi bir gitarist olmanın ötesinde bir hırsım yok. Zaten bu işin içinde o kadar da uzun bir süredir yokum!&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orijinal ismiyle &lt;em&gt;Sigma-6&lt;/em&gt;, sonraki isimleriyle the &lt;em&gt;T-Set&lt;/em&gt;, the &lt;em&gt;Meggadeaths &lt;/em&gt;ve nihayet the &lt;em&gt;Abdabs&lt;/em&gt;, Roger, Richard ve Nick gitarist Bob Close ve Syd Barrett’ı gruba dahil ettiler. Syd, Roger’in Cambridge lisesinden arkadaşıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Poly’deyken gruba birçok kişi girip çıkmıştı,&lt;/em&gt;” diyor Wright. “&lt;em&gt;Bob Close çok iyi bir gitaristti, ama sınavlarla ilgili sorunları vardı ve kendini çalışmaya vermek istiyordu, oysa biz o kadar da çalışkan tipler değildik. Sonunda ayrıldı ve biz de gitarist aramaya koyulduk, o aralar Syd Cambridge’den Londra’ya yeni gelmişti ve bütün bunların ortasına tam oturdu.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herşey 1966’da, o zamanlar Londra’yı silip süpüren saykedelik patlamanın tam ortasında başladı. &lt;em&gt;UFO&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;The Roundhouse &lt;/em&gt;gibi dumanaltı kulüperde Syd Barrett (gitar,vokal), Roger Waters (bas, vokal), Nick Mason (davul) ve Richard Wright (klavye), rengarenk spotların altında uzatılmış serbest-form enstrümantalleri ve gerçeküstü pop şarkılarıyla İngiliz rock ortamını tahrik ediyordu. Belki de Cream ve Jimi Hendrix gibilerinin de ötesinde, Pink Floyd olarak bilinen dörtlü, müzikal olduğu kadar kişilik olarak da saykedeliktiler. Şubat 1966’da &lt;em&gt;Marquee Club&lt;/em&gt;’da her Pazar yapılan &lt;em&gt;The Spontaneous Underground&lt;/em&gt;’ta çıkmaya başlamaları ile kendilerine bir izleyici kitlesi oluşturmaya başladılar ve Londra’nın yeni ve giderek büyüyen underground yüzünün resmi grubu oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Sanırım kült bir takipçi kitlemiz oluşmaya başladı, çünkü herkes o zaman bir saykedelik devrimden, bütün o ses ve ışıklardan bahsediyordu.&lt;/em&gt;” diyor Mason. “&lt;em&gt;İnsanlar, her zaman yaptıkları gibi, müzikteki yeni adımın ne olacağı hakkında tahminler yürütüyordu. Sanırım bir anda biz bu sonraki adım olduk. Yani, biz felaket kötüydük, kulağa çok korkunç geliyorduk herhalde, ama çok farklı ve zıttık, o günler için sıradışı. Şimdi insanlar o günleri düşününce gülüp geçiyorlar. O zamanki fotoğraflara bakıyorum da Monkees ya da onun gibilerinin yaşlanmış hallerine benziyorduk. O zaman bunlar olup bitiyordu, insanlar bunu anlamasa bile kendini buna kaptırmak zorundaymış gibi hissediyordu. Albüm anlaşması bu açıdan çok iyi olmuştu, çünkü elimizde ne kayıt edilmiş herhangi bir şarkı vardı, ne de enstrümanlarımızı çalabiliyorduk.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraki yılın sonunda İngiltere’nin alt kültürünün yeni sevgilileri Top20’lik iki single &lt;em&gt;Arnold Layne &lt;/em&gt;ve &lt;em&gt;See Emily Play&lt;/em&gt; ve Top10’luk ilk albümleri &lt;em&gt;Piper At The Gates Of Dawn&lt;/em&gt; ile ortamın yeni pop yıldızları olmuşlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha o dönemde Pink Floyd’un performansını albüme yansıtmak imkansız gibiydi. İlk konserleri bile koreografik ışık gösterileri ve quadrofonik ses düzeninden oluşuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pink Floyd samimiyetsiz görünmek istemiyordu, ama endişelilerdi. Albümleri ve konser performansları arasındaki zıtlığın farkındaydılar, ama ikincisini düzeltmek için adımlar atıyorlardı. “&lt;em&gt;Şu anda ayakta kalabilmemiz için bize uygun olmayan bir sürü ama bir sürü mekanda çalmak zorunda olmamız emeklerimizi boşa harcadığımızı hissettiriyor.&lt;/em&gt;” diyor Waters, “&lt;em&gt;Bu böyle devam edemez, kendi mekanlarımızı yaratacağız. Yaptığımız müziği hepimiz seviyoruz. Arkamızdaki tek itici güç bu. Çok başarılı olmanın getirdiği, mesela yeni ve daha büyük amfiler almak gibi tuzaklara düşmüyoruz, bunlar bizim için o kadar da önemli değil.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Artık tanınıyoruz, herkes bizi görmeye geliyor, konserler hep doluyor. Ama oradaki atmosfer çok bayat, ortamın havası yakalanamıyor.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Buna kızmıyoruz, ama kulüp ya da konser salonları gibi ortamlarda tekrar konser veremiyoruz. Söylemeye çalıştığım şey şu, yapmaya çalıştığımız şey çaldığımız mekanlardaki havaya uymuyor. Alt gruplar çıkıp soul müzik yapıyorlar, sonra biz çıkıyoruz. Bizi izlemeye gelenlere karşı birşeyim yok, onları aşağılamıyorum da. Ama herkesi kıyaslamak lazım. Şöyle-böyle gruplar herkesten daha iyi. Kulüp piyasasında bize on üzerinden iki veriyorlar, yani ‘çok çalışmak lazım!’&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Aletlerimizle ilgili sorunlar var, megafon işe yaramıyor çünkü çok sert çalıyoruz, Syd mükemmel şarkı sözleri yazıyor ama insanlar bunları duyamıyor bile. Belki de üzerine çok düştüğümüz için bizim hatamızdır. Sonuçta insan sesi Fender Telecaster veya çift kros davul setiyle başedemez. Genç bir grubuz, yaş olarak değil, ama tecrübe olarak. Daha önce olmamış sorunları çözmeye çalışıyoruz. Belki single’larımızı sahnede çalmaktan vazgeçmeliyiz. Beatles bile sahnedeyken albümdeki gibi çalıyorlardı. Ama bizim yaptığımız albümler sahnede tekrar icra edilmesi imkansız olan albümler, bu durumda denemenin de bir anlamı yok. Bu samimiyetsizlik mi?”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Olay şu: Biz öyle düşünmüyoruz. Halen arada bir &lt;/em&gt;Arnold Layne &lt;em&gt;veya &lt;/em&gt;Emily’&lt;em&gt;i çalıyoruz. Bence samimiyetsizlik değil, çünkü albümde çaldığımız gibi canlı çalamıyoruz. Birisini&lt;/em&gt; A Day In The Life&lt;em&gt;’ı çalmaya çalışırken düşünsene. Şimdiye kadar yapılmış en iyi parçalardan birisi. Albümdeki birçok şey canlı çalması imkansız şeyler. İşin kayıt yüzünü bir araya getirebiliyoruz ama canlı yüzünü beceremiyoruz. Sanırım bundan sonra yapılması gereken, albümlerle ilgisi olmayan bir sahne oyunu tasarlamak, &lt;/em&gt;Interstellar Overdrive &lt;em&gt;gibi çalması kolay enstrümantallerle devam etmek.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grup seyirciyle iletişim kurmada başarısız olunca bunalıma giriyor mu? “&lt;em&gt;Bazen bunaltıcı ve zor oluyor. Yapabileceğin şeyler çeşitli. Seyirciyle beraber olduğun fikrine kendini kapatıp sadece kendine çalabilirsin. Müzik başladığı zaman, seyirci sadece on onbeş kişi de olsa seni gazlar.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Biz duygusal açıdan özgür olarak tanımlanabilecek bir müzik yapmaya çalışıyoruz. Kulağa çok basmakalıp gelebilir, ama oldukça özgür.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pink Floyd’un önünde ne var? “&lt;em&gt;Kulüplerde ve balo salonlarında çalmaya devam edemeyiz. Yepyeni bir ortam istiyoruz. Büyük bir çadırımız olacak ve sirk gibi oradan oraya dolaşacağız. 40 metre genişliğinde ve 15 metre yüksekliğinde dev bir ekranımız olacak ve orada slayt gösterileri ve filmler göstereceğiz. Büyük şehirlerde, ya da büyük etkinliklerde çıkacağız. Görülmeye değer birşey olacak. Hatta sirk’in kurtuluşu bile olabilir bu!”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aralık 1967’ta çıkan Pink Floyd’un yeni single’ı, &lt;em&gt;Apples And Oranges&lt;/em&gt;, şaşırtıcı bir şekilde önceki kardeşleri &lt;em&gt;Arnold Layne&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;See Emily Play&lt;/em&gt; gibi listelere girememişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Hiç umurumuzda değil.&lt;/em&gt;” diye cevaplıyor Barrett. O dönemlerde Pink Floyd kendini bir albüm grubu olarak tanımlamıyordu. Ama Barrett, o müzikal anarşinin savunucusuydu. Ona göre bir grubun yapacağı en iyi şey kendilerini memnun edecek olan bir albümdü. “&lt;em&gt;Tek yapacağımız, beğeneceğimiz bir albüm yapmak. Çocuklar beğenmezse, almazlar, olur biter.&lt;/em&gt;” Barrett’ın idealine göre gruplar kendi albümlerini kendileri yapmaları ve kendileri basmalı, dağıtmalı ve satmalılar. Müziğe ticari kaygıların karıştırılması ona zarar vermekten başka birşey yapmaz. Ona göre aradaki bütün aşamalar ortadan kaldırılmalı. “&lt;em&gt;Aradaki adamlar, hiçbiri işe yaramaz.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yardımcı prodüktörleri Peter Jenner’a göre gruplar insanların ne istediğine dair plak şirketlerinden daha açık fikirli. Barrett’a göre insanların Beatles ya da Mick Jagger gibilerini beğenmelerinin sebebi müzikleri değil, istediklerini yapabiliyor olmaları ve gerisini takmamaları. “&lt;em&gt;Bu yüzden çocuklar onları seviyorlar – istediklerini yapıyorlar çünkü. Çocuklar da bunu biliyor.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peter Jenner şöyle devam ediyor: “&lt;em&gt;Bu ruhsal seviyedeki dört insanı alıp – bir tanesi mimar, bir tanesi ressam – onlara bu büyük başarıyı verip kafalarının karışmamasını bekleyemezsin. Ama bu dönem bu karışıklıklarının üstesinden geldikleri bir dönem. Onları bir albüm grubu olarak görmek yanlış. İnsanları kendilerini izlemek için çekmeyi biliyorlar, albümleri burada ve Amerika’da oldukça iyi karşılandı. Bu sadece bir başlangıç.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pink Floyd pop arenasına saykedelik bir grup olarak girmişti. Ama artık kullandıkları ışık ve görsel şovlar yavaş yavaş piyasada etkisini yitiriyordu. Hala bu ışık gösterilerini kullanacaklar mıydı, yoksa ondan vazgeçecekler miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Hayır.&lt;/em&gt;” diyor Waters. “&lt;em&gt;Bize göre iyi bir ışık gösterisi müziği zenginleştirir. Işıkları sahte bir yardımcı olarak kullanan gruplar bundan vazgeçmeye başladı, ama bizim de bunu yapmamız için bir sebep yok. Bu ülkede ışıkları grupların ayarlamasını istiyorlar, oysa Amerika’da bütün ışıkları kulüpler sağlıyor.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Gerçekten de biz daha ışık ve müziğin bir araya getirdiği fikir ve efektlerin henüz daha yüzeyini kazıyoruz.&lt;/em&gt;” diye ekliyor Barrett. “&lt;em&gt;Bize göre müzik ve ışık ayın sahnenin birer parçası, biri diğerini zenginleştiriyor ve birşeyler katıyor. Ama gelecekte grupların bir pop şovundan daha fazlasına ihtiyacı olacağına inanıyoruz. Ortaya çok iyi hazırlanmış bir teatral gösteri koymak zorunda olacaklar.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elde edilen bütün bu başarılara rağmen işler Pink Floyd cephesinde aynı değildi ne yazık ki. Gruba yakın olan herkesin farkettiği, Syd Barrett, grubun yaratıcı, parlak genç şarkı yazarı/vokalist/gitaristi yavaş yavaş gerçeklik ile bağlarını koparıyordu. Kimisi bunu aşırı uyuşturucu tüketimine bağlıyordu – Syd o zamanlarda normalin çok üstünde LSD kullanıyordu. Kimisi de başarının getirdiği aşırı baskıya bağlıyordu. Liderlerinin rahatsızlığının sebebi ne olursa olsun, Pink Floyd’un geleceği 1967’nin sonlarında belirsizleşmeye başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Sanırım Syd o zamanlar temsil ettiğimiz saykedelik dönemin bir kurbanıydı.&lt;/em&gt;” diyor Waters. “&lt;em&gt;Herkes konserlerden önce asit takıldığımızı zannediyordu, ama maalesef bunu yapan bir tek Syd’di. Sadece aşırı dozda kullanıyordu. Çok korkutucuydu, neler olduğuna inanamadım. Bir radyo programına çıkacaktık, bütün gün onu bekledik, ama o gelmedi. Ertesi gün ortaya çıktığında ise bambaşka birisi olmuştu.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer o zamanlar gördüklerinize değil de duyduklarınıza inansaydınız Syd Barrett ya ölüydü, ya hapisteydi, ya da bir sebzeye dönüşmüştü. Ama o, doğduğu şehirde, Londra’ya trenle bir saatlik mesafedeki Cambridge’te hayatta ve en az eskisi kadar karışıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Syd Pink Floyd’a ismini vermiş, grubun o güne kadarki iki hit single’ını o yazmıştı. Korkutucu gitar tekniği, tuhaf sahne performansı onu dönemin &lt;em&gt;UFO&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;The Roundhouse&lt;/em&gt; gibi kulüplerinde yeni yeni toparlanmaya başlayan Londra’nın henüz olgunlaşmamış underground kültürünün otantik kült figürü haline sokmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Syd o dönemlerde artık pek fazla insanla görüşmüyordu. Onu ziyaret etmek özel bir dünyaya davetsizce girmek gibiydi. Verdiği son röportajlarda “&lt;em&gt;Kayboluyorum.&lt;/em&gt;” diyordu. “&lt;em&gt;Birçok şeyden kendimi soyutlayarak…&lt;/em&gt;” Çok gergin gözüküyordu. Solgun yanaklı, beyaz, gözlerinde kalıcı bir şokun izleri. Eskilerin şairleriyle bağdaştırılabilecek bir hayalet güzelliği vardı. Saçları kısa, taranmamıştı, dalgalı halinden eser yoktu artık. “&lt;em&gt;Yolu geriye dönüyorum.&lt;/em&gt;” diyordu. “&lt;em&gt;Çoğunlukla vakit öldürüyorum. Hergün bol bol yürüyorum. Günde 8 mil. Bunun bir faydası olmalı, ama nasıl olacak bilemiyorum.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Tutarlı konuşamıyorum, üzgünüm.&lt;/em&gt;” diyordu Syd. “&lt;em&gt;Birisinin benimle ilgilendiğini düşünmek çok zor. Ama bilirsin, halen tek parçayım.&lt;/em&gt;” Arada sırada bir soruya direkt cevap veriyordu. Cevaplarıysa çoğu zaman bölük pörçük. “&lt;em&gt;Gitar ve tozla çevriliyim.&lt;/em&gt;” diyordu. “&lt;em&gt;Son iki yılda tek yaptığım şey röportaj. Bunda oldukça iyiyim.&lt;/em&gt;” Bu dönemde Syd, prodüksiyonunu Floyd’dakilerin yaptığı üç albüm tamamladı. İkinci albümü, &lt;em&gt;The Madcap Laughs&lt;/em&gt;, ona göre oldukça iyiydi: “&lt;em&gt;Mahzen kadar büyük bir resim.&lt;/em&gt;” Floyd sıçrayışını yapmadan önce sanat okulundaydı. Halen resim yapıyordu. Çoğu zaman kalın lekeler, bazen de basit çizgiler. En favorisi de beyaz tuvalin üzerindeki bir yarım çember.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturduğu bodrum katında geçiriyordu bütün zamanını, etrafında resimler, plaklar, gitar ve amfileriyle. Yerin altında daha güvenli hissediyordu. Hendrix ise favori müzisyeni. “&lt;em&gt;Onunla turneye çıkmıştım. Lindsay ile &lt;/em&gt;(eski bir kız arkadaş)&lt;em&gt; otobüsün arkasında otururduk, o da önde otururdu, devamlı bizi filme alırdı. Ama çok fazla konuşmazdık. İnsanların tanıdığından daha iyi birisiydi, ama çok utangaçtı. Soyunma odasına televizyonu ile kendisini kilitlerdi, kimseyi içeri bırakmazdı.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Syd’in de bazen kendini odaya kapatıp günlerce kimseyi görmek istemediği biliniyordu. Pink Floyd’la son aylarında sahneye çıktığı zaman bütün konser boyunca bir iki nota çalmaktan başka hiçbir şey yapmıyordu. “&lt;em&gt;Hendrix mükemmel bir gitaristti. Bir çocukken yapmak istediğim şeydi. Gitarı düzgün çalmak ve ortalıkta zıplamak. Ama bana bir sürü insan engel oldu. Bana göre hep yavaş oldu. Çalmak yani. Ben hızlı biriyim. Ama sorun, bu grupta birkaç ay çaldıktan sonra o noktaya ulaşamayacak olmamdı.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Syd, 25 yaşında ve yaşlanmaktan korkuyordu. “&lt;em&gt;Her zaman bu kadar içedönük değildim.&lt;/em&gt;” diyordu. “&lt;em&gt;Bana göre gençler eğlenmeli, ama ben eğlenmiyorum.&lt;/em&gt;” Artık acid kullanmıyordu, ama bu konu hakkında da konuşmak istemiyordu. “&lt;em&gt;Sanırım konuşması kolay birisi değilim artık. Çok dağınık bir kafam var. Sandığın gibi birisi değilim ama.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Syd’in eski bir okul arkadaşı, David Gilmour, grubun ikinci albümü, 1968 tarihli&lt;em&gt; A Saucerful Of Secrets’i &lt;/em&gt;tamamlamaya yardım etmek için gruba katıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pink Floyd hiç şüphesiz Barrett tarafından yaratılmış olsa da, grubu 70’lere taşıyan Gilmour ve onun lirik, blues gitar yapısıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Aslında orijinal fikir Syd’i gruptan atmak değildi.&lt;/em&gt;” diyor Nick Mason. “&lt;em&gt;Beach Boys’un bir dönem Brian Wilson ile denediği formül üzerinde düşünüyorduk. Biz çıkıp çalacaktık, Syd evde kalarak şarkı yazacaktı.&lt;/em&gt;” Ama bu plan kısa ömürlü oldu, kısa bir süre sonra Syd grubun dışındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;İlk olarak beni Syd’in yerine onun kısımlarını çalmam için çağırdılar.&lt;/em&gt;” diye açıklıyor Gilmour. “&lt;em&gt;Kimse şarkı söylemek istemiyordu, o yüzden vokalist olarak da ben seçildim. Bütün bunlar yaşanırken &lt;/em&gt;A Saucerful Of Secrets’&lt;em&gt;i tamamlamaya çalışıyorduk. Albüm süresince altüst olduklarını ve onları yola getirmem gerektiğini düşünmüştüm. Çünkü o zamanlar kendimi üstün bir müzisyen olarak görüyordum. İlk albümü çok sevmiştim, ama erken dönem konserleri tam bir felaketti. Hele Syd’in gruptaki son zamanlarında konserlerine insanlar gitmez olmuştu.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Syd’in gruptan tamamen ayrılmasından sonra grubun devam etmesi için birilerinin şarkı yazma görevini devralması gerekiyordu. Biraz endişe etse de Waters bu görevi üstlendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Herhangi bir şey yazabileceğimi hiç düşünmemiştim.&lt;/em&gt;” diye hatırlıyor Waters. “&lt;em&gt;Onbeş yaşında ilk gitarımı aldığım zaman diğer milyonlarca çocuğun arasından bir rock yıldızı olarak çıkacağımı hayal ederdim. İlk yıllar birşeyler yazacağımı hiç düşünmemiştim, çünkü Syd yazıyordu ve ancak o bıraktıktan sonra grubun geri kalanı birşeyler yapmaya başladı. Okuldayken bana her konuda ümitsiz olduğum söylenirdi, bu yüzden hiçbir şeyde kendime güvenmiyordum.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;A Saucerful Of Secrets&lt;/em&gt;’tan çıkan ilk single 1968 tarihli &lt;em&gt;Set The Controls For The Heart Of The Sun&lt;/em&gt;. Single çıktıktan sonra Pink Floyd, Hyde Park’ta bedava konser veren ilk rock grubu oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gilmour’un saflarda yerini sağlama almasıyla grup rock’ın daha avangart doğasını keşfetmeye devam etti. Sonraki dönemde film müzikleriyle uğraşmaya başladılar. Bu dönemin ilk meyvesi, 1969 tarihli, Barbet Schroder’in &lt;em&gt;More&lt;/em&gt; isimli filmi için hazırladıkları albümdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pink Floyd 1967’de&lt;em&gt; EMI&lt;/em&gt; ile anlaştıkları zaman, stüdyoda beraber çalışmaları için Norman “Hurricane” Smith’le bir araya getirilmişlerdi. Dört albüm sonra grup Smith’le önünün tıkandığını hissedecekti, bunun sonucu olarak da &lt;em&gt;Ummagumma&lt;/em&gt;’nın canlı kısmından başlayarak albümlerinin prodüksiyonunu kendileri yapmaya başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;O dönemde Norman’ı adım adım dışlıyorduk.&lt;/em&gt;” diyor Gilmour. “&lt;em&gt;İlk başta çok iyiydi, bize, özellikle de bana çok şey öğretti. Ama bazen çok engel oluyordu, herşeyi dengelemek, homojen hale getirmek istiyordu. Bazen birşeyler denemek isterdim ama hep bana karşı çıkardı. Bir noktada ondan alabileceklerimizin hepsini almış olduğumuzu düşündük.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı yılın sonunda çıkan dördüncü albümleri, çift plaklık &lt;em&gt;Ummagumma &lt;/em&gt;stüdyo ve canlı kısım olarak ikiye ayrılmıştı. Stüdyo kısmında her bir üyenin kendi enstrümanına ayırdığı uzatılmış bölümler vardı. Ama Mason’a göre albümdeki bu parçalar albümün bütünü kadar kuvvetli değillerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Bence oldukça ilginç bir deneyimdi, herkesin kendisiyle ilgili bir kısmının olması. Bence bu albüm, genelin parçalardan daha iyi olduğu çok güzel bir örnektir. Albüm çok ilginç oldu, bir sürü fikir barındırıyordu, ama grup çalışması olarak düşündüğümüzde daha tatmin edici geliyor.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Ummagumma&lt;/em&gt;’dan hemen sonra Roma’ya giderek Antonioni’nin &lt;em&gt;Zabriskie Point&lt;/em&gt; filmi için 4 tane şarkı kaydettiler. Bu albümden hemen sonra Gilmour ve Waters Londra’ya dönerek Barett’in &lt;em&gt;Madcap Laughs&lt;/em&gt; albümünü yaptılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonra beşinci albümleri, 1970 tarihli &lt;em&gt;Atom Heart Mother&lt;/em&gt; geldi. Albüm kayıtlarını yaptıkları sırada, kayıtlardan ara vererek bir kafeye gittikleri bir akşam oradaki bir gazetede kalp ameliyatı geçiren bir kadının hikayesini okurlar. Kalbine atomik bir ritm düzenleyici takılan kadının haber başlığından etkilenip albüm ismi yaparlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönemde grup uluslararası arenada hayran kitlesini artırırken Pink Floyd’un çağdaş müziğin fors majörü olmasını sağlayan albümler 1971’in &lt;em&gt;Meddle&lt;/em&gt;’ı ve 1973’ün &lt;em&gt;Dark Side Of The Moon’&lt;/em&gt;u olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Meddle bizim nihayet yere sağlam bastığımız, Pink Floyd olarak nerede olmak istediğimizi bulduğumuz bir albümdü.&lt;/em&gt;” diyor Gilmour. “&lt;em&gt;Daha önceki iki albümümüz,&lt;/em&gt; Ummagumma (1969) &lt;em&gt;ve&lt;/em&gt; Atom Heart Mother (1970) &lt;em&gt;yönümüz konusunda ipuçları veriyorsa da bu albümler kadar önemli değillerdi.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Meddle tam anlamıyla ilk Pink Floyd albümüdür.&lt;/em&gt;” diye ekliyor Mason. “&lt;em&gt;Hoşumuza giden bir temposu ve stili vardı. Geri dönüşü olabilecek bir temanın fikrini ortaya atmıştı. Şimdi kulağıma çok çiğ de gelse, konsept olarak halen beğenirim albümü.&lt;/em&gt;” Bu albümün bir özelliği de Mason’ın ilk vokal performansının albümde yer almasıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meddle’dan sonra, yine bir Barbet Schroder filmi, &lt;em&gt;Obscured By The Clouds&lt;/em&gt; için Fransa’da hazırladıkları albüm 1972’de piyasadaydı. Bu albüm aynı zamanda Gilmour’un en favori Pink Floyd albümlerinden birisi. “&lt;em&gt;Bu albümü çok sevdim.&lt;/em&gt;” diyor Gilmour. “&lt;em&gt;Albüm çok hızlıydı, bir konsept çıkarmaya ihtiyaç duyurmayacak kadar çok hızlıydı. O zamanlar üretilen ilk synthesizer’ı almıştık: EMS Synthy. Bir nota çalmak için onu ayarlıyordun, tuşa basarak notayı çalmasını sağlıyordun, sanki bir klavye ile bunu yapamayacakmışsın gibi. Bir synthesizer’ı ilk kullandığımız albüm olmuştur Obscured By Clouds.&lt;/em&gt;”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23232010-114170937147342984?l=kulaktandolma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/feeds/114170937147342984/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23232010&amp;postID=114170937147342984' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114170937147342984'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114170937147342984'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/2006/03/pink-floyd-blm-i.html' title='Pink Floyd Bölüm I'/><author><name>vikartindur</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14325179977702188929</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23232010.post-114130130031032828</id><published>2006-03-02T13:31:00.000+02:00</published><updated>2006-03-09T12:32:45.346+02:00</updated><title type='text'>Múm</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/1600/mum.0.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/320/mum.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/1600/mum.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;Múm – Analog, Dijital ve Kuzeyli&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzün modern dünyasının cep telefonlarına, geniş bant internetine ve hatta aya ayak basmış insanlarına rağmen İzlandalılar &lt;em&gt;Alfur&lt;/em&gt;, yani topraklarını beraber paylaştıkları ve açıklayamadıkları zararlara yol açan mistik cücelere karşı kuvvetli bir inanç besliyorlar. Yol mühendisleri onları kızdırmamak için onlara ait olduğu sanılan bölgelerden geçecek olan yolları değiştiriyorlar. Bu tür hurafeler hakkındaki düşünceleriniz ne olursa olsun, bu büyüleyici bir inanç ve İzlandalı grup Múm’un mistik, güzel müziği ile daha da anlaşılır kılınıyor. &lt;strong&gt;Gunnar Örn Tynes&lt;/strong&gt;, &lt;strong&gt;Örvar Þóreyjarson Smárason&lt;/strong&gt; ve ikiz kız kardeşler &lt;strong&gt;Gyda &lt;/strong&gt;ve &lt;strong&gt;Kristín Anna Valtýsdóttir&lt;/strong&gt; tarafından kurulan grup, dördüncü yılında Gyda’nın ayrılmasından sonra yoluna üç kişi olarak devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzlandalı kuzenleri &lt;em&gt;Sigur Rós&lt;/em&gt; gibi, Múm da analog ve dijital sesleri insan sesinin muğlak örtüsüne karıştırıyor. Kristín Anna Valtysdóttir’in hayaletleri andıran fısıltılı vokali müziğe narin bir masumiyet katarken kırılgan, cızırdayan elektronika ve arzulu minör akorlar – gramofon hoparlörleri ve antika ekipmanlarla ısıtılmış akordiyonlar, bancolar, melodikalar – gıcırdayan halatlar, damlayan su ve azgın rüzgar sesleri ile müziğe ürkütücü bir ümitsizlik duygusu aşılıyor. Yeni albümleri &lt;em&gt;Summer Make Good&lt;/em&gt; ise nazik ve rahatlatıcı, kuvvetli ve çiğ, grubun sıradışı ve dramatik çevresini yansıtan ve insanı yakalayan harika bir albüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendilerini &lt;em&gt;Four Tet&lt;/em&gt;, &lt;em&gt;Manitoba&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;Dntel&lt;/em&gt; gibilerinin yanında folktronica olarak adlandırılan heyyulanın tam tepesine çıkartan iki organik elektronika albümden sonra Múm, arkadaşları &lt;em&gt;Alfur&lt;/em&gt; ile beraber stratosfere çıkmaya hazır. &lt;em&gt;Summer Make Good &lt;/em&gt;İzlanda’nın en uzak kıyısındaki eski bir denizfenerinde altı haftalık bir kayıt sürecinin sonucu olarak ortaya çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Yeni yerler keşfederek bir süre ortadan kaybolmayı seviyoruz. Üretmek için yeni yerlere gidiyoruz.&lt;/em&gt;” diyor Gunni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Evet, 16. yüzyılda,&lt;/em&gt;” diye ekliyor Kristín. “&lt;em&gt;Bu civarda bir gece, denizde 150 kişi hayatını kaybetmiş. İnsanlar sabah kıyıya geldiklerinde 47 kişinin cesedini bulmuşlar. Buranın denizi çok tehlikeli.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müziklerinin aşırı karanlık ve şiddetli olduğundan bashsetmiş miydik? “&lt;em&gt;Bence bütün bu yerlere gitmenin ve bu sıradışı koşulları yaşamış olmanın bir getirisi bu.&lt;/em&gt;” diye açıklıyor Gunni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Websitelerinde de tehlikeli İzlanda sularındaki kayıp gecelerden ve sarhoş balıkçılar tarafından son anda kurtarılış hikayelerinden bahsediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni albümleri de bu tür deniz maceralarını yansıtıyor. Albüme yayılmış dalga sesleri ve çatırdayan ağaçların seslerinin yanısıra müzikleri yalnızlığı, hiddeti ve denizin önceden kestirilemeyen hareketini çağrıştırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Bu bizim en yalnız albümümüz.&lt;/em&gt;” diyor Kristín. “&lt;em&gt;Bunu bir tür gece albümü olarak görüyorum.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayrıca en fazla canlı kayıt kokan albümleri. İşin ironik yanı ise, yolun başlarındayken indie hayranları için elektronik grup olarak tanımlanıyorlardı, şimdi ise electronica kitlesi için bir indie grup olarak nitelendiriliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Bu bir tesadüf değil.&lt;/em&gt;” diyor Gunni. “&lt;em&gt;Ama kesinlikle bu albümle bağlantılı bir şey. Şarkıları yazdıktan ve aranjmanları tamamladıktan sonra son kayıtlara geçmeden önce ufak bir turneye çıktık. Sanırım bunun müzik açısından faydası oldu. Protools kullanmadan önce kayıtları aldık.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi evleri Reykjavik’te konserlerini yüzme havuzlarında ordunun su altı hoparlörlerini kullanarak veriyorlar, dinleyiciler müziği suyun içinde kendi kulakları ile dinliyorlar. “&lt;em&gt;Ses suyun içinde havadan daha hızlı ilerliyor.&lt;/em&gt;” diyor Kristín. “&lt;em&gt;Ses çok net, ama bas o kadar da iyi değil. Bunu diğer ülkelerde de yapmak isterdik, ama bu hoparlörleri İzlanda dışına çıkartamıyoruz.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suyun altında olsun olmasın, canlı performansları çok heyecan verici oluyor, grup sahnde üç kişiden altı kişiye çıkıyor, ekzotik enstrümanlar kullanılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dillerinin saflığını korumak için İzlanda’da oluşturulmuş bir dil komitesi var. Yeni kelimelere uygun karşılıklar hemen bulunuyor, telefon için &lt;em&gt;sími&lt;/em&gt;, bilgisayar için &lt;em&gt;tölva&lt;/em&gt; gibi. Belki de múm kelimesi electronica’nın resmi karşılığı olabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Há há! Kim bilir?&lt;/em&gt;” diye gülüyor Gunni. Ama müziklerine tam uyacağı kesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Albüm kendiliğinden ortaya çıktı.&lt;/em&gt;” diyor Örvar – İzlanda’nın yeni deneysel müzisyenlerinin üçte birinin çoktan tükettiği kaynakları. Ama özür dileyecek hiçbir şey yok. Korkunç itirafların tam aksine, aslında grubun yeni ve akıllardan çıkmayacak albümünün, &lt;em&gt;Summer Make Good&lt;/em&gt;’un doğuşunu anlatıyor. Görülüyor ki Múm kontrol altında bir grup değil. Söylediğine göre tam da sevdikleri şey bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Albümün neye benzeyeceği hakkında hiçbir fikrimiz yoktu.&lt;/em&gt;” diye devam ediyor Morten Harket – Björk harmanı sesiyle. &lt;em&gt;Summer Make Good&lt;/em&gt;, grubun üçüncü stüdyo albümü, ama kurucu üyelerden çellist Gyda Valtysdóttir’in ayrılmasından sonraki ilk albüm. Grup bu albüm öncesinde hiç bir yaratıcı niyet ya da beklenti içinde değilmiş. Tek bir istisna, güzel bir şey ortaya koyma isteği. Tam olarak yaptıkları şey de bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok uzakta ve sadece deniz yoluyla ulaşılabilen bir denizfenerinde yazılan ve kaydedilen &lt;em&gt;Summer Make Good &lt;/em&gt;derin buzul kederi kuvvetle yansıtıyor. “&lt;em&gt;O mekanın sakinliğinde birşeyler var, saatlerce etrafında hiçbir şeyin olmadığı bir yerde vakit geçirmek, oraya ulşmanın ayrı bir macerası, tekneyle oraya ulaşmak zorunda olmak… bütün bunlar ilham vericiydi.&lt;/em&gt;” diyor Örvar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Múm kendini tamamen içinde bulunduğu çevreye teslim etmiş, bunun etkisi de her şarkıda kendini gösteriyor. Hatta kendi hüzünlü hikayesini anlatmak için Múm’un sinematik müziğini kullanıyor. Albüm boyunca anlatılan bir hikayenin olduğundan bahsediyor Örvar, ama varlığı kesin değil: “&lt;em&gt;Albüm genelinde belli bir hikaye olduğunu sanmıyorum. Ama müziğin içinde gizli ve bence bu çok özel.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Bence müziğimiz insanlara farklı yönden dokunabilir. Diğer şeylerle mümkün olmayan bir yolla. Daha önce var olmayan bir fikir ya da düşünceyi ortaya çıkarmasını umuyorum. Belki insanları bir süre düşündürür. Ama sonra hiçbir şeyi kontrol edemeyeceğini farketmen gerekir.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Múm Diskografi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Yesterday Was Dramatic – Today Is OK – 2000 &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;– Múm’un ilk stüdyo albümleri.&lt;br /&gt;Remixed – 2000 – İlk albümlerinin şarkılarının remiksleri. Sigur Rós’un Von-Recycled’ında gözüken gruplardan burada da remiksler görmek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Please Smile My Nose Bleeds – 2001 &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;– Morr Music’ten çıkan bir remiks albümü.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Finally We Are No One – 2002 &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;– Sigur Rós’u “kapan” Fat Cat Records’un ikinci İzlanda keşfinden ikinci stüdyo albümleri.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Loksins Erum Við Engin – 2002 &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;– Sigur Rós’un ilk plak şirketi Smekkleysa’dan, Finally We Are No One’ın İzlandaca baskısı.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Summer Make Good – 2004 &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;– Yine Fat Cat’ten, denizfenerinde geçirdikleri yedi haftanın meyvesi, üçüncü stüdyo albümleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Finally We Are No One’dan beri epey zaman geçti. Bu süre zarfinda neler yaptınız?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Albümden sonra birkaç turne yaptık.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Örvar &lt;/em&gt;– Geçen kış albüm üzerinde çalışmak için Berlin’e gittik. İki albüm arasındaki zaman bize çok görünmedi. Yeni şarkılar hazırlıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kristín&lt;/em&gt; – İzlanda’dayken iki kişi ile beraber başka bir grupta çaldım. Bulgar folk müziği yapan bir gruptaydım, oldukça eğlenceliydi. Yaklaşık on kişiydik, sonra herkes kendi işine dağıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Tatil yapacak pek vaktiniz olmadı anlaşılan.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Yeni şarkılar yazmak için harcadığımız zaman biraz tatil gibi.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kristín &lt;/em&gt;– Evet yapmak istediğimiz bu…&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Biraz da işi oyun gibi gören insanlarız.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kristín &lt;/em&gt;– Çalmakla ve yemek yemekle vakit geçiriyoruz. Ne zaman bir albüm bitirip onun promosyonuna başlıyoruz, o zaman bütün bunlar bir işe dönüşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Nasıl bir araya geldiniz? Múm nasıl kuruldu?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Örvar &lt;/em&gt;– Gunnar ve ben grup kurmaya çalışan bir arkadaşımız vesilesiyle tanıştık. O arkadaşla birkaç yıldır bir grupta çalıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ne tür bir müzikti?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Guitarioso… Gitar, bas, davul ve klavye. Rock kaynaklı.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kristín &lt;/em&gt;– Bir gün ben ve Gyda’nın çocuk merkezimize gelerek çalmışlardı, o zamanlar onbeş yaşındaydık, onları tanımamız gerektiğini anladık. Altı ay sonra da tanıştık.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Örvar &lt;/em&gt;– O zamanlar ben Gunnar ile Múm’u kurmuştum. Beraber çalışmaya başladık. Kristín ve Gyda ile okullarında tanıştık. Oyunculuk okuyorlardı, bir gösterileri için müzik yapıyorlardı, ve gruba dahil oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Beraber çalışmaya başladıktan sonra ilk albüm yayınlanıncaya kadar uzun bir süre geçti mi?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kristín &lt;/em&gt;– Bir yıl geçti, değil mi? (Örvar’a doğru)&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Kristín ve Gyda ile tanıştığımızda zaten albüm üzerinde çalışıyorduk. Albümü kaydetmeye başladığımız zaman gruba katıldılar.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kristín &lt;/em&gt;– Onlara çaldığımız kendi şarkılarımız da vardı, onları da albüm için kaydettik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;O günlerden beri çalışma tarzınızda değişiklik oldu mu?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Örvar &lt;/em&gt;– Teknik düzeyde değişti, kullandığımız teknoloji, ama kendi tarzımızda bir değişiklik yok.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Hepimiz kendimizi ortaya koyuyoruz, gerisi kendiliğinden geliyor. Tabi ki istediğimiz sonuca ulaşmak artık daha kolay, ama yaratıcılık konusunda belirli bir metodumuz yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;O halde grupta belirli rolleriniz yok.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Örvar &lt;/em&gt;– Bazen, ama her zaman değil. Her zaman kullandığımız bir metod yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;İlk albümünüzde evinizin etrafında kaydedilmiş bir sürü ses kullanmıştınız. Bunu yine sık sık kullanıyor musunuz?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Evet bu her zaman yaptığımız birşey, her yerde sesleri kayıt ediyoruz. Her sese eşit gözle bakmak hoşumuza gidiyor. Eğer bir şey kulağa hoş geliyorsa, hoş geliyordur işte. Bu kadar basit.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;İlk albüm hem dinleyici hem de basın tarafından çok iyi karşılandı. Buna tepkiniz nasıl oldu?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kristín &lt;/em&gt;– İlk albüm mü? Fazla basına yansıdığını sanmıyorum. (Örvar’a doğru)&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Örvar &lt;/em&gt;– İlk albüm? Biraz yansıdı sayılır. Buradaki basında yer aldı.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Oldukça şaşırmıştık. Farkedilmeye çalışmıyorduk, tek kaygımız sanatsaldı. Albüm İzlanda’nın dışına verilince İngiltere’deki insanlar albümü almaya başladı. Bizim için gerçekten hiç beklenmedik bir şeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;İnsanların İngiltere’de sizi dinlemelerinin Björk veya Sigur Rós’un orada iyi tanınıyor olmasıyla bir ilgili var mı sizce?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Bana göre bizim müziğimiz tam da elektronikanın patladığı ana denk geldi, insanlar iyi müziğe açlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bu yüzden mi Fat Cat ile çalışmaya başladınız?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Örvar &lt;/em&gt;– Fat Cat’teki insanlar İzlanda’ya çok sık gidip geliyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kristín &lt;/em&gt;– Beraber çalışmaya başlamadan önce de onlarla tanışıklığımız vardı.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Örvar &lt;/em&gt;– Bence bizim için mükemmel bir plak şirketi. Daha iyisini düşünemezdik.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kristín &lt;/em&gt;– Bize gerçekten güveniyorlar, müzik hakkındaki fikirlerimize saygı duyuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Kristín, sen kardeşinle beraber klasik müzik eğitimi aldın. Bu grubun işlerine nasıl yansıdı?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kristín &lt;/em&gt;– Nasıl bir etki olduğunu bilemiyorum, ama etkilediği kesin…&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Örvar &lt;/em&gt;– Akordiyonu ta-la-la diye çalabiliyorsun. (Eliyle hızlı çalma hareketleri yapıyor)&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kristín &lt;/em&gt;– Evet, ama sizinle çalarken o kadar hızlı çalmıyorum. Kendiliğinden olan birşey bu, sanki önceden dinlediğin bir müzik gibi, uzun süredir çalıyor olduğun birşey gibi. Kendine ait bir parçan oluyor. Ben Prokofiev’i çok severim. Peter And The Wolf da sanırım bizimkileri etkilemiş.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Sen Prokofiev dinlersin biz de Peter And The Wolf! (Gülüşmeler)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Finally We Are No One’ı bir denizfenerinde kaydettiğiniz doğru mu?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Örvar &lt;/em&gt;– Daha çok fener bekçisinin evi.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar&lt;/em&gt; – Yeni albüm için de çalıştığımız yer. Bu yaz kaydettik.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kristín &lt;/em&gt;– Bu yaz oradaydık, orada olmak ve çalışmak gerçekten çok güzel. &lt;em&gt;Finally We Are No One &lt;/em&gt;için denizfenerinde çalışmıştık ama sonunda yine stüdyoya girip kayıt etmiştik. Sonra denizfenerine tekrar gittik, ondan sonra bir turneye çıktık ve sonra tekrar İzlanda’ya dönünce bir arkadaşım bize bu boş evden bahsetti. Bu evin bir fener bekçisinin olması da bir tesadüftü. Kayıtları orada yaptık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Yeni albümü öncekilerle kıyasla nasıl ifade ediyorsunuz? Albüm kulağa daha kendinden emin geliyor.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Bence birçok yönden daha kırılgan bir albüm, çünkü daha kişisel ve açık bir albüm.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Örvar&lt;/em&gt; – Bu albümde daha fazla dışavurum var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Hangi açıdan?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Örvar &lt;/em&gt;– Bilmiyorum…&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kristín&lt;/em&gt; – Bence daha gergin.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Örvar &lt;/em&gt;– Evet.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar&lt;/em&gt; – Daha kişisel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Artık sahnede daha fazlasınız…&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Sahnede artık büyük bir grubumuz var.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kristín &lt;/em&gt;– Albümde de beraber çalıştığımız üç kişi daha var.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Örvar &lt;/em&gt;– Altı kişiyiz!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Üç kişilik bir grup olarak bu insanlarla aranızdaki uyum nasıl?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kristín &lt;/em&gt;– Biz bir takımız, onlar da başka bir takım, ortada bir top var… (Gülüyor)&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Örvar&lt;/em&gt; – Çok iyi arkadaşlarımız, onlarla çalışmak çok kolay.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kristín &lt;/em&gt;– Bütün albümlerde çaldılar.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar&lt;/em&gt; – Biz başka insanlarla çalışırken onların kendilerini rahat ve özgür çalışabilmelerini sağlarız, böylece kendi kişisel bakışlarını müziğe katabilirler. Onlara nasıl çalacaklarını söylemeyiz, “&lt;em&gt;Şunu belki şöyle yapmalısın…&lt;/em&gt;”gibi öneriler getiririz sadece.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Örvar ve Kristín&lt;/em&gt; – Onlar da aynısını bize yaparlar.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kristín &lt;/em&gt;– Sanırım bir grup da böyle çalışır. Sanırım biz bir grubuz. (Gülüyor) Fenerdeyken de bizim yanımıza gelmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar&lt;/em&gt; – Her zaman yanımızda da olmuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kristín &lt;/em&gt;– Evet, bazılarının başka projeleri de var. Bazen ayrılmak zorunda da kalıyorlar, o zaman yerlerine gelen başkaları oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Múm’un geleceğini nasıl görüyorsunuz? Ya da bu düşündüğünüz bir şey mi?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Örvar &lt;/em&gt;- Ben düşünmüyorum.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kristín&lt;/em&gt; – Örvar’ı kocaman kulaklar ve saçlarıyla düşünüyorum. Gunnar ve ben aynı kalırız, ama Örvar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Summer Make Good, albümü dinlerken ismine bakıp farklı bir müzik hayal etmiştim.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Evet, yazla ilgili, yazı çağrıştıran birşeyler beklemiş olmalısın. Bence albümün ismi müziği farklı bir şekilde yansıtıyor, çünkü bu albüm öncekilere göre daha karanlık, daha kişisel bir albüm. Bazıları bu müziğin içinde hüzün ve melankoli bulabilir. Benim gözümden, bu müzik içinde büyük bir umut barındırıyor. İnsanlar albümü birden fazla dinledikten sonra müzikteki hüznün yanına iliştirilmiş olan bu umudu da yakalayabilecekler bence. Albümün ismi de bunu tanımlıyor zaten, bir tür dilek, ya da birşeylerin çıkıp birşeyleri güzelleştirmesi için bir umut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Evet, çünkü “yaz iyileştirsin” diyorsunuz, değil mi?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Yaz burada bildiğimiz yaz anlamında, ama basit olarak herhangi birşey de olabilir. Yaz her zaman insanlara, çevreye, birçok şeye değişiklik getiren birşeydir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Dini yönü olmayan bir dua gibi de kabul edebilir miyiz?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Evet böyle de denebilir. Değişim için bir dilek, rica olarak görebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;O halde albüm değişimle de ilgili…&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Kesinlikle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Albümün bu tür bir mesajı içermesinin çıkış noktası nedir?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Çalışırken hissettiklerimizi, duygularımızı müziğimizin içine katıyoruz, ama aynı zamanda ne demek istediğimiz konusunda da çok açık olmak istemiyoruz. İnsanlar bunun anlamını ortaya çıkarmak için merak duyuyorlar, ne demek istemiş olabileceğimizi düşünüyorlar, insanları bu şekilde yönlendirmek de bizim bir parçamız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Albümü dinlerken pek fazla anlam çıkarmaya çalışmadım. Sanırım sizin de yapmaya çalıştığınız bu, herşeyi açıklamamak. ama bende çağrıştırdığı şey manzaralar oldu.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Bu şekilde görmen çok hoş. Bence insanın bir yansıması bu. Kimileri yolculuğa, hareket olgusuna daha çok bağlı. Dediğin gibi biz herşeyi ortaya koymuyoruz. İnsanların müzikte kendi duygusal ve görsel bağlantılarını kurmalarını takdir ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bu albümün kayıtları için özel bir yere gittiniz. Bundan bahseder misin?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– İkinci albümü kaydetmeden önce bulmuştuk burayı. İzlanda’nın uzak bir köşesinde, her yerden ve her şeyden soyutlanmış bir yerde. Oraya ulaşmak da büyük bir mücadele gerektiriyor, bütün bu bilgisayarları ve enstrümanları taşımak çok zordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Hangi yönden bir mücadeleydi?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Reykjavik’ten oraya en yakın olan kasabaya mesafe arabayla 10 saat. Daha sonra küçük bir kayıkla yaklaşık 45 dakikalık bir yoldan sonra eşyaları indirip fenere ulaşmak için de 15 dakikalık bir yürüme mesafesi var. Tabi o yol boyunca bütün ekipmanları taşımak zorundasınız. Fener herşeyiyle izole bir durumda. Su akmıyor, telefon yok, zaten cep telefonu da çekmiyordu, denizle ulaşım zor çünkü deniz her zaman dalgalı, televizyon yok, yiyecekleri tekneyle karaya çıkıp kasabadan getirmek gerekiyor. Bu mekana tekrar gitmemizin sebebi oradaki hayatımızdan çok memnun oluşumuzdu. Çok farklı bir yer, bir çok şey hakkında düşünmeni sağlıyor. Kendi normal hayatının oradaki hayatından ne kadar farklı olduğunu farkediyorsun. Ne kadar basit yaşadığını, ama aynı zamanda ne kadar da zor olduğunu görüyorsun. Mesela evde su yoktu, su ihtiyacımızı yakındaki bir dereden kovaya doldurup getirerek gideriyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence dünyanın neresinde olursan ol yaşadığın bu tüketime dayalı yaşamı dengeleyen bir tecrübeydi bu. İzlanda gibi uzak bir yerde bu şekilde bir tecrübeye gerek yok, çünkü zaten izole bir toplumdasın. İnsanlara bunu denemelerini tavsiye ediyorum. Aslında birçok insan bunu zaten yapıyor, yazlıklarına gidiyorlar mesela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bu tür bir izolasyonun müziğinize nasıl bir etkisi oldu? Nasıl yansıdı?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Bunun ve birçok şeyin gösterdiği, aslında esas etkileşimin bizden, yani insanlardan kaynaklanmış olduğu. Bu birçok konuda ilham kaynağı oluyor. Normal kuralların geçerli olmadığı farklı yerlerde bulunabilmek için güç veriyor. Bana göre bunun müziğimize yansıması bilinçli birşey değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bunun size güç vermesiyle neyi kastediyorsun?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Biz orada altı hafta geçirdik. Mesela ilk bir iki hafta uyumayı hiç düşünmedim. Genelde geceleri üç – dört saat uyuyordum. Bir şekilde bir enerjinin varlığını hissediyorsun. Orada bir takım şeyleri elde etmek için de efor sarfetmen gerekiyor. En basitinden 45 dakikalık yola gidip kasabadan birşeyler almak. Yaşamını nasıl sürdürdüğünle direk bağlantı içindesin bir yönüyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Peki bu yeri nasıl buldunuz?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Tamamen şans eseri. Önceki albüm çıkmadan önce, sadece müzikle uğraşmak, iyi vakit geçirmek için şehrin çok dışında bir yerler arıyorduk. Kardeşim bir denizfenerini satın alan birisini tanıyordu. Bize çok ilgi çekici geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Fener çalışıyor muydu?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Evet. Fener aslında bir kuleden ibaret, onun yanında da bekçisinin kaldığı ev var. Eskiden fenerlerde bekçiler aileleriyle beraber yaşarlarmış. Oraya gittiğin zaman bu tip şeylere ilgi duymaya başlıyorsun. Oraya bu binayı inşa etmiş olmak da çok zor olmalı. Belki 80, belki de 100 yıl önce. 1980’lerde de artık orada yaşayan insanlar yerlerini küçük otomatik cihazlara bıraktılar, çünkü fener artık tamamen otomatik çalışıyor. Enerjiyi güneş enerjisiyle sağlıyor. Artık orada birilerinin kalmasına gerek yok, tabi uzun yıllar önce durum hiç de öyle değilmiş. Orada olup yıllar önce orada birilerinin ya da sadece bir kişinin yaşadığını düşünmek ilgi çekiciydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ki o kişiler yılın bütün zamanını orada geçirmişlerdi, oysa biz orada yazın kaldık. Üç hafta boyunca güneş ufkun üstündeydi. 24 saat boyunca güneşi görebiliyorduk. Öğle zamanı dağın arkasında kalsa da gökyüzü her zaman parlaktı. Üç haftanın sonunda alçalmaya başladı ve karanlığı yaşamaya başladık tekrar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Peki bu durum sizi ruhsal olarak etkiledi mi?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Kesinlikle etkiliyor, ama iyi yönde. Eskiden yapılmış bir araştırma okumuştum. İnsanın günlük çevrimiyle ilgili. Bir günü normal olarak bölüp yayınca gereken uygun zamanın 25 saat olduğunu bulmuşlar. Bu deneyi yaptıkları insanlar gündelik hayattan uzak, zaman kavramını taşımayan insanlarmış. Eğer bunu normal modern hayata uyarlarsan her zaman herşey için bir saat geç kalmış olursun. Benim için oldukça mantıklı. Ama ben zamana bağlı yaşayan birisi değilim. Canım istediğim zaman çalışıyorum, istediğim zaman uyuyorum, bunu yapabiliyor olmak bir ayrıcalık. Böyle bir yere gidince de hayatındaki birçok şeyin kendi kararlarının dışında gelişiyor olduğunu farkediyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Zamana bağlı olarak yaşamadığını söyledin. Bu şu an yaptıklarının bir sebebi olabilir mi? Mesela müziğe başlama ya da hayatını bu şekilde sürdürmeye karar vermen için bir sebep?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Evet, sanırım. Eskiden çalıştığım işlere zamanında gitmek zorundaydım, yoksa kovulurdum. Ama şimdi bu ayrıcalığa sahibim. Gece çalışmayı seviyorum, gecenin geç saatlerinde gelir aklıma birçok şey. Bir yerlere gitmek zorunda değilimdir, yapacak başka birşey yoktur, kimse beni o saatte aramaz. Gece kendimi daha yaratıcı hissederim. Bu nedenle son albüm için de bir gece albümü diyebiliriz. Odanda tek başınasındır, dünyanın geri kalanından soyutlanmış, gecenin sana özel anlarını yaşarsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ama albümü kaydettiğiniz zaman güneş hiç batmıyordu. İlginç bir zıtlık var.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– İzlanda’nın bir özelliği bu. En kısa gün bir saat uzunluğundadır mesela. Yazın ortasında gece tamamen aydınlıktır, kışın da bütün gün karanlıktır. Saat dokuzda kalktığın, işe gittiğin, akşam da gece yarısından önce uyuduğun normal düzene pek uymuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Denizfenerinin otomasyona geçtiğinden bahsettin. Artık bekçinin yerine küçük bir cihaz bakıyormuş. Sizin müziğinizi ilginç kılan bir özellik de bu tür bir ilişkinin varlığı, analog ekipman kullanıyorsunuz, ama dijital ekipman da kullanıyorsunuz ve bir şekilde bu bir zıtlık yaratmıyor. Müziğin içinde birbiriyle karışabiliyor.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Müziğimizin büyük kısmı bilgisayar ve elektronik ekipmanların desteği olmadan yapılamazdı. Bugün böyle çalışıyoruz ama dijital teknolojiyi de kötülemiyoruz. Bizim müziğimizin seslerle çok alakası var. Yapmak istediklerimize ulaşırken bu ikisini bir araya getirebiliyoruz. Bana göre analog ve dijital teknolojiyi birbirinden ayıran şey analog teknolojinin bir karakterinin olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kaydı direk dijital ortamda yapmakla analog ortama kaydedip sonradan dijital ortama aktarmak arasında fark var. Çünkü eğer önce banda kaydedersen sonra dijital ortama geçirirken bandın karakterini de yansıtmış oluyorsun. Bu albümde de bunu sıkça kullandık. Seslerle oynamak ve değiştirmek için tamamen bilgisayar kullanmak yerine, eski model hoparlör ve amfiler kullandık, özel hazırlanmış odada kayıtlar aldık, aletleri farklı pozisyonlara yerleştirerek farklı kayıtlar aldık. Bu şekilde elde ettiğimiz farklar çok büyük farklar değil. Yani klasik bir gitarın sesini sert elektro sound olarak almıyoruz, bilgisayar ortamında kolaylıkla yapabileceğiniz aşırı değişimlerin aksine çok hafif farklılıklar yaratıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Analog ve dijital ekipmanla çalışmak arasında bir uyumsuzluk görüyor musun?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Bence ikisi beraber çok iyi gidiyor. Ama uyumsuzluk olarak düşünürsek, bir tarafta içinde herşeyin olduğu bilgisayarımız var, diğer yanda da kayıtları aldığımız teyp cihazı. Teyp cihazı mekanizmadan oluşuyor, bilgisayar gibi birler ve sıfırdan ibaret değil. Tabi işin başında, daha sonra kayıt ve miks aşamalarında da sorunlar yaşadığımız oldu. Kulağınla farkedemezsin, ama teyp cihazının mekanizması kimi zaman farkedilmeyecek kadar yavaşlıyor veya hızlanıyordu. Bilgisayar ile beraber çalıştıkları zaman farklılıkları anlayabiliyorduk. Bütün harcanan emeklerden sonra, bütün o aşamalardan sonra, şarkıların son hallerini kaydederken şarkının yarısından sonra bir kısmının diğerinden geri kalması çok tuhaf oluyordu. Bu da bir mücadele oldu bizim için, sonuçta sorunu çözdük tabi ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Sizi şimdi kafamda bütün o amfilerinizi, ekipmanlarınızı sırtlamış oraya giderken canlandırıyorum da, bunu gerçekten nasıl becerdiniz?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Aslında bayağı çok ekipman taşıdık yanımızda. Albümdeki bir şarkıda canlı davul kayıtları var mesela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Koca bir davulu da mı götürdünüz?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar&lt;/em&gt; – Hayır, pratik, küçük bir davul setiydi o, büyük yuvarlak bir çantanın içinden çıkıyordu hepsi. Hepsini Reykjavik’ten o küçük kasabaya yolladık. Daha önce de oraya gitmiş olduğumuz için insanlarla tanışıyorduk, hepsi de cana yakın, iyi insanlardı. Malzemeleri balıkçı iskelesinde tuttular. Balıkçıların gelip balıklarını sattıkları yerde. Oraya gittikten sonra malzemeyi taşımamız da üç – dört günümüzü aldı. Küçük bir zodiac botumuz vardı, her bir malzemeyi naylonla kaplıyorduk, devamlı botun içine su geliyordu çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geri dönmesi daha zordu, çünkü o mekanda geçirdiğimiz onca zaman yeni şarkılar yazmıştık, yeni çalışmalar yapmıştık ve hepsini kaydetmiştik, hepsi o bilgisayarların içindeydi. Onları bota yüklemek, denizi geçmek, kaybedecek çok şeyin olduğu düşüncesine kapılıyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Fırtınalı bir yaşamda hatalar yapmak gibi…&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gunnar &lt;/em&gt;– Bence insanlar düşündüklerinden daha fazlasını da yapabilir. Tek gereken şey kendini bu koşullara yerleştirmen. Eğer onlara göğüs gerersen herşey iyi gider. Vaz geçmezsin. Bence insanlar mücadele etmeye hazır. “&lt;em&gt;Ben başaramayacağım, kendimi okyanusa salıp sürükleneceğim.&lt;/em&gt;” diye düşünmüyorlar. Hayatları için, veya başka şeyler için mücadele ediyorlar. Bizim de bu albümde yaptığımız şey bu oldu.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23232010-114130130031032828?l=kulaktandolma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/feeds/114130130031032828/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23232010&amp;postID=114130130031032828' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114130130031032828'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114130130031032828'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/2006/03/mm.html' title='Múm'/><author><name>vikartindur</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14325179977702188929</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23232010.post-114123817864439620</id><published>2006-03-01T19:40:00.001+02:00</published><updated>2006-03-09T12:31:38.860+02:00</updated><title type='text'>Sigur Rós</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/1600/Sigurros.0.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/320/Sigurros.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/2959/97/1600/Sigurros.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;Tuhaf? Biz Mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigur Rós 1994 yılında vokal, gitar ve synth’te Jón þór Birgisson (Jónsi), bas ve ksilofonda Georg Hólm (Goggi) ve grupta artık yer almayan davulcuları Ágúst Ævar Gunnarsson tarafından kuruldu. İsimlerini Birgisson’un grubun kurulduğu hafta dünyaya gelen kızkardeşi Sigurros’tan (İzlanda’da yaygın bir kız ismi) alan gruba daha sonra piyano, klavye, gitar ve flütte Kjartan Sveinsson (Kjarri) ve &lt;em&gt;Ágætis Byrjun&lt;/em&gt;’un kayıtlarından sonra grafik dizayn kariyerine devam etmek için gruptan ayrılan Ágúst’un yerine Orri Páll Dýrason (Orri) katıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grubun soundu çaldıkları basit enstrümanlar gözönüne alındığında oldukça dikkat çekici. Jónsi gitarını sık sık keman yayı ile çalıyor, bu da ortaya efekt dolu, atmosferik, tamamen kendine özgü bir sound çıkarıyor. Thom Yorke ile bir erkek koro şarkıcısı arasında bir yerlerde olarak tanımlanabilecek kafa sesi ise grubun belki de en orijinal öğesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigur Rós şimdiye kadar dört stüdyo, bir remiks ve bir soundtrack olmak üzere altı albüm, bunların yanında üç single ve iki ep çıkardı. İzlanda haricinde yayınlanmayan ilk albüm &lt;em&gt;Von&lt;/em&gt; (Umut) oldukça deneysel ve etkileyiciydi. İkinci albüm ise ayakları daha yere basan bir albüm oldu: &lt;em&gt;Ágætis Byrjun&lt;/em&gt; (İyi Başlangıç). Albüm Ağustos 2000’de İngiltere’de, daha sonra ise MCA üzerinden Amerika’da basıldı. İngiltere’de Fat Cat Records ile anlaşan grup bu albümden &lt;em&gt;Svefn-g-englar&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;Ny Batterí&lt;/em&gt;’yi single olarak piyasaya sürdü. 2000’in ikinci yarısında başta Amerika olmak üzere dünya çapında olumlu tepkiler alan grup, büyük plak şirketlerinin de ilgisini çekti. Ortada dönen büyük tekliflere rağmen, kendilerine en geniş sanatsal özgürlüğü sunan MCA’i seçtiler. 2001’in Nisan ve Mayıs aylarında ilk Amerika turnelerine çıktıklarında konserlerinin büyük bir bölümünde kapalı gişe sahne aldılar. Amerikan medyasının büyük reklamından olsa gerek, konserlerine birçok ünlü ismin gidiyor olması ise grubu çok şaşırttı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Ágætis Byrjun&lt;/em&gt;’dan ilk çıkan klip Haziran 2000’de yayınlanan &lt;em&gt;Svefn-g-englar&lt;/em&gt; oldu. Bu klipte İzlanda’da düzenli olarak sahne alan down sendromlu oyuncuların oluşturduğu Perlan Tiyatro Grubu’ndan oyuncular yer aldı. Bunu Eylül 2001’de &lt;em&gt;Viðrar Vel Til Loftárása&lt;/em&gt; takip etti. Bu klip 1950’li yıllarda iki genç gay çocuğun aşk hikayesini anlatıyor. Klipte ayrıca bu çocukların da oynadığı, sonu çok şaşırtıcı biten bir futbol maçı da var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Ágætis Byrjun &lt;/em&gt;turneleri boyunca şarkılarını yazdıkları ve konserlerinde çaldıkları, 3 yılın sonunda kayıt aşamasına gelince şarkılarını çalmaktan bıktıkları ve bu yüzden ağırbaşlı bir havaya bürünen üçüncü albümleri &lt;em&gt;( )&lt;/em&gt;, şarkı sözleri ve hatta isimleri bile olmayan bir albüm olarak ekim 2002’de çıktı. Grup şarkıların isimleri ve sözlerini dinleyicilerinin hayalgücüne bırakmıştı, bunun için CD kitapçığına 12 sayfalık boş bir bölüm de eklediler. &lt;em&gt;Ágætis Byrjun&lt;/em&gt; ile kıyaslandığında daha karanlık, daha ham ve takibi daha zor bir albümdü ama yine de dünya çapında olumlu eleştiriler aldı. İyi bir satış rakamına ulaşan albüm Amerikan billboard listelerinde 52. sıraya, albümden çıkan ilk single olan birinci şarkı &lt;em&gt;Untitled 1 &lt;/em&gt;ise 9. sıraya kadar yükseldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grup konserlerde sıkıntı yaşanmaması için şarkılarını şöyle isimlendiriyor:&lt;br /&gt;Untitled 1 – Vaka (Orri’nin kızının ismi)&lt;br /&gt;Untitled 2 – Fyrsta (Birinci Şarkı)&lt;br /&gt;Untitled 3 – Samskeyti (Eklenti)&lt;br /&gt;Untitled 4 – Njósnavélin (Gizli makine)&lt;br /&gt;Untitled 5 – Álafoss (Grubun stüdyosunun olduğu yer)&lt;br /&gt;Untitled 6 – E-bow (Georg bu şarkıda bas gitarını e-bow ile çalıyor)&lt;br /&gt;Untitled 7 – Dauðalagið (Ölüm Şarkısı)&lt;br /&gt;Untitled 8 – Popplagið (Pop Şarkısı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü albümden &lt;em&gt;Untitled 1 (Vaka)&lt;/em&gt; için çekilen klibi saygın İtalyan yönetmen ve fotoğrafçı Floria Sigismondi yönetti. Belirgin bir karanlık atmosfere sahip bu klipte, kıyamet sonrasını yansıtan siyah karlarla kaplanmış bir oyun alanında gaz maskelerini takmış bir şekilde oyun oynayan küçük çocuklar var. MTV’nin de dikkatini çeken bu klip 2003 Europe Music Awards’ta en iyi klip ödülünü aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz Eylül ayının 12’sinde dördüncü stüdyo albümleri &lt;em&gt;Takk… &lt;/em&gt;(Teşekkürler) piyasaya çıktı. Bu albümde hayranlarının kafasında soru işaretleri bırakan en belirgin değişiklik, plak şirketi olarak EMI’yi seçmiş olmalarıydı. &lt;em&gt;Ágætis Byrjun&lt;/em&gt; kadar başarılı kabul edilmese de, bu yeni albüm grubun müzikal olgunluklarını eriştiklerinin bir göstergesi. Grup bu albümünde hopelandic adını verdikleri, vokalin müziğe uygun hayali kelimeler uydurarak bir enstrüman gibi kullanıldığı yapay dili kullanmayıp İzlandaca sözler kullanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diskografi / Yan Projeler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1994 – &lt;em&gt;Smekkleysa í hálfa öld&lt;/em&gt; &lt;/strong&gt;– Grubun ilk albümü Von’u yayınlayan İzlandalı plak şirketi Smekkleysa’nın kendi bünyesindeki grupların şarkılarından oluşan bir toplama albüm. Jónsi, Georg ve Ágúst’un beraber yazdıkları, Sigur Rós’un ilk şarkısı &lt;em&gt;Fljúgðu &lt;/em&gt;bu albümde yer aldı.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1997 – &lt;em&gt;Von&lt;/em&gt; &lt;/strong&gt;– Grubun Smekkleysa’dan çıkan ve İzlanda dışında yayınlanmayan ilk albümleri.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1998 – &lt;em&gt;Von Brigði (Recycle bin)&lt;/em&gt; &lt;/strong&gt;– Grubun şarkılarının diğer müzisyenlerce ve kendilerince remikslenmiş bir toplaması. Çalışmada Gusgus ve Múm gibi İzlandalı grupların işlerini de görmek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1998 – &lt;em&gt;Popp Í Reykjavík&lt;/em&gt; &lt;/strong&gt;– Popp Í Reykjavik 90’lı yılların sonunda İzlanda’daki müzik piyasasını anlatan bir dökümenter film. Bu filmde o zamanların genç Gusgus, Bellatrix, Maus, Ensími, Quarashi, Botnleðja ve Sigur Rós gibi gruplarıyla yapılan röportajlar ve konser görüntüleri yer alıyor. Sigur Rós büyülenmiş bir seyirci karşısında, albümdeki halinden biraz daha sert davullar içeren bir &lt;em&gt;Ný Batterí&lt;/em&gt; çalıyor. Şarkının yoğunluğu sonlara doğru o kadar derinleşiyor ki sahnede Jónsi’nin dizlerinin bağı neredeyse çözülüyor.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1999 – &lt;em&gt;Ágætis Byrjun &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;– Sigur Rós’un İzlanda’nın sınırlarının dışına taşmasını sağlayan ikinci stüdyo albümleri.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1999 – &lt;em&gt;Svefn-g-englar&lt;/em&gt; &lt;/strong&gt;– Sigur Rós’un İngiltere yayınlanan ilk single’ı. CD versiyonunda dört parça bulunuyor. Ágætis Byrjun’dan &lt;em&gt;Svefn-g-englar &lt;/em&gt;ve &lt;em&gt;Viðrar Vel Til Loftárása &lt;/em&gt;ile Reykjavik’teki Icelandic Opera House’ta canlı kaydedilen &lt;em&gt;Nýja Lagið &lt;/em&gt;(yayınlanmayan bir şarkı) ve &lt;em&gt;Syndir Guðs &lt;/em&gt;(Von albümünden)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2000 – &lt;em&gt;Englar Alheimsins &lt;/em&gt;(Angels Of The Universe) &lt;/strong&gt;– Sigur Rós 2000’in Ocak ayında &lt;em&gt;Ný Batterí &lt;/em&gt;single’ı için nesiller boyu süregelmiş iki tane anonim İzlanda şarkısı kaydetti. Daha sonra 2001 İstanbul Film Festivali’nde de gösterilecek olan Angels Of The Universe filminin prodüktörleri gruptan iki şarkıyla katkıda bulunmalarını isteyince bu şarkıları kullanmaya karar verdiler. Kjartan’ın bir keresinde söylediği gibi “gökten inme” gelen bu teklifle grup bu iki şarkısını filmde kullanılmak üzere verdi. &lt;em&gt;Bíum Bíum Bambaló &lt;/em&gt;nesilden nesile geçmiş, ama daha önce hiç kaydedilmemiş bir ninni. &lt;em&gt;Dánarfregnir Og Jarðarfarir &lt;/em&gt;ise İzlanda’da herkesin bildiği, yıllardır radyoda bir ölüm ya da cenaze ilanı yapıldığında çalan bir org melodisinin Sigur Rós’ça rocklaştırılmış bir yorumu. &lt;em&gt;Dánarfregnir Og Jarðarfarir &lt;/em&gt;çıkar çıkmaz İzlanda’da listelerin tepesine yerleşti. En iyi yabancı film dalında Oscar’a aday gösterilen Englar Alheimsins ise gelmiş geçmiş en iyi İzlanda filmi olarak kabul ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2000 – &lt;em&gt;Ný Batterí &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;– Mayıs 2000’de İngiltere’de yayınlanan grubun ikinci single’ı. Açılış parçası olan &lt;em&gt;Rafmagnið Búið&lt;/em&gt;, &lt;em&gt;Ný Batterí&lt;/em&gt;’nin uzatılmış bir introsu. Single’daki diğer iki şarkı ise Englar Alheimsins filminde de kullanılan şarkılar.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2001 - &lt;em&gt;Steindór Andersen / Rímur ep &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;– 2001’in başında, yeni stüdyolarına kavuştuktan sonra grup, arkadaşları ve aynı zamanda İzlanda Şiir Derneği’nin başkanı olan Steindór Andersen ile biraraya gelir. Andersen, &lt;em&gt;rímur&lt;/em&gt; adı verilen, 14.yy’dan beri kulaktan kulağa dolaşan, epik savaş hikayeleri ve İzlandalı kahramanlar hakkındaki bir şiir türü ile ilgileniyor. Rímur ep’sinde altı parça var. Bunların üçünde Andersen, şiirlerini Sigur Rós eşliğinde söylüyor. İki parça solo yorum, son parça ise grubun stüdyosunun yanındaki köprünün altında canlı kaydedilen, Andersen ile arkadaşı Sigurður Sigurðarson’un beraber seslendirdiği &lt;em&gt;Lækurinn &lt;/em&gt;isimli şiirin yorumu.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2002 – &lt;em&gt;Hlemmur Soundtrack &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;– Grubun, Olafur Sveinsson’un yönettiği, Reykjavik’te bir otobüs durağında yaşayan birkaç evsizin hayatını anlattığı belgesel filmi için hazırladığı müziklerden oluşan albümü. Albümde, birçoğu aynı tema üzerinde çeşitlemeler yaptıkları 19 adet şarkı bulunuyor. Bu albüm 2003 turneleri sırasında elden satılmış.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2002 –&lt;em&gt; ( )&lt;/em&gt; &lt;/strong&gt;– Üçüncü, ve çıkardıkları albümlerin içinde en karanlık olanı. Amerika, Avrupa, Avustralya ve Japonya’da piyasaya sürülen versiyonlarında dört değişik kapak tasarımı var. CD dizaynı ise ilginç: Dışta içi kesik parantez sembollerinden oluşan karton kapak var. Kapağı aldığınızda cd kutusunun ne arkasında, ne de yanlarında hiçbir isim yok, hatta kağıtları bile yok. CD de yine bomboş. Kitapçık ise, dinleyicilerin kendi üretecekleri şarkı sözlerini, şarkı isimlerini yazmaya müsait, yarı şeffaf ve boş 12 aydinger sayfasından oluşuyor. Ayrıca hiçbir tarafta grup, albüm, yayıncı detayları yer almıyor.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2003 – &lt;em&gt;Untitled 1 (Vaka) &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;– İsimsiz albümden çıkan ilk ve tek single. Bu şarkı, ünlü İtalyan yönetmen Floria Sigismondi’nin çektiği klibi ile oldukça ses getirdi. Single ise plak ve DVD ekli CD olarak piyasaya sürüldü. DVD’de grubun o güne kadar çıkan üç tane klibi mevcut. Single’da yer alan dört şarkının ilki Vaka. Track 2, 3 ve 4 olarak adlandırılan diğer şarkılardan 2 ve 3 grubun 2003 turnesi boyunca kapanış şarkıları olarak çaldıkları şarkılar. 2, Vaka’nın bir remiksi olarak hazırlanmış ama daha sonralarında tamamen değişik bir şarkıya dönüşmüş. 4 ise DVD’de menünün arkasında çalınıyor.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2004 – &lt;em&gt;Ba Ba Ti Ki Di Do&lt;/em&gt; &lt;/strong&gt;– 20 dakikalık, üç parçaya bölünmüş bu müzik, ismini içinde söylenen tek sözden alıyor. Müzikte dört enstrüman var: piyano, müzik kutusu, bale ayakkabıları ve elektronik altyapı. Şarkı, Merce Cunningham’ın 14 Ekim 2003’te Brooklyn Müzik Akademisi’nde ilk kez gösterilen &lt;em&gt;Split Sides&lt;/em&gt; isimli dans gösterisi için yazıldı. Müzik ve koreografi birbirinden tamamen bağımsız olarak yazıldı ve ilk kez gösteri akşamı bir araya getirildi. Sigur Rós yine de şarkıyı yazarken dansçıları ve müzik kutularını nasıl kullandıklarını izlemiş ve gösteride hayranlık uyandıran bir senkronizasyon yakalamış. Radiohead de bu gösterinin ikinci yarısının müziklerinin altına imzasını atmış, ama bunu yayınlamayı düşünmüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2005 - &lt;em&gt;Takk...&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; – Grubun 12 Eylül’de piyasaya çıkan bu son albümü, birçoğuna göre Ágætis Byrjun’u yakalayamış olsa da olgunluklarının bir yansıması olduğunu gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;----&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigur Rós şarkılarında dünya olaylarını yorumlayan bir grup değil. Daha ziyade, bu İzlandik dörtlüyü kendi mutlu baloncuklarının içinde, gazete manşetlerinden, politikacılardan, teroristlerden ve günlük sıkıntılardan uzakta, dünya çapında dinleyicileri etkileyen ruhsal ses yapılarını üretirken hayal etmek çok kolay. Sigur Rós’un müziği, günlük olağan kaygıları yok eden, bunun yerine derin bir kişisel müzik deneyimi ve duygu yelpazesi bırakan bir yeteneğe sahip. Ayrıca belirgin bir çok yönlülüğü de var. Chris Martin ve Gvyneth Paltrow’un kızları Apple, dünyaya gelirken Sigur Rós çalıyormuş. (Martin’in favori gruplarından biriler.) Gillian Anderson müziklerini yoga yaparken dinlediğini söylüyor. Mötley Crue’nin ünlü davulcusu Tommy Lee’nin yeni çıkan otobiyografisinde ise, davulcunun yere uzanıp fetus pozisyonunda Sigur Rós’u nasıl dinlediği anlatılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigur Rós’un ince yapılı vokalisti Jonsi Birgisson gülerek “&lt;em&gt;Bu güzel bir görüntü&lt;/em&gt;” diyor. “&lt;em&gt;Bizden o kadar farklı ki. Büyük ihtimalle kendi Rock’n’Roll dünyasında yaşıyordur.&lt;/em&gt;” Birgisson bunun ne anlama geldiğini de düşünmüş: “&lt;em&gt;Amerikan tarzı delilik gibi birşey. Bilemiyorum. Bizden çok ama çok uzakta.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigur Rós’un, vokalist Birgisson’un olağanüstü kafa sesi ile taşıdığı geniş, kategori dışı soundu hiç şüphesiz insanlara birşeyleri çağrıştırıyor, ama kimse neyi çağrıştırdığından emin değil. Eleştirmenleri söyleyecek söz bulamamak ve buzul ve yanardağlar ile ilgili gevezelik etmek, veya örnek olarak “&lt;em&gt;Cennette altından gözyaşı döken tanrının sesi&lt;/em&gt;” gibi laflar etmek zorunda bırakmak gibi bir eğilimleri var. Üçüncü albümleri &lt;em&gt;( )&lt;/em&gt;’da şarkı isimlerinden bile vazgeçtiler. Birgisson bu albümde Hopelandic adını verdikleri, “&lt;em&gt;tamamen anlamsız&lt;/em&gt;” olarak nitelendirdikleri bir dille şarkıları söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni albümleri &lt;em&gt;Takk…&lt;/em&gt;’ta şarkı isimleri geri gelmiş, sözlerin çoğu da İzlandaca. Bu değişim rüzgarı bir zamanlar ağızlarından kerpetenle alınan tek kelimelik cevaplardan oluşan röportajlarına da yansımış. 2001’de grupla röportaj yapan bir gazeteci, bir tanesi “&lt;em&gt;Evet, evet&lt;/em&gt;” olan işe yarar sadece üç cümleyle geri dönmüştü. Hala, eğer seçme şansları olsa basınla konuşmayı tercih etmeyeceklerini düşünüyorlar. Kjartan Sveinsson “&lt;em&gt;Eğer mümkün olsaydı iyi olurdu&lt;/em&gt;” diye ekliyor. “&lt;em&gt;Eskiden bu işlere şüpheli yaklaşırdım ve kimseye güvenmezdim.&lt;/em&gt;” Ama bugünlerde bir soruya omuz silkerek veya “&lt;em&gt;Sanırım öyle&lt;/em&gt;” diye cevap veriyorlarsa, bu müziklerinin insanlar için olduğu kadar kendileri için de gizemli olduğundandır. Standart “&lt;em&gt;Şarkıları nasıl yazıyorlar? Kimlerden etkileniyorlar? Aslında ne demek istiyorlar?&lt;/em&gt;” gibi sorular pek bir anlam ifade etmiyor. Birgisson’a diğer insanların müziklerinden etkilenmekten kaçınıp kaçınmadıkları sorulduğunda şöyle cevaplıyor: “&lt;em&gt;Biz denemeler yapmıyoruz. İşin püf noktası bu – mümkün olduğunca normal olabilmek.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de Sigur Rós İzlanda’nın kendisi tuhaf olduğu için tuhaf gözüküyor. Björk dünyanın herhangi bir yerinde nasıl eksantrik görünüyorsa, Sigur Rós da kendi çevrelerinde o kadar sıradan. Turnede olmadıkları zaman sessiz, yavaş bir hayat sürüyorlar. Reykjavik’in 20km dışında, havuzdan bozma stüdyolarında müzikle uğraşıyorlar. Birgisson’un gay oluşu ve doğuştan sağ gözünün kör olması hakkında onu sanki dışlarcasına çok şey yazıldı. Ama onunla tanıştığınızda bunlar tesadüfen yakalanacak detaylar gibi geliyor. Çatpat ingilizcesiyle gülerek “&lt;em&gt;Alelade şeyler bana güzel geliyor&lt;/em&gt;” diyor. Birgisson. “&lt;em&gt;Yürüyüşe çıkar ve ağaçları koklarım. Ağaçları koklamak çok güzel. En son bir alışveriş merkezine takıldım. Hiçbirşey almıyorum, oraya gidip sadece insanları izliyorum.&lt;/em&gt;” Çocukça gülüyor: “&lt;em&gt;Normallik eğlenceli.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigur Rós’un yaşadığı yer müziklerine büyük bir boşluk hissi katıyor. İngiltere’nin yarısı kadar bir adada 300 bin kişi yaşıyor. Ada dünyanın en görülmeye değer coğrafik yapısına sahip, Neil Armstrong ve Buzz Aldrin ay yürüyüşü hazırlıklarını burada yapmış. Birçok insana göre burası uzak ve egzotik. Amerika turnesi sırasında bir fan Sveinsson’a iglolarda yaşayıp yaşamadıklarını bile sormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1999 yılında çıkan &lt;em&gt;Ágætis Byrjun &lt;/em&gt;onları Avrupa ve Amerika’da üne kavuşturunca, David Bowie ve Brad Pitt gibileri onları överken İzlanda hep onlara sığınak gibi gelmiş. Bu küçük nüfusta müzik dergisi yok, doğru düzgün plak şirketi piyasası ve ünlü kavramı yok. İzlanda’nın bu ikinci büyük müzikal isimleri bir yaz günü sabahı yerel bir kafede toplandıklarında, diğerleri arasında hiç bir ilgi uyandırmıyor. “&lt;em&gt;Robbie Williams’ı etrafında dört tane korumayla yürürken hatırlıyorum. Herkes şunu soruyordu: Bu da kim? Kendini ne sanıyor?&lt;/em&gt;” diyor Sveinsson. “&lt;em&gt;Björk çok ünlü, ama o da herkes gibi aynı bara takılıyor. Buradaki insanlar ne kadar ünlüyseniz sizi o kadar görmezden geliyor. Bu sizi ayaklarınızın üstünde tutar.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzlanda yerel kültürünü katı bir biçimde koruyan bir ülke. Ne zaman dillerine yabancı bir kavram girecek olsa, Reykjavik Üniversitesi’ndeki bir dil komitesi tarafından hemen İzlandaca karşılığı yaratılıyor. Sigur Rós’un elemanları büyüme çağındayken Perşembe günleri hemen hiç yayın yapmayan tek bir TV kanalı varmış. Yabancı gruplar turnelerine Reykjavik’i çok nadir eklerlermiş. “&lt;em&gt;İzlanda’da kimse ünlü bir rock’n’roll yıldızı olmak istemezdi.&lt;/em&gt;” diyor Birgisson. “&lt;em&gt;İzlanda’ya eskisinden daha çok ilgi gösteriliyor. Belki de bu yüzden yeni gruplar için özel bir yere gelmek daha zor.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birgisson “&lt;em&gt;Artık çok yorulmuştuk ve işler biraz daha zordu.&lt;/em&gt;” diye ekliyor. “&lt;em&gt;Müzik endüstrisinin şu saçmalıkları.. Bu konuda çok dolmuştuk. Bir daha o yolu seçmeyeceğimize dair kendi aramızda sessizce bir anlaşma yaptık. Bu albümde bizim için daha çok umut var. Belki biraz daha hafif, daha mutlu.&lt;/em&gt;” Şimdiye kadarki en başarılı ve en etkili albümleri Takk…“&lt;em&gt;Teşekkürler&lt;/em&gt;” anlamına geliyor. “&lt;em&gt;Basit, anlam dolu bir kelime. Yaptıklarımızı yapabildiğimiz ve hayatta olduğumuz, bundan mutlu olduğumuz için müteşekkiriz.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;( )&lt;/em&gt;’ın büyük boşluğuna karşın, yeni albümde grupça şarkı sözü yazmaya koyulmuşlar, ama Birgisson İzlandaca bilmeyen insanların müzikleriyle daha saf bir ilişki kurabildiklerini söylüyor. Şarkıları ortaya epik manzaralar sunsa da, aslında ufak şeyler hakkında. Birgisson’a göre “&lt;em&gt;Hayatınızdaki o küçük anlar mükemmeldir. Sanırım biz oldukça saf ve dürüst şeylerin arayışındayız.&lt;/em&gt;” Grup elemanlarının büyüme çağı tam bir pastoral şemaya uygun. Birgisson “&lt;em&gt;tipik&lt;/em&gt;” bir çocukmuş. “&lt;em&gt;Ortaya çıkmazdım hiç. İlgi çekmek istemezdim. Ama çizimim her zaman çok iyiydi.&lt;/em&gt;” Şiirsel çizimler bekleyebilirsiniz, ama hayır. “&lt;em&gt;Heavy metal dinlerdim ve kurukafalar ve bütün o karanlık şeyleri çizerdim. Ama onların karanlık olduklarını düşünmezsdim. Onları gerçekten güzel resimlermiş gibi görürdüm. Delikanlılık heyecanlarını hiç yaşamadım. Hayatımın en mükemmel anlarından biri, 13 yaşımda arkadaşlarımla beraber bir grubun içinde olmaktı.&lt;/em&gt;” diyor. “&lt;em&gt;Bu albüme başlamadan önce küçük bir ara verdik – belki de yıllardır ilk kez. Döndükten sonra stüdyoda hepimiz toplandık ve yeni bir kayıt yapacağımız için çok heyecanlıydık. Bundan önceki albümde bu kadar heyecanlanmamıştık. Öncekinin aksine bu albüm stüdyoda yazıldı. Stüdyoya girdiğimizde elimizde hiç şarkı yoktu.&lt;/em&gt;” Albümün gelişimi bu açıdan daha spontan bir yol çizmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu spontanlık yıllar içinde grubun kendine has ve beğenilen soundunu geliştirmelerinin püf noktası olmuş. Jónsi’nin gitarı keman yayı ile çalışı, grubun en çok bilinen görüntüsü. Basçı Georg’a göre: “&lt;em&gt;Bu tesadüfen ortaya çıktı. Bu yay bana Ágúst’un hediyesiydi ve bunu hep bas gitarımla denemek ve neye benzediğini görmek istiyordum.&lt;/em&gt;” Sonuç pek de içaçıcı değildi. “&lt;em&gt;Bas gitarda o kadar da iyi bir ses vermedi, ben de onu prova yaptığımız yerde bir rafa kaldırdım. Aylar sonra bir gün Jónsi onu gitarında denemek için aldı. Sonuç harikaydı, o zamandır da bunu hep kullanıyoruz. Bana hala bir keman yayı borcu var…&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir keman yayının Sigur Rós’un albümlerindeki o atmosferik sounda nasıl dönüştüğünü anlamak kolay değil. “&lt;em&gt;Nereden geldiğini bilemiyoruz. Şarkılarımızı yazarken çoğunlukla aletleri fişe takıyoruz ve gerisi kendiliğinden geliyor.&lt;/em&gt;” diyor Georg. Gerçekten hepsi bu mu? “&lt;em&gt;Çoğu zaman, bir… kıvılcım beliriyor. Belki yeni bir enstrüman, birisi onun başına oturup birşeyler çıkartacak ve biz de bu çıkarttığıyla birşeyler yapacağız. Veya küçük bir kaza olur. Biri bir zile çarpar, zil düşer ve tuhaf bir ses çıkarır, sonra onu tekrarlarız. Müziğimiz küçük kazalardan oluşuyor.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jónsi’ye hangi müziğin onu ağlattığı sorulduğunda hiçbir şey aklına gelmiyor, son zamanlarda Billie Holiday ve Bulgar koral müziğini keşfetmiş olduğu halde. “&lt;em&gt;Son dönemin müziği çok sıkıcı ve hiç ilgi çekici değil. Evdeyken hiç müzik dinlemem.&lt;/em&gt;” Sigur Rós’un etkilendikleri müzisyenler umduklarınız çıkmaz. &lt;em&gt;Ágætis Byrjun&lt;/em&gt; büyük ölçüde Cocteau Twins’le kıyaslandığı zaman, gidip grubun bir CD’sini almışlar ama hiçbir bağlantı kuramamışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzlandik coğrafyada beklenti ve açıklama sahibi olmadan, sadece arkadaşlarınızla beraber müzik yapıyor olmak gıpta edici gibi görünüyor. “&lt;em&gt;Sigur Rós’a hiç ciddi olarak bakmıyoruz.&lt;/em&gt;” diyor Birgisson, grubun nasıl çalıştığını anlatmak için. “&lt;em&gt;Bizim hakkımızda belirgin, ilginç ya da özel bir şey yok. Sanırım bazı şeyleri diğer insanlardan daha farklı görüyoruz. Müziğimizin her tarafa yayılmasını istiyoruz. Ama ünlü olmak değil. Yıllardır etrafta bir sürü saçmalık dönüyor. Müzisyenler içten değiller, ama sanırım bu iyiye doğru değişiyor. Bu da bizim için daha iyi olacak.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’nın &lt;em&gt;Takk…&lt;/em&gt;’tan ilk duyduğu &lt;em&gt;Glósóli&lt;/em&gt;’nin klibinde kostüm giymiş çocuklar bir uçurumdan atlıyorlar. “&lt;em&gt;Bu şarkıda bir ana karakter olabilir. Bu bir çocuk ya da yetişkin olabilir, hiç önemi yok.&lt;/em&gt;” diyor Georg. “&lt;em&gt;Sadece bir karakter. Sabah uyanıyor ve güneşin gökyüzünden kaybolduğunu görüyor ve güneşi bulmak için bir maceraya atılıyor. Bu müziğe göre kurguladığımız bir hikaye.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;12 yıl…&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Georg&lt;/em&gt;- Hayret verici. Sanki 3 yıl gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;12 yıl oldukça uzun bir zaman. Sigur Rós’ta hayatının üçte birini geçirmişsin.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jón&lt;/em&gt;- Biliyorum, bu delilik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Grupla beraber geçirdiğin zamandan pişman olmanı beklemiyorum.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jón&lt;/em&gt;- Hayır ama bu yine de çok uzun bir zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İlişkiniz hep verimli miydi?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Georg&lt;/em&gt;- Evet, bir sürpriz gibi. Sanki her seferinde baştan başlıyormuşuz gibi. &lt;em&gt;Ágætis Byrjun&lt;/em&gt;’u yaparken de böyle hissetmiştik. &lt;em&gt;( )&lt;/em&gt; albümü bunun uzantısı gibiydi. Çok zor bir dönemdi. Şimdi yenilendik ve yeni birşeye başlıyormuş gibiyiz. Albüme başlamadan önce tatile çıktık, sonradan geri dönüp bir araya geldiğimizde patlamaya hazırdık. İçimizdeki yaratıcılığımızı biriktirip çoğaltmış gibiydik. Oldukça güzel bir duygu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Grup elemanları birarada çok vakit geçiriyor mu?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Orri&lt;/em&gt;- Birlikte çok zaman geçiriyoruz ama arada bir mola veriyoruz. Ama tekrar biraradayken bir günün tamamını bir arada geçiriyoruz. Özellikle de turne sırasında. Altı hafta boyunca aynı otobüste uyuyoruz, beraber uyuyup beraber kalkıyoruz. Yakın arkadaşlar olmamız iyi birşey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Turnede üzerinizde büyük baskı olmalı.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Orri&lt;/em&gt;- Georg ve benim ailelerimiz var ve onları çok özlüyoruz. Ama konserler herşeye değer. Onca yol katetmek ve beklemek sizi yıpratıyor ama konser başlar başlamaz hepsi geride kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Ne sıklıkta prova yapıyorsunuz?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- Prova işinde oldukça kötüyüz. Beraber çaldığımız zaman hep yeni bir şeyler yazıyoruzdur. Tabi turnedeyken devamlı çalıyoruz. Ama stüdyoya gidip de kendi şarkılarımızı prova etmeyiz. Bu bize çok sıkıcı geliyor. Mutlak yeni bir şeyler yazıyor olmamız gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Provalarınız uzun sürüyor mu?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Georg&lt;/em&gt;- Çok düzensiz. Şarkılara ve o anki ruh halimize göre değişiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Duygularınızdan ve içinde bulunduğunuz atmosferden çok bahsediyorsunuz. Müzisyenden çok medyum musunuz?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Georg&lt;/em&gt;- Bir bakıma, evet. Çevremizden beslenerek müzik yapıyoruz. Şarkıları yazmaya başlarken ve onları çalarken etrafımızdaki atmosferi yansıtırız. Şarkılar hislerimizin dışavurumudur. Oturup da önceki gece yazdığımız riffleri çalmayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Müziğinizin yönünde anlaşıyor musunuz?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Georg&lt;/em&gt;- Evet hiçbir yönü olmamasında anlaşıyoruz. Bu sadece biz dördümüzün şarkıları çalması, ne yaptığımız hakkında tartışmak değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Turne boyunca bir sürü grupla beraber çaldınız. Diğerleri hakkında ne söyleyebilirsiniz?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Georg&lt;/em&gt;- Diğer gruplarla genellikle turnede tanışıyoruz ve turneler ve konserler haricinde konuşacak pek fazla şey olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Şarkıları nasıl yazdığınızı konuşmuyor musunuz?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Georg&lt;/em&gt;- Sadece gazeteciler bunu merak ediyor. Turneler haricinde, diğer gruplarla kliplerini nasıl çektikleri hakkında konuştuk. Her bir grubun kendine has bir tarzı var. Onun haricinde müzik hakkında pek konuşmuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gazeteciler için kolay bir grup değilsiniz.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jón&lt;/em&gt;- Gazetecilere zorluk çektirmekle isim yaptık. Fotoğrafçılar da bizden korkuyor. Geleneksel grup fotoğraflarında poz vermek bize göre çok zor. “&lt;em&gt;Düzgün bak, çene yukarı&lt;/em&gt;” vs. Bu tür rahatsız edici şeylerden uzak durmaya çalıştık. Herkesin şarkıları kimin yazdığını görmek istemesi, kişiliklerimizi tanımak istemesi ve yakışıklı olup olmadığımızı öğrenmek istemesi çok komik. Müziğimizde benim bilmek istemediğim bir büyü var. İnsanlar “&lt;em&gt;Bunu nasıl yapıyorsunuz?&lt;/em&gt;” veya “&lt;em&gt;Bu şarkının anlamı ne?&lt;/em&gt;” diye sorular soruyorlar. Sigur Rós yaptıklarını severek yapan dört kişi. Bu kadar basit.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Neden müzik hakkında konuşmayı sevmiyorsunuz?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Georg&lt;/em&gt;- Bize göre müzik, o an içinde oluşan bir sihir gibi. Müziği didiklemeye başladığınızda bütün sihri kaçabilir. Müzik hakkında yüzeysel konuştuğunuzda onunla ilgili ilginç yeni noktalar yakalayabilirsiniz ama derinlere indikçe sorun başlar. Kaldı ki bir şeyi böyle ince ayrıntısına kadar araştıracaksanız onun önce ölü olması lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bu senenin son altı haftasına kadar turnede olacaksınız. Bu çok uzun bir yolculuğa çıkmış küçük bir balıkçıya benzemiyor mu?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Georg&lt;/em&gt;- Belki de. Balıkçılık yapmadığım için kıyaslayamacağım, ama turne otobüsündeki atmosfer, aynen bir denizaltıyı hayal ettiğim gibi. Herkes birbirinin üstünde, kendinize ait tek alan ise dar ve yüksek ranzalarınız. Çoğunlukla gece yolculuk ediyoruz ve pencerelerden karanlıktan başka hiçbir şey göremiyoruz. Eskiden yaptığımız dağ yolculuklarında nasıl canımın sıkıldığını hatırlıyorum. Sigara, bira ve uykudan başka yapacak hiçbir şeyimiz olmazdı. Yine de konserlerde çalmak eğlenceli, en kötü konserler bile eğlenceli geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Sıkı konser takipçileriniz var mı?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Georg&lt;/em&gt;- Yok. Neden grupie’lerimiz olmadığını da bilmiyorum. Özellikle Avrupa’da takipçilerimiz var. Geçen turnede ilk konserden sonuna kadar bizi takip eden hayranlar oldu. Otobüsümüzün dışında takılırlardı, bizi beklerlerdi. Eğlenceli adamlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Albümün ismi Takk... (Teşekkürler) Neden?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- &lt;em&gt;Takk&lt;/em&gt;. Bizi yıllardır takip eden bir kelime. İşte biliyorsunuz, teşekkür anlamına geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bu sizin müziğe bakış açınızı yansıtıyor mu?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- Evet, müteşekkiriz. Geldiğimiz noktadan ve işlerin bu şekilde yürümesinden memnunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Geldiğiniz nokta nedir?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- İyi bir yerdeyiz. Kendimizi iyi hissediyoruz. Müziğimizi yapabiliyoruz. Bu bizim için bir ayrıcalık. Ama tabi, herşey zamanla değişebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hlemmur &lt;em&gt;ve &lt;/em&gt;Ba Ba Ti Ki Di Do &lt;em&gt;sayılmazsa bu dördüncü albümünüz.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jón&lt;/em&gt;- Doğru.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Takk’ın gelişimiyle ilgili önemli noktalar var mı?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jon&lt;/em&gt;- &lt;em&gt;Takk&lt;/em&gt; belki de diğer albümlerin hepsinden daha zengin bir albüm. Öğrenmeye devam ediyoruz. &lt;em&gt;Von&lt;/em&gt;’u yaparken kayıt ekipmanlarını nasıl kullanacağımızı öğrenmek zorunda kaldık çünkü kayıtlarda belli bir sound ve havanın ortaya çıkmasını istiyorduk. &lt;em&gt;Ágætis Byrjun&lt;/em&gt;’u kaydederken Ken Thomas’tan da çok şey öğrendik. Bize müziğin frekans vs. gibi saçmalıklar değil, duygu ve ruh hali hakkında olduğunu öğretti. İsimsiz albüm en zor olanıydı. Şarkıları zaten çok uzun süredir çalıyorduk ve stüdyoya girdiğimizde hepsinden bıkmış durumdaydık. Bıkkın olunca yaratıcı olmak çok zor. Bütün bunlardan deneyim kazandık ve ileride bunun bize büyük faydası olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Takk’ın bir konsepti var mı?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- Hayır. Çoğu zaman öyle görünse de kavramların pek içinde değiliz. Konsept her zaman sonradan gelmiştir. Bir işi incelediğinizde onun içinde bir konsept bulmak çok kolaydır ama biz işin başında kafamızda fikirlerle ortaya çıkmıyoruz. Gerçekten, bu bizim tarzımız değil. Sigur Rós akıllı bir grup değil. Yaptıklarımızın ardında derin fikirler yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İzlandaca bilmeyenler için &lt;/em&gt;Takk&lt;em&gt;’ın sözlerinden biraz bahseder misin?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- Bir tür hikaye hepsi. Bazıları sadece birkaç cümle, ama tamamı çocukça, peri masalı tarzı. Derin ve anlam dolu şeyler değil. Kısa kısa hikayeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bir grupta dört kişi ve belirlenmiş fikirler yok. Birbirinizle çok iyi anlaşıyor olmalısınız.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- Evet anlaşıyoruz. Anlaşamadığımız zamanlarda ise ortak bir çözüm bulmaya çalışıyoruz. O kadar uzun süredir beraber çalıyoruz ki artık içimiz dışımız bir oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Zaman kavramı çoğu zaman grupların düşmanıdır.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- Evet, zaman bir düşman olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Zamanla insanlar birbirlerinden ayrılabiliyor.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- Evet, hiç kimse birbirinin aynısı değil. Evliliğe benziyor. İlişkini beslemek ve fedakarlık göstermek zorundasındır. Yoksa uzun sürmeyecektir. Bu özellikle çok genç yaşta kurulmuş gruplar için geçerli. İnsan davranışları ve değişik karakterler hakkında sürekli yeni şeyler öğrenirsin. Evliliğin tek farkı ise sadece iki insanın birbirlerinin farklılıklarını çözecek olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takk&lt;em&gt; uzun bir süreç miydi?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- 20 aydır bu albüm üzerinde çalışıyoruz. Bu en azından Sigur Rós için normal bir süre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jón&lt;/em&gt;- Bu çok uzun bir sürecin ardından çıktı. Neredeyse iki yıldır bu albüm üzerinde çalışıyoruz, arada turneye de çıktığımız oldu. Piyasaya çıktığı için çok heyecanlıyım. İnsanların tepkilerini görmek çok eğlenceli olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İnsanların tepkileri sizin için önemli o halde.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jón&lt;/em&gt;- Kesinlikle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Müziğiniz çok tuhaf yerlerde kullanılıyor.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- Evet bazı şarkılarımız filmlerde kullanıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Filmlerde müziğinizin kullanılması konusunda kurallarınız var mı?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- Müziğimizin kullanılacağı sahneleri önceden görmek istiyoruz. Hollywood için bu çok zor oldu. Etrafa sızar diye kimse size piyasaya çıkmamış filmden parçalar yollamaya yanaşmıyor. Ama yollayan olursa inceliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Zor adamlarsınız.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- Evet. Çoğu zaman onları geri çeviriyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İnsanlar sizden vazgeçiyor mu?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- Kesinlikle. &lt;em&gt;Ágætis Byrjun &lt;/em&gt;çıktığı zamanki kadar talep yok bize karşı. Albüm ilk çıktığında bir sürü film, televizyon ve reklam talepleri ile karşılaştık. Bu tür tekliflerin bazıları pek ileri gidemiyor. Life Aquatic gibi filmler bize hitap edebiliyor, ama mesela Buffy The Vampire Slayer gibileri değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Buffy için size talep geldi mi?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- Uzun zaman önce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Ve geri çevirdiniz?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- Bu hiç zor olmadı!!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Merce Cunningham ve Hilmar Örn gibi değişik isimlerle çalıştınız. Ne tür müzisyenler olmak istediğinize karar verdiniz mi?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- Hayır. Ne tür müzisyenler olduğumuzu anladığımız zaman bu iş bitmiş demektir. Artık heyecanlı olmaz. Biz hep deneyselliğin peşindeyiz. Müzik yapmak denemek ve keşfetmektir. Eğer “&lt;em&gt;şu tür bir şarkı&lt;/em&gt;” yapmaya karar verirsek herşeyi sterilize etmiş oluruz. Üzerinde çalıştığımız bütün projelerden keyif aldık. Hepsinin farklı yaklaşımları var. Ortak çalışmalardan ve yan projelerden bayağı tecrübe kazandık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Merce Cunningham yaşayan bir efsane. Onun koreografisiyle müziğiniz nasıl oldu?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- Onun fikrine göre müzik ve dans çakışmak zorunda değil. Tamamen keyfine göre müzik yapan John Cage onun kompozitörüydü. Eskiden müzik ile dans uyumlu olmak zorundaymış, ama bu adamların tamamen farklı fikirleri var. Bizden sadece 20 dakikalık bir müzik yazmamız istendi, o kadar. İnsanları dans ederken görmek eğlenceliydi, ama sahnedeki hareketlerine müziğin direkt bir yönlendirmesi hiç olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kazanılan bu başarıdan sonra, üstünlük hissine kapıldınız mı?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- Sanmam. İzlanda’da yaşadığımız için memnunuz yoksa böyle birşeyle yaşayamazdınız. Reykjavik’te arkadaşlarım var ve hiç dikkat çekici bir insan değilim. Hiçbirimiz değiliz ki. Reykjavik’te sözü edilebilecek bir ünlüler kültürü yoktur. Hiç kimse çok önemli kişi statüsüne yükseltilmez. Björk caddelerde rahatça dolaşır ve onu turistlerden başka hiç kimse rahatsız etmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İzlanda’daki müzik ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- Her yerde bolca müzik ortamı var. Yurtdışındayken sıkça İzlanda müziği hakkında sorularla karşılaşıyoruz. Müziğimizi doğayla ilişkilendirmek istiyorlar ve bunu diğer İzlanda grupları için de geçerli olup olmadığını soruyorlar. Bang Gang’den Bari Jóhansson “Screaming Masterpiece” isimli filmde İzlanda’da kimsenin bunları takmadığını ve insanların sadece çalmak istedikleri gibi çaldıklarını söylemişti. Hiç kimse birşeylere ulaşmak için grup kurmuyor İzlanda’da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Müziğiniz nelerden etkileniyor?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- İlham her yerde ve hiçbir yerde. Yani bir yön gösteremem. İlham her yerden gelebilir, çevreden, etrafınızdaki insanlardan, filmlerden, kitaplardan, dizilerden, anne babadan, ne olursa… Ben kendimi şundan veya bundan esinlendim diye hiç görmedim. Bir dağın tepesindeyken aklımda fikirler üretmem. Orda olduğumdan ve bana hissettirdiklerinden keyif alırım. Bu beni kişilik olarak etkiler ama müzik yapmak konusunda etkilemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İnsanların müziğinizi dinlerken belli bir duyguya kapılmalarını istiyor musunuz?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- Hayır, kesinlikle hayır. İnsnların açık olmaları ve tecrübe etmek istediklerini tecrübe etmeleri çok önemli. Bir insanın hayatının bir dönemindeki hislerini yansıtan bir müzikle kişisel bağlar kurabilirsiniz. Bu tamamen kişiseldir. İnsanlara fikir ve duyguları empoze etmek istemiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bir albüm çıktığında hepiniz aynı havada oluyor musunuz?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jón&lt;/em&gt;- Hayır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Yan projelerde çalışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jón&lt;/em&gt;- Çok eğlenceli. Yan projelerde daha derinlemesine ve deneysel çalışabiliyoruz, çünkü herşeye izin var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Pop kültürünün ismi kötüye çıktı. Politikanın ve sanatın pop kültürüyle yozlaştığı söyleniyor.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jón&lt;/em&gt;- Pop kültürü fast food gibi. Çöp yiyerek besleniyorsunuz ve sonunda onu kabul ediyorsunuz. Belki de herşeyin sonu böyle olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bir araya geldiğinizde kaç yaşlarındaydınız?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jón&lt;/em&gt;- Onsekiz ve ondokuz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Şimdi istediğinizi yapabiliyorsunuz.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jón&lt;/em&gt;- Evet, aslında bunu en başından beri sürdürüyoruz. İnsanlar bana sık sık büyük bir plak şirketiyle anlaşmanın nasıl olduğunu soruyorlar, ben de onlara küçük bir plak şirketinden farklı olmadığını söylüyorum. Sadece bize daha fazla alan sunuyorlar. Oniki yıldır çalıyoruz, kendimizi sanatçı olarak ispatladık ve artık başımızda birilerinin olmasına ihtiyacımız yok. Herşeyi kendimiz yapıyoruz, aranjman, kayıt, miks, master. Klipleri bile kendimiz çekiyoruz. Plak şirketleri bizim hakkımızda endişelenmemeleri gerektiğini biliyorlar, bu yüzden de çok karışmıyorlar. Hatta bize yardımcı oluyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Başarılı sanatçıların böylesine kendi kendine yeterli oluşu pek sık rastlanan bir durum değil.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jón&lt;/em&gt;- Hayır. Ama baskıyı hissediyoruz. Bütün müziğin haricinde albüm kapaklarını da biz hazırlıyoruz. Yaratıcı kontrolü elden bırakmadık ve diğer insanların bizim için çalışmalarına izin vermedik. Sanırım diğer insanlara güvenmek bizim için de sağlıklı olacak. Bazen gruba kattıklarımız bir hayat tarzından da öte. Gruptaki dört kişi olarak konserlerde çalmak ya da bunun gibi şeyler çok eğlenceli. Ama bunları zorlaştıran bir sürü pratik var ve bütün bunlar çok fazla enerji gerektiriyor. Yorucu oluyor ama sonunda daha iyi bir yere varıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bu hatalardan sorumlu olduğunuz anlamına da geliyor.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jón&lt;/em&gt;- Kesinlikle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Son albümün ardındaki anlam yoruma bu kadar açık olamazdı. Sözler yok.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jón&lt;/em&gt;- Aynen öyle. Herşeyin kendi önlerine konulmasına alışmış gazeteciler için yutması büyük bir lokma oldu bu. Şarkılarda isim ve sözler yoktu, böylece onlara kendilerince anlam yüklemek için müziği dinlemeleri gerekti. Bu onlar için çok zordu. Sonunda sözlerin eksik olduğu yorumlarını yaptılar. Bu çok kötü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takk&lt;em&gt;’tan sonraki albüm için ara daha kısalacak mı?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jón&lt;/em&gt;- Belki, umarım. Belki de yakında emekliye ayrılmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Ne yapardın?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jón&lt;/em&gt;- Şehirden uzak bir köye taşınmak güzel olurdu. Bir kulübe alıp kendi sebzelerimi yetiştirmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bu noelden önce olmayacak.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jón&lt;/em&gt;- Gelecek sene de olmayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İzlanda’da konser vermeyeli oldukça uzun bir zaman oldu, yakında da bir konseriniz olacak.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Orri&lt;/em&gt;- Evet, çok uzun. Önümüzdeki yaz İzlanda’da turneye çıkacağız. 1999’da yaptığımız gibi her yeri dolaşıp en az beş ya da altı konser vermek istiyoruz. Bayağı güzel olmuştu. Vopnafjörður’da 25 kişiye çalmıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jón&lt;/em&gt;- Evet, Ekim’in başında bir konserimiz olacak. Oldukça iyi olacak. Ama hep şu sorun var. Bizde konser salonu yok. İzlanda’da birçok spor salonu var ama hiç konser salonu inşa edilmiyor. Böyle olması utanç verici.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Artık daha çok insan gelir.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Orri&lt;/em&gt;- Belki, eğer o gece maç yoksa. Ben olsam maça giderdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İzlanda seyircisi diğer seyircilerden farklı mı?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Orri&lt;/em&gt;- Özellikle güney Avrupa’daki seyirci daha rahat, daha sınırsız. İzlanda seyircisi biraz daha çekingen. Kendilerini aptal durumuna düşürecek bir hareketten kaçınıyorlar. Bu kötü bir durum değil, ama kendinden geçmiş bir seyirciye çalmak her zaman daha güzel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İzlanda’daki konserlerde rezil olmaktan korkuyor musun?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Orri&lt;/em&gt;- Evet, annem ve babam da o konserlere geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Tekrar İzlandaca söylemeye başladınız.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Orri&lt;/em&gt;- Evet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Neden?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Orri&lt;/em&gt;- Şarkılara söz yazmayı istedik. Önceki albümde sözlerin olmayışı, yıllar önce o şarkıların yazılmış olması ve Jón’un bu şarkıları hep hopelandic ile söylemesi yüzündendi. Şarkılar tamamen oturmuştu ve havadan onlara söz katmak çok tuhaf olurdu. Bu sefer stüdyoya girerken elimizde sadece iki şarkı vardı ve bunlarda söz yoktu. Yeni bütün şarkılarda sözler var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jón&lt;/em&gt;- Şarkı sözü yazmak bu sefer eğlenceli oldu. Kendimizi sözlerle ifade etmek her zaman zor olmuştur. Oysa müzik daha kolay bir şekilde akar. İş kelimelere geldiğinde donar kalırız. Şarkıları beraber dinledik ve müziğin içimizde kelimeleri tetiklemesini bekledik. Sanırım bu deneyim öğretici oldu. Şarkı sözleri basit ve naif. Yaşanan anlar ve küçük maceralar. Çok derin şeyler değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Yaşanan anları ve küçük maceraları derinlemesine anlatma eğilimi var ama.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Jón&lt;/em&gt;- İnsanlar nedense belirgin bir anlam ifade etmeyen şeylerin peşinden derin yorumlara girip anlamlar türetiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Konserlerinize gelen birçok kişi, konser boyunca uyuya kaldıklarını, ama bunun çok güzel bir duygu olduğunu söylüyor. Bunu farkettiniz mi? Seyirciye bakıp da insanların uyuduğunu gördün mü?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- Bunu hiç görmedim. Seyirciye pek bakmam. Yaptığım işe konsantre olurum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İnsanların müziğinizle uyuyakalmaktan keyif aldığını duymak size göre bir iltifat mı yoksa hakaret mi?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- Bunu bir iltifat olarak alırım. İnsanların müziğimiz hakkında değişik fikir ve duygulara sahip olduklarını görmek hoşuma gider. Ama esas neden sanırım ortamın çok sıcak oluşu ya da bunun gibi birşey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Belki de müziğin güzelliğinden çok etkilendiler ve bunu kaldıramadı bünyeleri?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kjartan&lt;/em&gt;- Belki de yeteri kadar su içmediler! &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23232010-114123817864439620?l=kulaktandolma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/feeds/114123817864439620/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23232010&amp;postID=114123817864439620' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114123817864439620'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23232010/posts/default/114123817864439620'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kulaktandolma.blogspot.com/2006/03/sigur-rs_01.html' title='Sigur Rós'/><author><name>vikartindur</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14325179977702188929</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry></feed>
